DOĞA DURUMUNDA DOĞU İNSANI; TARİHSEL GÜNCEL TÜRKİYE

Toplumsal tutum ve davranışları anlamak, yersiz şaşırmayı, düşkırıklığı yaşamayı, öfke duymayı, uzaklaşmayı, karamsarlığı, kızgınlığı önleyen tek yoldur.

Anlamak, öngörmektir de. Toplumsal durum, tutum, davranışları anlamak ise, bakıp düşünmekle, duyup yorumlamakla, okuyup değerlendirmekle yeter düzeyde gerçekleşmez. Kuşkusuz anlamak için bunlar da gereklidir. Ancak, anlamanın bunların yanında, bunlardan öte, bunlardan önce olmazsa olmazı kuramsal dayanaklardan yola çıkıp, araştırmalara girişmek, araştırmaları kuramsallaştırmak, kuramsallaşan araştırmaları bir bütünlük ve dizgesellik içinde bireşime vardırmaktır.

Toplumsalın çıkarına olmayan, yararına olmayan, tersine zarar veren çeşitli, durum, olay, olaylar zinciri karşısında öznel beklentilere uygun tutum almayan topluma karşı yine öznel tepkiler yersiz, anlamsız, gereksiz, tutarsız dahası yararsızdır. Birey,  bu olumsuzluklardan sosyopsikolojik olarak büyük zararlar görür. Bireysel yeteneklerini, gücünü gerçekten yana kullanmaktan yoksun kalır, ötesi bireyselliği toplumsallıktan uzaklaşır işlevsizleşir.

Ülkemiz özelinde benzer durumlar, özellikle aydın, yarı aydın, küçük burjuva aydınları arasında sık yaşanan yanılgılarla görülmektedir. Olumsuz yanı, bu yanılgıları birer gerçek gibi yaymalarıdır.

Bu yazı, Türkiye özelinde, bu yanılgı, yalnızlık, yoksunluk, öznellik sarsıntılarını nesnelliğe taşıyarak, bir uyarı denemesini amaçlamaktadır. Bu amaçla, bir yazı sınırlılığında, yapılan araştırmalara ya da araştırma, gözlem, kuramlara dayalı yaklaşımlardan yararlanarak değerlendirmede bulunacaktır. Türkiye gerçekte, doğudan kopmuş, batıya yaklaşmak yerine, bilime yönelmiş, tarihselliğin bir döneminin özgün koşullarını birikim ve yetkin önderliklerle özgün çözümlerle özgün bir yönelime girmiş bir ülkedir. Doğululuk olarak adlandırılan özellikleri ise tümden kökten aşamamış, aşması da ekonomipolitik,  sosyopsikolojik, tarihsel nedenlerle olanaksız olan bir sosyalpolitik coğrafya ülkesidir. Belirli bir dönemden sonra, sömürgeci merkez ülkelerle erkte egemenleşen sınıfsal tercihler sonucu doğululuğa yeniden biraz daha yaklaşmıştır.

Şimdi birbiriyle uyuşmayan, çelişik genel geçer toplumsal ekonomik felsefi çözümlemeleri inceleyelim.

Toplum, insanların toplumsal etkileşimlerinin tarihsel bir ürünüdür, der Osipov. Bu etkileşimli tarihsel ürünün oluşum, biçimlenişini anlamak ise neye/nereye bakılması gerektiği ile ilgilidir. “İnsanın üretici yeteneklerinin belirli gelişme durumunu ele aldığınızda, ona uygun düşecek bir ticaret ve tüketim biçimi göreceksiniz. Üretim, ticaret, tüketimin gelişmesinin belirli bir derecesini ele aldığınızda, ona uygun düşecek bir toplumsal kuruluş, ona uygun düşecek bir uygar toplum biçimi göreceksiniz. Belirli bir uygar toplumu ele aldığınızda ona uygun düşecek ve uygar toplumun sadece resmi ifadesi demek olan bir siyasal sistem göreceksiniz.” (Osipov, Marks; 21). İnsan ilişkileri amaçlara, değerlere, kalıplara ve normlara dayanmakta; insanların karakterleri ve özleri insanların sanayi, tarımsal, kentsel ve kırsal etkinliklerinin içinde gerçekleştirildikleri toplumsal biçimler tarafından etkilenmektedir. Doğal/toplumsal bir sonuç olarak, toplumsal biçimlerdeki değişiklikler, kişilik, değerler, kalıplar vb. de kaçınılmaz değişikliklere yol açar. Bu ise, insanların birbirine karşı toplumsal tutumlarını belirler.

Öz olarak, “Toplumun ekonomik ve toplumsal yapısı insanın toplumsal etkinliklerinin karakterini ve özünü belirlerken, insanın karakteri de bu etkinliklerinin sonucu oluşur.

Peki, doğu toplumlarının karakteri neydi, nedir, neden öyledir?

Ahmed Hamdi Tanpınar ‘Doğuluk karakteri’  için olumsuz değerlendirmeler yapmıştır:

Bilinmektedir ki, Doğu, daha çok inanca dayanan, her şeye bir çözüm getirilmiş olduğu, doğruların sadece öğrenilmesi gerektiği ilkesine dayanan, toplumların üzerinde bulunduğu bir büyük çoğrafya alanı. Doğu madde üzerinde tasavvur etmez, madde üzerinde düşünmez, düşüncelere dalmaz. Doğu’da maddenin biçimi maddenin özünden önce gelmiştir. Doğu, maddenin biçimini sevmiş, maddenin özünü araştırmak, anlamak istememiştir. Maddenin olanaklarının araştırmayan Doğu, maddenin olanaklarını araştıracak olan insanın olanaklarını da araştırmamıştır. Doğu’daki dağınık bilgiler, dağınık düşüncelerden bir bilgi bütünlüğü sağlanamamıştır. Çünkü inançtaki bütünlük Doğu’ya yetmiştir.” (Ergun, 1991; 53).

Doğulunun bu dışsal, yüzeysel, dağınık, durağan inanma kökenli durumunu, Hegel istenç sınırlılığı, erkten korku, vazgeçiş, kişileşmeme, kavramlarıyla açıklamaya çalışmıştır.“istencin (iradenin) bitimliliği(sınırlılığı) Doğulunun özyapısıdır (karakteridir), istenç genelleşmemiştir. Bu nedenle, Tanrı-Kul; efendi-uşak konumu vardır; buda despotizmin alanıdır. Dış etmenlere bağlı korku bir başına yönlendirici kategoridir. İstenç (irade) bu bitimliden (sınırlıdan) bağımsız değildir; çünkü düşünme henüz kendisi için özgür değildir. Özgürlük ise bitimlide olmamak, bir başınalıkta olmaktır ve buna saldırılamaz. İnsan dış etmenlere bağlı korku içerisindedir ya da böyle bir korkuyla diğer insanlara egemen olur; böyle insanlar toplumda bir egemen arar, bulur, sunulanı alır, onaylar ve sarılır, tutar.”

Doğu’da din de doğası gereği aynı özyapıya sahiptir. Başlıca öge Tanrı korkusudur; bundan öteye gidilememiştir… İnsan bitimli amaçları feda etmek suretiyle korkuyu aşmak zorunda kalmıştır. Din, hoşnutluk sunduğu ölçüde, bitimliliğe kendini kaptırmış olur. Uzlaşmanın başlıca biçimi, kişileştirilen ve ululanan doğa olaylarıdır. Bilinç, doğa içeriği üzerinden bir bitimsize ulaşır; bunun sonucu asıl belirlenenin erkten duyduğu korkudur; birey bu korkuya karşı özünü rastgele bir şey olarak algılar. Bu bağımlılık iki tür biçim kazanabilir. Bilinç için söz konusu olan bitimlilik ya bitimlilik olarak kalır; ya da bitimsizliğe dönüşür. Sözü edilen bitimsizlik sadece soyut bir şeydir. Böylece bilincin edilgenliğinden, tutsaklıktan istencin enerjisine geçilir; bu ise keyfiliktir. İbadet anlamında en derin duygusallığa dalmak da, bitimsizlik anlamındaki bomboş soyutlamaya kaçış da dindedir.

Her şeyden vazgeçme yüceliğine Doğulularda, özellikle de Hintlilerde rastlanır. Hintliler kendilerine acı çektirirler en içsel soyutlamaya geçerler. Böylece burunlarının ucundan başka bir şey görmezler; etraftakilerce doyurulurlar; bunun ötesinde düşünsel bir nitelikten yoksundurlar. Onlar bilen soyutlamadır ve bu yüzden de içerikleri tümüyle bitimlidir. Bu ise özgürlük ortamı değildir. Despot aklına geleni yapar; doğaldır ki, ara sıra iyi şeyler de. Bu iyi şeyleri yasa olduğu için değil, keyfi istediği için yapar.

Doğulunun din anlayışı, Hegel’in çıkarımlarına göre, sevgi ve kavrayışa değil, korkuya dayanır. Bu alanda gerçekleştirilen uzlaşımlar, akılsal çözümlemelerden çok, kişileştirilen doğa olayları üzerinedir. Bireyin istencinin ve özgürlüğünün bitimliliği, süreksizliği, korku ve bağımlılık yaratır; birey özünü rastgele bir şey olarak algılar.

Düşün,  doğuda doğar ama orada şöyle bir ilişki vardır; özne kişi değildir, özne, olumsuz ve batmakta olan bir şey olarak nesnel tözseldedir. Bireyliğin ulaşabileceği en yüce şey, ebedi öte dünya mutluluğu, tözün içine dalıp gitmek; bilincin geçip gitmesi, bireylik ile töz arasındaki ayrım bu yüzden yokolum olarak düşünülür. Böylece düşünsüz bir ilişki gerçekleşir; çünkü (Doğu’da) ilişkinin en yüce yönü bilinçsizliktir. İnsan töze karşı varolur; kendini birey olarak bulur. Töz geneldir; birey tekil. İnsan söz konusu öte dünya mutluluğuna ulaşamadığı sürece, tözden ayrıdır; birliğin dışındadır; değeri yoktur; herhangi bir şeydir; haktan hukuktan yoksundur; bitimlidir. Kendini doğaca belirlenmiş olarak bulur.

Doğulular kolay kişileşemezler; çünkü düşünsel etkinlikleri henüz tam anlamıyla dünyasallaşmamıştır. Hala öte dünya tasarıları içerisinde eriyip gitmektedirler. Bireyin kişileşmesi, tözselden bağımsızlaşması, tekilleşmesi ile olanaklıdır. Doğu, düşünü dünyasalla irdeleşmediği, varlığını dünyasalla gerekçelendirme bilincini ve kararlılığını gösteremediği sürece, hak hukuk kavramları gelişmeyecek, toplum yaşamında despotizmin başlıca kökeni olan başına buyrukluk egemen olacaktır.

Doğulu öznede hiçbir şey sağlam, sabit değildir. Doğuluların tözleri ne denli belirsiz ise, özyapı da o denli belirsiz, serbest ve bağımsız olabilir.

Yine doğuda hukuk ve ahlak yoktur; çünkü özne özgürleşmemiştir. Ya da özne özgürleşemediği için, hukuksallık ve ahlaksallık tartışma konusu değildir.

Doğuda dünyaya bakışta, dünyasal yönetim, teokrasi, egemen, en üst din görevlisi ya da Tanrı devlet düzeni ve yasama aynı zamanda dindir; dinsel ve ahlaksal buyruklar ya da daha çok görenekler, devlet ve hukuk kurallarını oluşturur. Bütünün görkemi içinde birey, haksız hukuksuz biçimde önemsizleşir; dış doğa dolaysız olarak tanrısaldır ya da Tanrı süsüdür; şiir gerçekliğinin tarihidir.

Gelenekler, yönetim ve devletin çeşitli yönlerine doğru gelişen ayrımlar, yalın gelenek, hantal, kapsamlı ve boş inançlara dayalı kutlamalarda, yasal kurallar yerine, kişisel şiddetin ve keyfi yönetimin rastlantısallığında ortaya çıkar; katmanlara böl(ün)me, kastların doğal sürekliliği anlamını taşır.”(Kula, 1998)

Bu genel doğululuk özelliklerini ayrıntılı denebilecek ölçüde betimleyen Hegel’in tartışmaya açık, batıyı tümden aklamaya, doğuyu tümden suçlamaya dönük öznel yaklaşımı, tartışmasız önemli gerçeklikleri de içermektedir.

Genel doğululuk, doğu olgusunu Türkiye ölçeğine, genelden özele, taşıdığımızda benzer ve başka gerçekliklerle karşılaşmaktayız. Bir yandan bu genel doğululuğun tarihsel kanıtlarını bulurken, diğer yandan bunların bir ölçüde aşıldığını söyleyebiliyoruz. Sonra, belki, yine bir ölçüde geri dönüş olmasa bile, geriye benzer, doğululuğa benzer yönelimler içinde görüyoruz Türkiye’yi. Bu aşma ve aşılanı tekrar yitirme sürecini bir ara notla anlamaya çalışmamıza bir alıntı bize yardımcı olabilir : “burjuvazi, tarihte son derece devrimci bir rol oynadı; üstünlüğünü ele geçirdiği her yerde, bütün feodal, ataerkil, romantik ilişkilere son verdi. İnsanı doğal efendiler’ine bağlayan çok çeşitli feodal bağları acımasızca kopardı ve insan ile insan arasında, çıplak öz-çıkardan, katı “nakit ödeme”den başka hiçbir bağ bırakmadı. Dinsel tutkuların, şövalyece coşkunun, darkafalı duygusallığın en ilahi vecde gelmelerini, bencil hesapların buzlu sularında boğdu. Kişisel değeri, değişim değerine indirgedi ve sayısız yok edilemez ayrıcalıklı özgürlüklerin yerine, o tek insafsız özgürlüğü, TİCARET özgürlüğünü koydu. Tek sözcükle, dinsel ve siyasal yanılsamalarla perdelenmiş sömürünün yerine, açık, utanmaz, dolaysız, kaba sömürüyü koydu. Şimdiye dek saygı duyulan ve saygılı bir korkuyla bakılan bütün mesleklerin halelerini söküp attı. Doktoru, avukatı, rahibi, şairi, bilim adamını kendi ücretli emekçisi durumuna getirdi. Burjuvazi, gericilerin o çok hayran oldukları ortaçağın kaba kuvvet gösterisinin nasıl en hareketsiz tembelliğin bir tamamlayıcısı olduğunu açığa çıkardı. İnsan faaliyetinin neler yaratabileceğini ilk gösteren o oldu. Mısır piramitlerini, Roma’nın su kemerlerini ve Gotik katedralleri kat be kat aşan şaheserler yarattı; daha önceki bütün tarihsel göçleri ve haçlı seferlerini gölgede bırakan seferler düzenledi. Bütün sabit donmuş ilişkiler, beraberlerinde getirdikleri eski ve saygıdeğer önyargılar ve görüşler ile birlikte tasfiye oluyorlar, bütün yeni oluşmuş olanlar kemikleşmen eskiyorlar. Yerleşmiş olan ne varsa eriyip gidiyor, kutsal olan ne varsa lanetleniyor ve insan kendi gerçek yaşam koşullarına ve hemcinsiyle olan ilişkilerine nihayet ayık kafa ile bakmak zorunda kalıyor.

Ürünleri için sürekli genişleyen bir Pazar gereksinmesi, burjuvaziyi, yeryüzünün dört bir yanına kovalıyor. Her yerde barınmak, her yere yerleşmek, her yerde bağlantılar kurmak zorundadır.

Burjuvazi, aile ilişkisindeki duygusal peçeyi yırtıp attı ve bunu salt bir para ilişkisine indirgedi.

Eski sanayiler üzerine kurulan ulusal temeli çekip alıyor, yıkıyor. Bunlar, kurulmaları bütün uygar uluslar için bir ölüm-kalım sorunu haline gelen yeni sanayiler tarafından, artık yerli hammaddeleri değil, en ücra bölgelerden getirilen hammaddeleri işleyen sanayiler, ürünleri yalnızca ülke içinde değil, yeryüzünün her kesiminde tüketilen sanayiler tarafından yerlerinden ediliyorlar. Bütün üretim araçlarındaki hızlı iyileşme ile son derece kolaylaşmış haberleşme araçları ile bütün ulusları, hatta en barbar olanları bile, uygarlığın içine çekiyor. Ucuz meta fiyatları, bütün setleri engelleri yerle bir ettiği, barbarların inatçı yabancı düşmanlığını teslim olmaya zorladığı ağır toplar oluyor. Bütün ulusları yok etme tehdidiyle, burjuva üretim biçimini benimseme zorluyor; onları uygarlık dediği şeyi benimsemeye, yani bizzat burjuva olmaya zorluyor. Tek sözcükle, kendi hayalindeki benzer bir dünya yaratıyor.

Burjuvazi, kırı kentlerin egemenliğine soktu. Çok büyük kentler yarattı, kentsel nüfusu, kıra kıyasla, büyük ölçüde artırdı ve böylece, nüfusun oldukça büyük bir kısmını kırsal yaşamın bönlüğünden kurtardı. Kırı nasıl kentlere bağımlı kıldıysa, barbar ve yarı barbar ülkeleri de uygar olanlara, köylü ulusları burjuva uluslara, DOĞUYU BATIYA bağımlı kıldı.  

Ulusal tek yanlılık ve darkafalılık giderek olanaksızlaşıyor ve sayısız ulusal ve yerel yazınlardan ortaya bir dünya yazını çıkıyor (Marx, Engels, 1976).

Bu değerlendirme, saptamalar ile Türkiye ve bölge ülkelerinin tümünün bu genelgeçerlilikle uyuşmadığını ötesi kimi önemli alanlarda tam tersi görüntüler, gerçeklerle karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Son paragrafta ise yapılan saptamanın Türkiye ve bölge ülkeleri için kısmen doğru olduğunu belirtebiliriz. Örneğin, “nüfusun büyük bir kısmını büyük kentler yaratarak bönlükten kurtardığı” savı, Türkiye ve Suriye için kısmen, bölge ülkeleri için ise neredeyse hiç uyuşmamaktadır. Ancak, “doğuyu batıya bağımlı kıldı” savı tümüyle doğrulanmaktadır.

“Bütün ulusları yok etme tehdidiyle, burjuva üretim biçimini benimseme zorluyor” belirlemesi ise içinde bulunduğumuz son 10’lu yıllarda gerçekleşmekte olandır, bu nedenle olmuş olan değil, olmakta olan olarak bu belirlenim doğrulanmaktadır.

Bu savların düşünürlerinden en az bir yüzyıl önce daha genelleştirilmiş ama özellikle DOĞU toplumlarına ilişkin değerlendirmeler, saptamalar, eleştirileri daha gerçekçi, tutarlı, sürekli ve yaşananlarla daha uyumlu görülmektedir.

Genelde doğululuğa özelde ise daha çok Türkiye’ye dönük bu saptama konuyu ele almak için işlevsel bir çıkış, dayanak oluşturmaktadır. Bu yaklaşıma, bilimsel araştırmaya dayalı bir başka değerlendirmeyi eklemlemek sorunu anlamaya katkı sağlayacaktır.

Türkiye’de 540 köyde, 8500 kişi üzerinde yaptıkları araştırma sonucunda, Türkiye’nin kalkınmasını istemeyen, kalkınırsa engellenmesi gerektiğini belirten ve bunu isteyen iki Amerikalı (F.Frey) Türkiye için “Türkiye, Amerika ve Avrupa’nın pazarı olarak kalmalı, (bu nedenle) kalkınmasını da kapitalist yoldan, liberalizmle dayalı olarak yapmalıdır.  Ama bu yönsemelere engel olacak bulgularını şöyle ifade etmişler: Türkiye insanını bireyci ve bireyselleşmiş değil. Tersine Türkiye insanını Daralmış Benlik; ilgi, merak, değişebilme eksikliği içinde insanlar olarak değerlendirmişler. (Ergun, 1991)

Ergun, buradan yola çıkarak ama kavramı değiştirerek, daralmış benlik yerine, genişlemiş benlik kavramını kullanmayı doğru bulmaktadır.   Bu kavram ile bu kimliğin farklılaşmamış, özgürleşmemiş, topluma doğru yönelen, toplumla bütünleşen, toplumda eriyen bir varlık olduğunu öne sürmüştür. Bu tutuma kamu bilincinin neden olduğu belirtilerek, Amerika başta olmak üzere emperyalist ülkeleri kaygılandırmaktadır, çünkü emperyalist ülke egemenlerinin böylesi bir kamu bilinci olanağını, kendi emirlerindeki bireylik geliştirme sürecini engelleyecek bir öğe olarak görmektedirler. Bu savlar 1991 yılında öne sürülmektedir. Günümüzde, bu kamu bilinci, inanç kaynaklı bütünlüklü bilgi ile bütünleştirilerek, yöntem değiştirerek, dinsel topluluk özellikli toplumlar yaratmaya dönüşmüştür. BOP olarak adlandırılan sosyoekonomipolitik projenin kültürel, sosyal ayağını bu bütünleştirme oluşturmaktadır. Belki kapitalist patronlar yerine tüccar patronların geliştirilmesi, güçlendirilmesinde bir başka etken de işte bu gerçeklik olmuştur. Kapitalistlerin yeterli birikimleri olmaması nedeniyle olsa gerek, işte rant, toprak, el koyma, soygun, talan bu nedenle temel ekonomik yürüteç olarak seçilmek zorunda kalınmıştır ya da en fazla TİT, üç kağıtçı ekonomi olarak adlandırılan Turizm, tekstil, ticaret dışına, üstüne çıkılamamış bunun yarattığı siyasal yapılar desteklenmiştir. Bu da kapitalistin ahlaksızlığından, daha ahlaksız bir yalancı, avantacı ticaret, tüccar grubunun egemenliğini geliştirmiştir.

“Devlet desteğiyle ve eliyle özel girişimci kılınmış, dolayısıyla zenginleşmiş bireylerimizi, biz, çok ama çok az istisnalar dışında, bireylikleri gelişmiş insanlarımız ya da özel bireylerimiz olarak görmüyoruz. Çünkü bu özel girişimci dediğimiz insanlarımızın pek çoğu, bireyci ekonomik dünya görüşünün gerekleri doğrultusunda eylem gösteren, ekonomik etkinlik yaratan ve geliştiren insanlarımız değillerdir. Bu insanlarımızın pek çoğu, ulaştıkları zenginliklere, yaratıcılıkla da bulunarak, keşfederek gelmemişlerdir; anlamak çabasıyla, öğrenmek tutkusuyla gelmemişlerdir; çok araştırarak, çok çalışarak gelmemişlerdir.

Bu özel girişimci insanlarımızın pek çoğunun, özellikleri vurgulanacak bireylikleri yoktur

Yine bu insanlarımızın pek çoğunun, anlatılacak, yazılacak kadar ilginç ve değerli bir yaşayış özelikleri olmamıştır. Yani bu insanlarımızın pek çoğu, “Türk romanı”na konu olabilecek kişilik zenginliğinden yoksundurlar.

Özel girişimci insanlarımızın pek çoğunun zenginliklerinde ve geldikleri yerlerde, fırsatçılığın, avantacılığın, vurgunculuğun belirleyici etkileri kesinlikle vardır (Ergun, 100).

Korkut Boratav, “ulusal nitelikte bir kapitalizme yönelişin karşısına çıkan belki de en çetin nesnel engel, Türk burjuvazisinin cılızlığından kaynaklanmakta idi. Bir Osmanlı burjuvazisi şüphesiz ki vardır; ancak bu sınıfın üç belirgin niteliği, sanayide değil, ticarette(ve özellikle dış ticarette) gelişmiş olması; buna bağlı olarak komprador bir özellik taşıması ve büyük ölçüde gayrim Müslim (Rum, Yahudi, Levanten, Ermeni) unsurlardan oluşması idi. Bu özellikleri taşıyan bir sınıfın, ulusal nitelikli bir burjuva devrimini sürüklemesi elbette beklenemezdi. Buna karşılık iç ticarette küçük ve orta sermayeli (dolayısıyla ESNAF özelikleri ağır basan) Türk ve Müslüman burjuvazi zayıf, dağınık, örgütsüz ve büyük ölçüde birincilere bağımlı durumda idi. Bu durumda, eğer gerçekleşecekse, burjuva devriminin burjuvazi dışındaki sosyal gruplarca yapılması zorunlu oluyordu. Türkiye koşullarında bu tarihi misyonu küçük burjuva aydınları üstlenecektir.(Boratav, 1988; 5)

İdris Küçükömer “üretim ilişkileri içinde tarımdan alınan artık ürünün, yine tarımda randıman artırıcı, hatta çokluk mevcut üretim güçlerini muhafaza ettirici yatırımlara tahsis edilememesisöz konusudur.

“Kader anlayışı, daha başından özgürlüğü dışarıda bırakır. Özgürlük zorunluluğun kavranmasıdır. Bilgi özgürlüğün önkoşuludur. Aklın kullanılması önündeki her engel, aynı zamanda özgürlüğün ve ahlakın da önündeki engellerdir (Y. Küçük).

Doğu ve Türkiye için bunlar söylenirken, BATI’dan örnekler veren, Yalçın Küçük, Diderot’tan, kahramanın ağzından şu alıntıyı ve ardından açıklamayı yapar. Bu arada, alıntı yapılan yapıt için yukardaki söylenenlerin sahibi Hegel’in, büyük övgüler düzdüğünü Küçük’den öğreniyoruz.

“Bir kralın bakanının sofrasındaydım. (…) Halka yalan söylemek gerektiğini, gerçeği söylemekten daha zararlı bir şey olamayacağını iddia etmişti. Söylediklerinden insanlar için en büyük mükemmeliyetin cahillik ve ahmaklık olduğu, korkunç canavarları andıran dahilerin hemen oracıkta boğdurulmaları gerektiğini açıkça belirtiyordu, devam ediyor, inanın şimdiye kadar ne bir şey öğrendim, ne de bir şey öğrenmediğim için zarar gördüm. Kralın bakanı, düzenleri devam edecekse, bunun halkın cehaletini, şart koştuğunu, akla ne olursa olsun savaş açması gerektiğini bilir. Küçük, bu alıntılardan sonra yaptığı değerlendirmede, kahraman için vasat bir erkek kişi olmanın ötesinde bir özellik bulamayız. Aptal değildir, eğitimsiz değildir. Hiçbir konuda biraz olsun derinlikli sayılabilecek bilgisi yoktur. Mutlu değildir, mutsuz da değildir. Dikkat çekici yanı, ahlaksızlığının ve vurdumduymazlığının derinliğidir. Bu kişi, ne Kilise’nin hastalıklı pencesinden kurtulmaya çalışan rahibe, ne becerikli ama kaderci, ne de beceriksiz hatta safdil efendi’dir. Hiç kimsedir öyleyse herkestir.

Özelliksiz, sıradan, ahlaksız bir adam; bugünün Amerikan dizileri için bir anti-kahraman adayıdır; ülküleri, cesareti, ahlakı değerleri olmayan ‘kahraman’.

Küçük, ilgili yapıttan aktarmaya devam ediyor; “Müzik konusunda vasatın altında bilgisi var ve soyluları çocuklarına piyano dersi veriyor. Tıpkı daha önce matematik bilmeden matematik dersi vermesi gibi. Bundan hiç sıkılmıyor ve öğrencilerinin aileleri de an az kahraman kadar kültürsüz ve beceriksiz olduklarından onlar da tuttukları öğretmenin aslında hiçbir şey bilmediklerini anlamıyor. O evlerden para çaldığı da oluyor; Parayı çalarken vicdan azabı duymadınız mı sorusuna, ‘Ah hayır! Hiç duymazdım!’ yanıtını veriyor. Hırsız hırsızı soyarken buna şeytan bile güler derler. Öğrencilerinin ebeveyni kimsenin nasıl edindiklerini bilemeyeceği büyük bir servetin içinde yüzüyorlardı. Hepsi saraya yakın sarraflar, büyük tüccarlar, bankerler, iş adamlarıydı. Saray ve saraya yakın adamlar, yükselen burjuva sınıfının temsilcileri. Hepsi hırsızdır.

Kimden/nereden söz ediliyor, batıdan mı, doğudan mı, bizden mi, başkasından mı?

Kaynaklar

1.    Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908-1985, Gerçek Yayınevi, İstanbul, 1988

2.    Onur Bilge Kula, Hegel’de Doğu, İslam ve Türk İmgesi-1, Bilim ve Ütopya, Nisan 1998, sayı 46, sayfa  60-64

3.    Marx, Engels, Seçme Yapıtlar 1, Sol Yayınları, 1976, Ankara

4.    Yalçın Küçük, Çıkış 2, Tekin Yayınevi, 2015, İstanbul

5.    Doğan Ergun, Türk Bireyi Kuramına Giriş, Gerçek Yayınevi, 1991, İstanbul.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top