Gece yarısına geldiği vakit evimizde toplanan ağabeylerimin yaşıtları çocuklar evlerine gitmek için her kalkışlarında “ Hoşça kal Ali Amca, unutma senin hatıralarının devamını dinmemek için okulumuzun tatil olduğu Cumartesi akşamı yine geleceğiz,” diyerek giderlerdi.

         

Cumartesi akşamları annem yer yatağını yapar, babam da çizgili pijamasını giyinip yatağın kıyısına otururken “Münevver, sobaya iki odun daha at da oda iyice ısınsın. Sefer, sen de git arkadaşlarına haber ver. Toplanıp gelsinler. Ben de hepinize, çocukluğumdan başlayarak savaş bitinceye kadar ailemle birlikte başımızdan geçenlerin devamını anlatayım,” derdi.

          

Annem sobaya odun atarak odayı ısıtırdı. Gelen çocuklara ikram etmek için ya bal kabağı pişirir, ya da pişirdiği bulgurun üzerine serpmek için ceviz kırmaya başlardı. İçlerinde en küçükleri ben olmama rağmen, babamı dinlemek için belki de en heyecanlıları ben oluyordum.

       

Evin tek kızıydım. Üstelik, Rus ve Ermeni işgali başlarken memleketlerinden kaçan ailesinin tek kızı ve yolda salgından ölen ablasının, ( halamın) adını taşıyordum. Aslında iki ağabeyim, Sefer ve İsmail’e de yol da ölen kardeşinin adını koymuştu. Ama hep bana “Zülâl’e ablamın adını koydum, onu üzmeyin” diyerek ağabeylerimin yanında biraz daha torpilli olduğumu bana hissettirirdi.    

           

Ağabeyimim haber vermesiyle komşu çocukları birden evimizi doldururlardı. Yerde, babamın döşeğinin etrafına çevrilmiş minderlerin hiç biri boş kalmazdı. Kimimiz minderlere diz çöker, kimimiz de bağdaş kurardık. Bazen babamın yayındaki torpilimi kullanarak yatağının üzerine, yanına otururdum.

        

Radyoyu kapatırdık. Babamın hatıralarını dinlemek için soluğumuzu tutardık. Ortaokul birinci sınıfa giden ağabeyimin mahalle arkadaşı olan Muammer Ağabey her zaman babama bir hafta önce hikâyesinin kaldığını yeri hatırlatırdı.

            

“Ali Amca, kağnıları çekerken iki kardeşinin salgın hastalığa yakalandığı yerde kalmıştın” gibi anımsatmaları olurdu.  

         

Şimdi, o geceler film gibi özümün önüne geliyor. Babam hiç birimizin yüzüne bakmıyordu. Sanırım uzaklara bakan dalgın gözlerinin önünden geçiyordu çocukluğunda yaşadıkları. Kaç yıl gerilere gittiğini bilmiyorum ama babam tatil akşamlarında gelen komşu çocuklarıyla birlikte bize de anılara hürmeti öğretiyordu. Sonunda:

         

“Ah” Derdi.

         

“Ah, ah, sanırım dört yaşındaydım. Babam, alayı bizim köyün yanından geçerken çavuşundan eve uğramak için iki saat izin istemiş. Eve gelirken yolda yolup cebine koyduğu erikleri bizlere üçer, üçer pay ettiğini geceyi zor şer hatırlıyorum. Amma, iki saat sonra birliğine yetişmek için hemen giden babamın yüzünü hiç hatırlamıyorum. Birkaç yıl sonra köyümüze yaklaşan Ruslardan kaçarken, ben yedi sekiz yaşlarındaydım. Altı kardeştik. Çorum’a gelinceye kadar yolda, bitlendik, öksürdük, aç sefil kaldık. Dört kardeşim salgından yollarda öldü. Hangi ana, gözünden sakındığı çocuklarının birisini öğlen üzeri, ötekini ikindi vakti gömmeye dayanır ki. Anamın gözyaşları içinde geçtiğimiz yerlere, kardeşlerimi oldukları gibi göme göme yola devam ettik. Babamın ise künyesi bile gelmedi. Ölünceye kadar, garip anam başımın tacı oldu.”

         

Rahmetli babam, yıllarca hatıralarını anlatarak yaşadı.

          

Benim tarafımdan (Savaşın Yarık Tabanlı Kadınları) adlı kitap bu anılardan yola çıkılarak yazılmıştır.

      

Yalnız benim babam değil, binlerce aile yaşamış aynı durumu. Binlerce çocuğun babası savaşlarda ölmüş. Çocuklar babasız, kadınlar dul, analar oğulsuz kalmış.

       

Bu anılarımın içinde beni en çok onurlandıran olayların başında, savaş bittiği zaman devlet şehit aylığı verme başlamış: Nenemin istemesine rağmen “ Ben kazanıp sana bakıyorum ana, harpten çıkmış devletimizden şehit aylığı almanı istemiyorum” demesi olmuştur.

       

Anılarını, komşu çocuklarıyla birlikte bize anlatarak, ailemiz hakkında bana kitap yazma imkânı veren babama çok teşekkür ediyorum.

Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

                

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile