Anadolu topraklarına, Orta Asya kültürümüzle, geçen bin yılın başlarında, günümüzden yuvarlak dokuzyüzyılkadar önce giriyoruz. Kilit olarak tasnif edilen tarih, malum, Malazgirt Savaşı (1071). Konya-Söğüt-Bursa-Edirne sıçramalarıyla, tüm Anadolu’yu, nihayette de İstanbul’u çevirip zaptetmemiz, yaklaşık üçyüzseksen yıl sonra gerçekleşiyor (1453).

Bu aşamadan itibaren yuvarlak yüz-yüzelli yıllık aralarla, iki kez (1529, 1683), Viyana kapılarına dayanıyoruz.

Bu süreçte, fethedilen yerlerdeki “inanç dünyalarıyla” karşılaştırıldığında sergilediğimiz “inanç üstünlüğü”,muhakkak kayda değerdir ve sırf bu açıdan incelenmeyi herhalde hak eder.

Bu çerçevede, din bazında gelişen pek çok bağnazlıktan, bizim de nasibimizi, hem de üst bir derecede aldığımız hususu, keza laiklik (inanç özgürlüğü) konusundaki duyarlılığımız saklı olarak ve yalnızca toplumsal siyaset açısından belirtelim: “İslâm”; Türk’ün, Anadolu’ya girişinde, bir yandan Kuzey’deki “Ortodoks  Rus” ve cephedeki, yine “Ortodoks Bizans” ile, bunların arasına bıçak gibi girecek olarak,“karşıtlaşmanın”; diğer yandan da Güney’deki Müslüman Arap’la, bunu ise, Anadolu’ya bir milim yaklaştırmayacak olarak, “ittifak”geliştirme siyasetinin, “bayrağıdır”. Bunun kökeninde, bir“tefekkür ve stratejik bir seçim” olmayabilir. Ancak şurasını teslim etmek yerinde olur ki, o “bayrak” olmasa ve mesela, Türkler Ortodoksluğu seçseler, herhalde “dost ve müttefik” Bizans’la “dost ve müttefik”Rus’a rağmen, Anadolu’da yol alamazlar, burayı yurt kılamazlardı!

Böyle bir açıdan, “milli” ve“tarihi değerlerimize” (irfanı mühürlü, vicdanı kilitli olarak değil, gerçekçi olarak) sahip çıkacak olanlar bizlerizdir; sözde milliyetçi, sözde muhafazakar kültür tornalarından,“hinlik ucubeleri” olarak çekilip, halkımızı, kurdukları bankaları boşaltarak, soymayı marifet bilenler, değildir elbette.

Tarihimizi çözümlemeye devam edelim.

Onyedinci yüzyıl içinde, geri çekilme dönemi başlıyor. Nereden başlatıldığına bağlı olarak, yuvarlak, ikiyüz-ikiyüzelli yıl da, bu sürüyor. Bu sürecin uzantısında, Balkanlar’ı geçen yüzyılın başlarında (1912) kaybediyoruz.

Sonra malum, Birinci Dünya Savaşı çıkıyor (1914). Batılılar, var güçleriyle, Türk’ü, o tarihte  artık, yaklaşık sekizyüzyıldır vatan kıldığı Anadolu’dan, hiç değilse Batı Anadolu’dan ve İstanbul’dan söküp, Doğu’ya, geldiği yere doğru fırlatmak üzere, en önce Çanakkale Savaşları’nda püskürtülecek olan - deyim yerinde sayılacaktır -“Son Bir Haçlı Seferi” düzenliyorlar (1915). Ama, son toplamda katiyen başarılı olamıyorlar. Batı’nın, Çanakkale Çıkartması’na, salt, “ihtilâle kaymakta olan Çarlık Rusyası’na müttefiklerin yardıma yetişmelerinden” ibaret olarak takdim edilen teze iltifat ederek bakmak, kanımızca, birazdan açıklayacağımız çerçevede,  tam bir saflık olacaktır; Batı, Çarlık Rusyası’na da muhakkak yetişmek istiyordur; ancak “Hasta Adam”ın işini tamamiyle bitirmek, Türk’ü Ege’den ve İstanbul’dan söküp, geldiği yere olabildiğince fırlatmak, bu çerçevede Batı Medeniyeti’nin Beşiği, Anadolu’yu pay etmek, her halde emperyalist şehvetin, yüzyıllar boyunca boy atmış intikam duygusunun ve stratejinin baş gerekleri olmalıdır. O kadar böyle olmalıdır ki, biz düşmanı nihayette Akdeniz’e dökmesek, düşman bizi, Orta Anadolu’ya icbar edip, bir biçimde Karadeniz’e dökecektir!    

Tarihimizi çözümlemeye devam edelim.

Osmanlı’nın mağlup olarak çıktığı Birinci Dünya Savaşı (1918) sonrasında, Kurtuluş Savaşımız’ı veriyoruz (1919-1922). Batı bizi, Anadolu’dan kımıldatamıyor. Tersine, biz onu İzmir’den denize savuruyoruz.

Burada esas olarak şu hususu belirtmek yerinde olacaktır. “Ermeni meselesini”(1915); Çanakkale Savaşları’nın; daha doğrusu Osmanlı’yı muhakkak çökertip, Türk’ü her ne pahasına olursa olsun, dediğimiz gibi, başta İstanbul, tüm Batı Anadolu’dan, Doğu’ya sürmek isteyen, bu amaçla da her türlü topu, tüfeği, zırhlısı ve binlerce kilometre uzaktan devşirdiği Anzaklar ve Gurkalar’la palazlandırılmış olarak, üstümüze salınan son Haçlı Seferi’nin, “stratejik bir halkası” olarak düşünmemek hiç mümkün görünmüyor.  Bu çerçevededir ki, Türk Kuvvetleri’ni bölmek ve Çanakkale’yi yırtabilmek üzere, Osmanlı’ya Doğusu’ndan da yüklenilmek istenecek olmasını, bu uğurda demek ki Ermeniler’in silahlandırılıp kışkırtılmasını, stratejik bir master planın gereği olarak görmek ve konuya bilhassa böyle bir açıdan eğilmek gerekir.

Asla, “Biz hep iyi davrandık, Ermeniler ise hep kötü davrandılar”, ya da “Osmanlı Ermeniler’e vallah hiç kötü bir şey yapmadı, Ermeniler ise, bize biteviye ihanet ettiler”, demek istiyor değiliz. Şu var ki,  Ermeniler, daha önce de Osmanlı – Rus çatışmaları çerçevesinde, Ortodoksluk öne çekilerek, Rus Ordusu yanında, Osmanlı’ya karşı savaştırılmışlar; daha sonra, 1917 Sovyet Devrimi’nden sonra ise, bu kez Beyaz Ordu’nun yanında silahladırılmış olarak, Emperyalistler tarafından, Bolşevikler’in üstüne salınmışlardır. Dolayısıyla Ermenler’in 1915’te Osmanlı’ya karşı kışkırtılmaları, hiç olağandışı bir gelişme değil, tersine gayet sıradan bir vakka sayılmalıdır. Bu çerçevede; Osmanlı’nın, Çanakkale müstahkem mevkileri, dağıtılmak üzere zorlanacakken, Doğusu’na da bir biçimde yüklenilerek, kuvvetlerinin bölünmek istenecek olmasını, olağan bir harp stratejisi olarak gözetmemiz gerekir; işte bunu diyoruz.

Daha sonra, ya da daha önce o olmuştur, bu olmuştur; gayrı insani ne olmuşsa, elbette acı olmuştur.

Ama böylesi bir gelişmede muhakkak bir sorumlu, daha doğrusu Batı’nın yaptığı gibi, bir “cani” aranıyorsa; bu en önce; Osmanlı’yı, her ne pahasına olursa olsun bitirmeye ahdetmiş; Çanakkale Savaşları’nda, şimdi orada yatan Mehmetçiklerimiz ve (Gazi’nin “insancıllık abidesi” güzelim değerlendirmesi ile ifade edersek, onlarla koyun koyuna yatan ve onun için de bizim çocuklarımız saydığımız), İngiliz, Fransız, keza Hintli, Avustralyalı ve Yeni Zelandalı yavrucaklarla beraber, toplam yarım milyon gencecik insanı telef ettiği yetmiyormuş gibi, Doğu’da da Ermeniler’i,menfur emelleri için göz göre göre Osmanlı’ya karşı muhakkak tekraren kundaklayan, “Batı  Emperyalizmi”dir. O Batı  Emperyalizmi ki, bugün, evet bugün bile, işte burnumuzun dibinde, üstelik, yine taa Avustralya’dan getirilenler dahil, aynı yamama zavallı devşirmelerle, Orta Doğu’da yaptığı, tıpa tıp aynı bir kurguyu hayata geçirmekten, hiç başka bir şey değildir.

Yineleyelim, Osmanlı’nın önceki ya da sonraki, ne ise o, hiç bir olumsuz tasarrufunu örtmek gibi, bir gailemiz yoktur; böylesi bir gayret ayrıca beyhudedir; tarih ne biliyorsa, zaman içinde söyleyecektir.

Ne ki, 1915 itibariyle, kimse inkâra yeltenmesin, bir soykırım, evet vardır. Bu; Batı Emperyalizmi’nin; herşey bir yana, kendi yüzbinlerce fidanına, o arada askerleştirmek istediği onbinlerce Ermeni yurttaşımıza kıymak pahasına, gerçekleştirilmesine mutlak surette ahdetmiş olduğu, “Türk soykırımıdır”.

Çanakkale geçilse; Anadolu’nun her tarafına çıkmış olacak Batı Emperyalizmi; Doğu’da da Ermeniler’in marifetiyle, Türk’ü Orta Anadolu’da, kesin kıstırıp, gereğini pek tabii, yerine getirecektir.      

Böylesi bir sav, hiç kuşku yok ki, kapsamlı bir  araştırma konusudur. Ama şurası muhakkak ki, birazcık strateji mürekkebi yalamış hemen herkes, savımıza ilişkin belgelerin, Ingiliz, Rus, Fransız, Amerikan Hariciyeleri’nde ve Genelkurmayları’nda, nerede ise elimizle konulmuş gibi bulunabileceğini, kestirebilir. Dahası, bu belgelerin, hâlâ daha “kozmik” (en üst) “gizlilik derecesi” ile koruma altında tutulmak durumunda olacak belgeler olduğunu öngörebilir. Bizim, zaten açık olduğu anlaşılan arşivlerimizin açılmasını, biteviye talep edenler, en önce bize kendi gizlilik dereceli arşivlerini açmalı, şu belgeleri göstermelidirler; ama göstermeyeceklerdir; çünkü gösteremezler; gösterirlerse foyaları ortaya çikar, foyaları…

Ne ilginçtir ki, bu hususu, asker, sivil, bilimci, siyasi, bugüne kadar göremedik, dile getiremedik; bari şimdilerde idrak edip, israrla gündeme taşıyalım. Bu yönde araştırmalar yapalım, yaptıralım. Batılılar’ın hâlâ gizlilik dereceli olmak gereken belgelerini; açılmış belgelerindeki boşlukları yakalayıp, işaret ederek, görmeyi talep edelim. Bakın kazın ayağının ne kadar perdahlı olduğu ortaya nasıl da çıkıverecek!..

*  *

Kısacık dikkate getirdiğimiz tarihsel perspektifin, en çok her halde, yakın tarihimizin baş mimarı, Mustafa Kemal Atatürk farkındaydı. Onun, Harp Akademileri’nde (1905’te), inanılmaz biçimde, daha yirmidört yaşında bir “kurmay öğrenci” iken, o sırada pek muhtemel görünen Dünya Savaşı’nın çıkması durumunda, Kuzey Afrika, Balkanlar ve Orta Doğu’daki kazanımlarımızı bırakarak, Anadolu’ya çekilmemizi ve esas olarak, “yurdumuzu” burayla sınırlandırlmış olarak savunmamızı, bir “tez” olarak çalıştığını biliyoruz. Bu açıdan “Yurtta sulh, cihanda sulh!” sözü, çok anlamlıdır ve özetle şu demek olmaktadir:

Biz, sekiz yüzyılda tüm Anadolu’yu katederek, şuradan şuraya gittik; şimdi de “anavatan” kılacağımız topraklara çekildik. Bizi, daha da geriletmek istediniz. En nihayet Çanakkale’de zorladınız. Tarihin en kanlı savaşlarından birini çıkarttınız. Yüzbinlerce evlâdımızı aldınız. Ancak bir o kadarını siz yitirdiniz; Çanakkale’yi geçemediniz. Müttefiklerimiz yenildi; Dünya Savaşı’nı kaybettik; yedi düvel (düşman), içimize girdiniz. Kurtuluş Savaşı’nı verdik; yurdumuzu, karış karış geri aldık. Şimdi kimsenin “bir karış toprağında” gözümüz yok; ama şunu da bilin ki, bizim tek bir karış toprağımıza göz dikenin (Çanakkale Savaşları’nda, sonra da Kurtuluş Savaşımız’da, ibret-ül alem için kanıtladığımız gibi) “anasından emdiği sütü burnundan getiririz”!

O evrede, sekizyüz yıllık, bugün ise, dokuz yüzyıllık, bilhassa başlarında ve sonlarında “inanç üstünlüğü” ile destanlaşıp, sonuçta, bize bu topraklarda oturmayı ve çocuklarımızın mürüvvetini görmeyi bahşetmiş, Anadolu tarihimizin, özeti ve Kurtuluş Savaşımız’ın uzantısında kurduğumuz Cumhuriyet’in baş bir harcı, işte şu kısacık çerçevedir:

Yurtta sulh, cihanda sulh!

Türk insanı bugün, tarihinin bilincinde olmalıdır. Ama bu yetmez. O, aynı zamanda, bir Dünya yurttaşı olmalıdır. Bu dahi yetmez; şimdilerde Dünyamız’ın etrafında fırıl fırıl dönmekte olan Hubble Teleskopu’nun gözüyle evreni, galaksileri seyretme ve yerini böylesi bir evrensel perspektif içinde seçip değerlendirebilme yeteneğinde olabilmelidir.

Bugün Türk insanı, ne “milliliğini”, milli tarihini, yani bu topraklarda neler pahasına oturduğumuz olgusunu, “evrensellik” adına ıskalayacak; ne de “bağnaz bir milliyetçiliğe” saplanıp, böyle bir milliyetçilik adına, evrensel olma sevdasından vazgeçecektir.

Türk insanı, yurdundan, bölgesinden başlayarak, dünyaya dönük olarak attığı her adımı, böylesi bir bilinçle atmalıdır.

Bu özlemi yalnızca, kendimize dönük olarak değil, aynı zamanda, Komşularımız’dan başlayarak, Dünyamız’ın bütün uluslarına dönük olarak da ifade etmek, Atatürkümüz’den edindiğimiz mirasın baş bir gereğidir.

Onlar da milli tarihlerini evrensellik adına ıskalamasınlar isteriz. Ama böyle davranırlarken de, bağnaz bir milliyeçiliğe zinhar saplanmasınlar ve evrensel olma sevdalanmasından, hiç vazgeçmesinler isteriz.

“Yurtta sulh, cihanda sulh”,somutta ancak, bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin alnında yazan düsturun, hangi kampta olursa olsun, baskıcı, sömürgen, insansevmez, bana-cı, insanlığın yüz karası odakların tasfiye edilip, Dünyamız’a maledilmesiyle, gerçekleşebilir:

- Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Büyük Dünya Ulusu’nundur!

                                                                        

İşte bu düsturun bayraklaştırılmasıyla…

                                                                        


[1]19 Nisan 2005. Cumhuriyet.


[*] Bu yazı; yazarın, Ulusal Strateji Dergisi’nin, Ağustos 2003’te yayınladığı, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” Sözü, Anadolu Toprakları’ndaki Bin Yıllık Öykümüzün Bir Özetidir!, başlıklı makalesinin zemininde, hazırlanmıştır. Söz konusu makaleye, anılan kaynakta ayrıca (Ozan Yarman’ın çevirisi ile), İngilizce olarak da yer verilmiştir.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top