Şehrin merkezinde ama ülkenin en uzak köşesinde hissettiren bir okulda öğretmenim yıllardır. Her an, herhangi bir öğrencide uçurumun derinliklerini görüp seyredebilirsiniz burada. Karşınıza ne zaman, nasıl ve ne türlü bir hikâye çıkacağı belli olmaz. Gören ve işiten bir kalp için zorlu zamanlardır onlar. 

Son derse girerken daha sınıfa varmadan tanıdık bir ses koridorda yankılanıyordu. Adımlarımı hızlandırıp sınıfa vardığımda on iki yaşlarında bir kız çocuğu yere oturmuş yoluk yoluk örgülerini çekiştiriyor ve gözyaşlarına boğularak bağırıyordu:

-Ben bitli değilim, bitli değilim ben!

Ardından bütün sınıfın o acımasız gürültüsü,

-Bitli, bitli, bitli...

Yerdeki kız çocuğunu sakinleştirip, sınıfı susturmak oldukça vakit aldı.

…………………………

Berna, yaşıtlarına göre daha ufak tefek, sıskaca bir kız çocuğuydu. Üstü başı genellikle dağınık, kirli; örgülü saçları bakımsızdı ama daima gülümserdi Berna. Ödevini yapmadığında, soruyu bilemediğinde, derse geç kaldığında tam kaşlarımı indirecekken safça gülümser beni de güldürür, kızamazdım Berna’ya. Sınıf arkadaşları dışlar, alay eder, itip kakar ancak tüm bu olumsuzlukları boş gözlerle, gülümseyerek karşılardı Berna. Zaman zaman düşünmedim değil yaşadıklarının farkında olup olmadığını.

Ama o son derste anladım ki Berna’nın yüreğinde sabır tükenmiş, müsamaha bitmişti.

Kapıya yakın ön sırada, tek başına oturan Berna’nın çığlıklarının yerini iç çekişleri almıştı.  Yüzü hala kıpkırmızı, gözleri kanlı, yanakları ıslaktı. Daima iki düzensiz örgü biçiminde olan saçları örselenmiş, dağılmıştı. Omuzlarında ve sırtında sanki bir günahın vücut bulmuş şekli gibi sönük, savrulmuştu. Az önce zalimce alkış tutup alay eden çocukların gözlerinde şimdi ürkek bir sessizlik vardı. Her türlü şakalarını(!) garip bir içtenlikle kabullenen Berna’nın bu tepkisi belli ki sınıfı korkutmuştu. Gözlerimle görmesem hepsi inkâr edecekti yaptıklarını.

Ertesi gün “bit” manşetiyle çalkalanıyordu okul. Birkaç veli koridorda avaz avaz bağırıyor, çocuklarına bit bulaşacağından endişe ediyor, çocuklarının sınıfını hatta okulunu değiştirmek istediklerini, zaten bu kızı (!) hiç sevmediklerini, “Bu çağda bit mi olurmuş?” dediklerini Berna sınıftan dinliyordu. Sıska omuzları giderek alçalıyor, büzülüyordu. Nihayet velilerin dilinden anlayan, emekliliği gelmiş, kır saçlı, göbekli müdür yardımcısı okul kurallarından, disiplinden, temizlikten dem vuran, “Vay efendim!” nidalı konuşmasıyla velileri sakinleştirip yolladı da kargaşa sona erdi.

Ama şimdi zor bir görev vardı öğretmenleri bekleyen. Berna’nın derslerine giren öğretmenlerden bir grup bayan öğretmen, teşhis koyacaktı Berna’nın kafasında bit olup olmadığına. Dün akşam sınıftaki bit krizine şahit olduğumdan, benim için imkânsızdı o yaştaki kız çocuğuna “Yavrum, eğil de bakayım saçlarında bit var mı, yok mu?” demek. Uzaktan da anlaşılacak bir durum değil. Kafasında bit olduğuna emin olsam bile teşhis koymam mümkün değil. Ya yoksa! Ya sadece sınıftaki işgüzarların bir oyunuysa bu. Bayan öğretmenler bitin şekli, şemaili, rengi üzerine tartışırken, erkek öğretmenlerden bir grup Berna’nın örgülerini çözmüş, saçlarına bakmış ve bit olduğuna karar vermişti bile. İlaçlar, eczaneler tavsiye edildi. “Annen bir an önce temizlesin!” öğütleri verildi.

Berna elinde çantası, hırkası sessiz bekliyordu. Tüm öğretmenleri konuşması bitene dek bekledi, bekledi. Nihayet sıra kendisine geldiğinde ağzından birkaç kelime döküldü:

-Öğretmenim, ben bu ilaçları sonra alsam olur mu?

Hiç kimse nedenini anlayamadı önce. Karşımızda duran kız çocuğu anlatmaya başladı. O anlattıkça koca koca buz dağları sanki her birimize çarpıp yıktı, geçti, un ufak etti. Berna’nın annesi evden gideli bir yıl olmuş, babası evden gideli on bir ay. Onca zamandır her ikisini de hiç görmemiş. Annesi uzak bir şehre taşınmış, babası bir başka uzak şehre çalışmaya gitmiş. Kimsenin özel hayatı bizi ilgilendirmez –evet-  ama annelik, babalık, sorumluluklar üzerine düşünmemizi de engelleyemez. Kendisinden bir yaş büyük ağabeyi okulu bırakıp çalışmaya başlamış. Evde yatalak babaannesi henüz iki yaşında olan küçük erkek kardeşine bakıyormuş(!). Berna’nın sıkça devamsız olması, ödevlerini yapmaması, üstünün başının kirli olması hep bu yüzdenmiş. On iki yaşında bir kız çocuğunun hayatta kalmaya zorlandığı bu şartlarda kafasındaki bit öylesine masum bir yoldaşı oluvermiş Berna’nın, farkına bile varamadığı.

Bu konuşmadan sonra Berna, bir hafta okula gelmedi. Döndüğünde saçları kısacıktı ve belli ki saçlarını kendisi kesmişti. Annesine, babasına karşı öfkesi, özlemi, sevgisi, nefreti örgülerinde can bulmuş, örgülerinde çözülmüş, kesilip atılmıştı belli ki. Üstelik boş gözlerinin eşlik ettiği safça gülümsemesi de kaybolmuştu artık.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top