Güneşin doğduğu yere doğru, bir bilinmezliğe bakardı gözlerimiz, Kulaklarımızda acı bir hikayenin bitmez tükenmez cümleleriyle. Biz Posof'un Ahıska'ya bakan yüzüydük. Oyunlarımızı oynarken dedelerimizin anlattığı sürgünün ve zulmün acı hikayeleriyle büyüdük. Çocuk aklımızın alamayacağı kadar uzaklardan, akrabalarımızdan gelen siyah beyaz fotoğraflara bakar dururduk. Hem çok tanıdık hem de uzaktı yüzler, seslerinden inadına  yoksunduk. Bir gün kavuşma umuduyla büyürken bizler, sonra  birdenbire  kesildi mektuplar.. Zaman kendini bir bilinmezliğe bırakmıştı. Yine  gözümüz dikenli tellerle çevrili sınırın ötesinde geçmişimizde kalmıştı. Bir hareket,  bir ışık görebilmek sanki uzaklara savrulmuş canlarımızı bize getirecekmiş gibi Ilgar dağına sırtımızı  yaslayıp Ahıska'ya bakardık.

Olmaz denilen çocukluk hayalimiz oldu, açılmaz dediğimiz sınır kapısı açıldı. Ahıska'daydık. Dedelerimizin at koşturduğu, savaştığı, acılar çektiği  topraklara ayak basmıştık. Ve sanki sesleri kulaklarımızdaydı ama onlar ya da onlardan kalanlar yoktular. Bu ıssızlık canımızı yaktı. Dedelerimizden dinlediğimiz o acılı hikâyeler gerçekti işte. Ahıska'nın soğuk yüzüyle karşılaşmış, sessizliğinde âdeta sağır olmuştuk.

Dönmeliydiler, tarlalarında, bahçelerinde olmalıydılar, yanmalıydı evlerinin ışıkları, ne olursa olsun dönmeliydiler doğdukları topraklara. Gözyaşıyla, kanla sulanan bu topraklar, sevinç gözyaşlarıyla arınmalı, aklanmalıydı acılardan.. Çoğalmalıydı her doğan bebeğin çığlığında umutlar…

Atalarımız, dedelerimiz eli öpülesi nenelerimiz.. Acılarınız acılarımız, emanetiniz emanetimizdir yarına.. Siz rahat uyuyun diye, türk olmanın gururu ve sorumluluğuyla Posof'un Ahıska'ya bakan yüzleri gülmeliydi artık bir olmanın çoğalmanın gücüyle.     

Biz güneşin doğduğu yerin çocuklarıyız. Ahıska'dan tüm ıssızlığı ve  burukluğuyla bir başka doğardı güneş  güzel yüzüyle gülümseyen umudu Posof’a. İkisi de birbirine sevdalı, ikisi de her şeyden yakınken birbirine  en uzak. Bir gün diyordu bir gün, dağların zirvesinde uğuldayan rüzgâr. Bir gün kavuşacaksınız, tozuna toprağına çamuruna bulanacak yine bebelerin ayakları, elleri üşüyecek yağan karın altın yine sizler ısıtacaksınız kor gibi yüreklerinizle. Umudumuz hiç bitmeyecekti dökülen kanların yitip giden hayatların üzerine ant içmiştik. Nesilden nesile aktarılmıştı maddi manevi tüm hatıralar. Kimi ata toprağı Ahıska'ya ayakbastı, kiminin ömrü vefa etmedi belki ama, yine de ne olursa olsun tamamlanmalıydık.

Çoktuk biz çoğalmıştık. Bizler dünyanın dört biryanına acı rüzgârlarla savrulan, değişen dünyanın değişmeyen gücüydük.

Yerimiz değişti, yurdumuz değişti, oradan oraya savrulduk, çok zaman geçti de özümüz hiç  değişmedi. Unutmadık gelenek göreneklerimizi, aslımızı hiç inkâr etmedik. Hep hasretle dağlamayacaktı ya,  zaman yüreğimizi, hep yanmayacaktı ya canımız böyle, elbet bize de gülecekti zaman. Çağıracaktı vatanın sıcak toprakları yine bizi, ısıtacaktı canımızı, bağrına alacaktı ölünce bizi, artık rahat uyuyalım diye. Posof'un gülen yüzüyle yalnızlığımız bitecekti Ahıska’nın sessiz, kimsesiz topraklarında.

Bir olmalıydık biz olup kenetlenmeliydik. Değişen dünyanın değişmeyen gücünü görmeliydi, anlamalıydı dünya. Vatanın kokusunu içimize çekene kadar durmak yok anlatabiliyor muyum, durmak yok .

 BİR olmanın, BİZ olmanın gücüyle yolumuz açık,  vatanımızın toprağını öpene dek  Allah yardımcımız olsun.