Kadınların zihni; uzun, dolambaçlı bir yola benzer. Sonuca giden en kısa yol; daima bütün duraklarda durulan, bütün köşe başlarında eğlenilen, bütün ihtimallerin gözden geçirildiği dolaylı, imalı bir yoldur. Çözülmesi imkânsız, dolaşık bir yün yumağı gibi açıldıkça karışan, karıştıkça içinde sarıp sarmalanacağınız bir imgeler denizi olur. Öyle bir denizdir ki bu, durgun suları altında dalga dalga yoğrulan bulanık bir sudur. Akıp yolunu bulacağını sandığınız bu su, her seferinde doğduğu denize yeniden dökülür. Bu nedenle kadınları anlamanın mümkün olmadığını her fırsatta dile getirenler, elbette yanılıyor olamazlar.

Çok da büyük olmayan bir şehrin çarşısında, güneşin ısıtmasa da parladığı, ayazın insanın tenine bıçak gibi değdiği kış gününde, öğlen saatlerinde otuzlu yaşlarında iki genç kadın dolaşıyordu. Üzerlerinde kalın kabanlar, şallar hatta birinin başında beresi bile vardı. Her iki kadının da boyunlarında çapraz askılı çantalar, ayaklarında kışlık botlar, elleri ceplerinde yavaş adımlarla yürüyorlardı. Hallerine bakılırsa rahat bir hayat sürdükleri, belki de eğitimli, çalışan kadınlar oldukları düşünülebilirdi.

Kadınlar, önce renkli dükkânların olduğu hareketli, cıvıl cıvıl bir sokağa girdiler. Güzel kıyafetlerin, kaliteli çantaların, şıkır şıkır takıların satıldığı bir sokaktı bu. Bir iki çanta dükkânının ardından bir süre de vitrininde indirim yazan bir kıyafet dükkânında vakit geçirdiler. Dükkândan çıktıklarında ellerinde kâğıt torbalar yoktu. Belli ki alışveriş yapmamışlardı. Modanın, tasarımların, kombinlerin tartışıldığı bugünlerde ilk girilen dükkândan alışveriş yapmak akıllıca sayılmazdı. Takı satan bir başka dükkânda kolyelere, bileziklere dokundular. Boncuklu, deri bileklikleri kimlerin taktığı üzerine fikir yürüttüler. Hepsini beğendiler ama hiçbirini almadan çıktılar dükkândan. Sonra sokağın içlerine doğru yürüyüp gözden kayboldular.

Bir süre sonra aşağı sokaktaki vitrininde indirim yazan başka birkaç mağazaya girip çıktılar.  Gündoğusu yönünde ilerleyip bir kuyumcuya uğradılar sonra. Mücevherleri görmek onları mutlu etmiş olacak ki gülerek ayrıldılar dükkândan. Sanki koca çarşıda kendilerinden başka kimse yokmuşçasına, bütün dükkânlar yalnızca onlar bakınsın diye açılmışçasına kendileriyle meşgul, memnun ilerlediler.

Kalabalık, sıkışık birkaç sokak daha dolaştıktan sonra bir züccaciyecinin önünde ayaküstü sorular sordular tezgâhtara. Ellerinde iki küçük paket kararsız, tartıştılar hangisini alacaklarına dair. Neden sonra ikisini de almadan uzaklaştılar. Birkaç hırdavatçı dolaştılar acele acele. Belli ki bir şey arıyorlardı. Ciğercilerin bulunduğu duman ve et kokan bir sokaktan bile geçtiler. En son tarihi bir caminin arka sokağında izbe bir hırdavatçının kapısından girdiler. Çıktıklarında elleri boştu. Bu iki kadının hırdavatçıdan ne alacaklarını tahmin etmek ise boş bir uğraştan öteye gidemezdi.

Sonra bir kitapçıya girdiler. Bir süre sonra ellerinde iki küçük poşetle çıktılar dükkândan. Bir yandan da konuşuyorlardı. Kitapların sigaradan daha ucuz olduğundan ama insanların kitaplara para vermekten kaçındığından söz ediyorlardı. Hallerine bakılırsa okuyan insanlardı.  Belki de biri öykü, diğeri şiir yazan iki sanatseverdiler. Kitapçıda da ilerde çıkacak kitaplarının raflardaki yerlerini düşleyip gülümsedikleri bile olmuştur. Kim bilir?

Vakit ikindiye yaklaşıyordu. İki kadın etraflarına bakınmaya başladı. Belli ki acıktılar ve yemek yiyecek bir yer aradılar. Güzel bir restoranın üst katında, cam kenarında bir masada görüldüler sonra. Yemeklerini yerken ciddi bir konuyu konuştukları yüz hatlarından belliydi. Kadınların neyi gerçekten ciddiye aldığı göreceli bir durumdur. Yalnızca kendi hayat çemberlerine teğet geçen konularda ciddi olabilirler. Çemberin düzenini, şeklini bozabilecek her türlü tehdit, en sakin kadını bile bir canavara dönüştürebilir.

Yemekten sonra kahve öğütülen dükkânların önünden geçtiler, derin derin koklayarak kahveyi. Kahve, çoğu kadının en zayıf noktası, en güçlü tutkusudur. Yalnız bu kahve kokusu bile yüzlerinde mutlu bir gülümsemeye vesile oldu.

Sonra bir tuhafiyeye uğradılar. Bütün rafları gözleriyle dolaştılar. Her yer renk renkti. Kremler, şampuanlar, makyaj malzemeleri, bazı ufak tefek hediyelik eşyalar, düğmeler, iplikler, havlular, eşarplar… Kadınların dünyasında hiçbir zaman boş kalmayacak dükkânlardır tuhafiyeler.  Daima alınacak, işe yarayacak bir şeyler vardır orada. Onlar da kendilerine uygun bir şeyler bulmuş olacak ki küçük bir poşetle ayrıldılar tuhafiyeden.

En son yine alışverişe başladıkları sokağa döndüler. Yerine getirilmesi mecbur bir döngüyü tamamlamış olmanın hafifliğiyle asıl şimdi başlıyordu alışverişleri. Geçmiş zamanları hatırlarsanız; annelerimiz de önce pazarı şöyle bir baştan sona dolaşır, alışverişlerini ondan sonra yaparlardı. Kadınların da bilinçaltlarında bu döngü kodlanmış olmalı ki hiçbir kadın bütün dükkânları gezmeden alışveriş yapmaz. Onların karmaşık zihinlerinin düzenidir bu. Hırdavatçı, kuyumcu, kitapçı arasındaki bağlantıyı da ancak bu karmaşık düzenli zihinler kavrayabilir.

Çanta satan dükkânda beğendikleri çantaları yeniden denediler, incelediler, pazarlık ettiler. Ellerinde paketlerle dükkândan çıkıp ilk girdikleri indirimli mağazaya geldiler. Denedikleri elbiseleri aldılar. Mutluydular. Geldikleri yöne doğru yürüdüler. Vakit akşama yaklaşıyordu.  Aktarların önünden ilerleyip caddeye çıktılar. Karşıya geçip ara sokakta bir otoparka girdiler. İki kadın, sarı bir otomobilde görüldüler. Memnundular, mutluydular. Bu sırada belki de bir sonraki alışverişin tarihini kararlaştırdılar. Bindikleri araba deniz kıyısına çıkan caddede gözden kayboldu.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile