Dünya haritasını açıp bakınca şöyle bir; türlü kıtalara yerleşik, belki yüzlerle anılacak sayıda farklı memleket görür; ufacık bir kâğıda değişik renklerle işlenmiş sınırları, oturduğumuz iskemle rahatlığında değerlendiririz. Gidip görmediğimiz yerlerin bizde oluşturduğu his, eğer fazladan bir okumayla ya da öğrenme çabasıyla beslenmemişse, oldukça yeknesaktır. Yan yana duran herhangi iki ülke bizim için, birbirine ‘komşu’ ve muhtemelen benzer yaşayış biçimlerine sahip insanların nefeslendiği yerler gibi görünür. Arap Yarımadasında yahut Avrupa Kıtasında gördüğümüz ülkelerin benzer kültürleri paylaştığını düşünüveririz.

           

Avrupa Kıtasının irili ufaklı ülkelerinin hemen doğusunda, büyükçe bir imparatorluğun yatak döşek zamanlarından kalma, sömürge zihniyetinin ete kemiğe bürünmüş işbirliğinden kendini kurtarmış insanların yaşadığı bir ülkeyi gördüğümüzde, bu yazının yazıldığı dilde konuşan, düşünen, anlayan, ağlayan Anadolu insanı gelir gözümüzün önüne. Anadolu’da insan, dünyanın hiçbir coğrafyasında yaşamış veya yaşayan bir toplumla benzerlik göstermez çünkü Anadolu’da zaman, rengârenk gergeflerini üzerinde beslediği insanlarıyla işler. Bu gergefin sonbaharı, kışı, yazı ve bir de ilkbaharı vardır ki; her birini bir yazıyla anlatmak, bu zenginliği hor görmek olur diye endişe duyarak, müsamahanıza peşinen sığınıyorum.

           

Sonbaharında Anadolu’nun; bir şehirden diğerine giderken size her iki yanınızda eşlik eden bozkırda bağdaş kurmuş köylerde yahut toplu yaşamak için insan yutan beton devlerin oluşturduğu şehirlerde sürgünde gibi görünen ağaçlarda, yeşilden bir hicretin başladığına şahit olursunuz. Yazın sıcak zamanlarından, kışın uzun soğuk gecelerine çok kalmamışken, Anadolu’da sabahlar artık serin, gündüzler artık üç defa kısa, tabiat artık sessizdir. Anadolu insanının yüreğinde her renk bambaşka birer his oluşturur, başka başka güzellikte tefekkür imkânını doğurur. Küçük kasabasında yahut bir köyünde Anadolu’nun, ömrün yaşlılık öncesi zamanına benzetildiğine şahit olur; eşyaya mana yükleyen büyük gönüllerin, bu toprakların beslediği dimağlardan başkası olamayacağını düşünürüz. Ağaçların yakışığı toprağa düşerken, saçlardaki aklara teşbih eden Anadolu insanı; yaşamayı da ölmeyi de bayram gibi gördüğünden, sonbahara ayrı bir muhabbet besler. Kıldığı namazından yahut tuttuğu orucundan sonra ettiği dua gibi görür sonbaharı –temelli hicretten önce yaptığı hazırlık- ve kışın yiyeceğinden yakacağına ellerinden tutar zamanın. Anadolu insanı sonbaharı, bugünün Avrupalısının kesinlikle anlamadığı ve anlayamayacağı bir güzellikle misafir eder, avuç içinden öper, hürmet gösterir.

           

Avrupa’da, özellikle İskandinav ülkelerinde sonbahar amansız karanlığın başlangıcı gibi görüldüğünden, pek methiye yazanına rastlanmaz. Üzerinden hiç güneş batmayan memleket böbürlenmesinden arta kalan zamanlarında, Birleşik Krallık da bu karanlık zamanların hazırlığını, gri akşamların umutsuz soluk beniz insanlarının güneşe hasret hesaplarının daha kabaracağı günlerin verdiği çökkünlükle yapar. Orta Avrupa’da yahut Akdeniz’le sohbet eden Avrupa ülkelerindeyse sonbahar, endüstri toplumunun yalnız bireyinin sanayide çalışmadığı zamanlarının zorunlu adresi apartman dairesinin dışında geçirebildiği zamanın azaldığı anlamına gelir ki; bir kâbusun başlangıç paragrafı gibidir.

             

Oysa Anadolu’da sonbahar, zamanın gergefinde sarıdan kahverengiye her bir renktir.