Çırpı Ömer, tek ayağını sürükleye sürükleye yürümekten yorulup sıralanmış kavakların altına soluklanmak için oturdu. Başındaki asker kepini eline alarak kafasını kaşımaya başladı. Eski, kırık dökük kamyondan ineli beş saat olmuştu ve bu zaman zarfında hiç durmadan yürüdü. Çok terlemiş ve yorulmuştu. Evine yaklaştığını hissettiği için artık, ne yakasındaki asker elbisesinin kiri, ne de yağlanmış saçları umurunda değildi. Bir müddet yağdalanmış saçlarını kaşındıktan sonra, elini kafasından çekti. Parmakları arasındaki ağarmaya başlamış saçlarına baktı.

“Olsun” dedi.

“Olsun! Biraz yaşlanmış, tek bacağımdan da yaralanmış olsam, yine de kendimi şanslı kabul ediyorum. Sağ salim evime kavuşacağım. Şunun şurasında ne kadar yürüme yolum kaldı ki? Şu tepeyi aşınca evime, çocuklarıma kavuşup dokuz yılın hasretini gidermek için uğraşacağım.”

Kulaklarında top sesleri, kurşun vızıltıları yoktu. Şimdi, sağır olduğu sandığı kulaklarını, kavak ağacındaki kargaların ve kovaladıkları serçelerin sesleri dolduruyordu.

Asker elbisesinin bütün ceplerini yokladı. Kamyon şoförünün verdiği ekmekten bir parça bile kalmamıştı. Yollardaki ağaçlardan topladığı meyvelerde bitmişti. Aklına siperdeki günleri geldi.

Yine “Olsun” dedi kendi kendine.

“Olsun, biz gönlü bol bir milletiz. Bir dilim ekmeğimizi bölüşür, bir bardak suyumuzu dudakları kuruyan yaralıya verirdik. Çok, aç susuz kaldığımız zamanlar oldu. Sağ salim buralara kadar geldim ya, bu sevinç bana yeter. Onlarca arkadaşıma şehitlik, bana da gazilik kısmet oldu.”

Bir saat kadar dinlendikten sonra uçları ve tabanları paramparça olmuş çıkardığı postallarını çıplak ayağına giyindi. Eliyle yerden destek alıp ayağa dikeldi. “Ya bismillah” diyerek komşu köylerin çorak topraklarından köyüne doğru yürüme başladı.

İçi içine sığmıyordu.

Savaş bitmişti. Memleketine dönen Çırpı Hasan askere giderken geride bıraktığı karısına, üç oğluna kavuşmak için adım atıyordu. Sevinçten sanki ayağı da sürüklemiyormuş gibi geldi kendine.

Çorak ve ıssız yollarda etrafta hiçbir insan göremediğine üzüldü. “ Bunca köylüden kimseler kalmadı mı ki? Savaş erkekleri bitirdi mi? Buralar neden bu kadar ıssız. Hâlbuki beni görenler olsaydı bağırarak Çırpı Hasan hoş geldin der, ağlayarak boynuma atılırlardı. Benim savaştan sağ döndüğüm haberini çevre köylere yayarlardı.” diye hayıflandı.

Artık, ayağına ağır gelen yırtık, pırtık postallarını çıkartıp yolun kıyısına fırlattı. Yalın ayak kızgın topraklarda yürüdü, yürüdü. Köyünün kıyısına geldiğinde çok göresimiş olduğu tarlalarına doğru yol almaya başladı. Tarlasına ulaştığı zaman ekinlerin biçilmiş,  saplarının öbek, öbek yığılmış olduğunu gördü. İyice yaklaşarak sap yığınlarının yanına geldi. “Aaah, kınalı bıraktığım Fadime’min ellerinin kınalar geçmiş midir?” Diye içinden geçirdi özlemle. Az önce parmakları arasındaki kır düşmeye başlamış saçlarını gördüğünü hatırladı. Karısının da dokuz yıl içinde değişmiş olacağını aklına geldi. Bir kaç adıma birkaç düşünce sığdırdı.

“Oğlanlar kaç yaşında oldu acep? Hangisi bana benziyor, hangisi anasına benzedi? En büyüğü Yakup evlenmiştir belki de.”

Birkaç saman yığınını daha geçince başı kara yazmalı bir kadının saman yığınlarının dibinde başını eline yaslamış olarak gördü. Yanına vardı, yüzüne dikkatlice baktı. Karakaşlı Fadime’si karşısında oturuyordu. Sevinçle, “Fadime ben geldim, Hasan, kocan Hasan” dedi.

Şaşkınlık içinde ayağa kalkan Fadime’yi öyle bir kucakladı ki sanki iki beden birbirine yapıştı.

Tarlanın öteki başındaki genç oğlan eline, harmanın kıyılarındaki samanları topladığı yabayı alıp bağırarak annesinin yanına doğru koşmaya başladı.

“Ana kim bu namussuz herif? Seni kucaklayan namus düşmanının canını alacağım. Elimdeki yabayı onu gırtlağına sokup kanını harman yerine akıtacağım.”

Fadime deli gibi Çırpı Hasan’ı itip önüne geçti. Gördüklerine Hasan çok şaşırmıştı. Fadime’nin önüne geçip ben sizin babanızım demek istedi ama Fadime yetiştirdiği oğlunun kararlılığını bildiği için Çırpı Hasan’ı iterek önüne geçmesine izin vermedi. İki kolunu açıp Çırpı Hasan’a siper oldu. Oğlunun babasını öldüreceğinden korkarak avazının çıktığı kadar bağırmaya başladı.

“Yakup, kurban olduğum Yakup. Bu senin baban. Bu adam senin öz be öz baban. Hani, hep şehit olmuştur dediğimiz baban. Sakın ola ki bir cahillik yapıp onu canından etme!”

Yakup karşısındaki yüzünü unutmuş olduğu babasına baktı, baktı. Nasıl unuturdu o bakışları; askere gittiğinde yedi yaşındaydı ama babasının yeşil gözlerinin bakışları gözlerinde kalmıştı Yakup’un.

Babasının yüzü kırışmış, saçları ağarmıştı. Değişmeyen yeşil gözlerindeki bakışlarıydı. Çocukluğunda bu gözlerden çok sevgi bakışı görmüş, çokça da hışımlı azarlar işitmişti.

Yakup “Can babam. Hasretinle yandığımız babam. Anamın gözyaşlarını yıllarca peşinden akıtıp, Çırpı Hasan’ım dedirten yiğit babam, evine hoş geldin” dedi.

Askerlik sırasının kendilerine geldiğini anlayan üç oğlan babalarını özlemle kucakladılar.

Samanların içine çömelmiş olan Fadime, gözyaşlarını yazmasıyla sildi. “Allahıma şükürler olsun” dedi.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile