Yazdır
Paylaş

Geçmişten günümüze, yöneticiler, din adamları, patronlar, ebeveynler, öğretmenler, otoriteye itaatin bir erdem, itaatsizliğin ise ahlaksızlık olduğu konusunda ısrar etmişlerdir. Hatta siyasal erkler ve gücü elinde bulunduranlar, itaatsizlik eyleminde bulunanları katı bir biçimde cezalandırmışlardır. Burada itaat edilmesi istenen, bir kural, bir ilke, bir kişi, bir zümre olabileceği gibi, bir metin, bir dogma, bir sembol, bir kültür vb. de olabilir.

Acaba her türden otoriteye, otoritelerin vazettiği tüm ilke ve kurallara itaat etmek erdem midir?

Bu soruya yanıt vermek için, kendiliğinden teslimiyetin bir ifadesi olan itaatin E. Fromm’un deyişiyle iki türü arasında ince bir ayrım yapmak gerekir.

İlki, akıl dışı, irrasyonel otoriteye itaattir.

İkincisi ise, akılcı otoriteye itaattir.

E. Formm’un deyişiyle, akılcı otorite, öğretmen ve öğrenci ilişkisinde olduğu gibi, otoriteye itaat edeni geliştiren, ilerleten, kendisini keşfetmesine olanak sağlayan bir otoritedir. Bu otorite, otorite sahibinin de gelişimine olanak verir, otoritenin temeli epistemik gerekçelidir. Akıl dışı otoritenin en temel sembolü, köle-efendi ilişkisi olarak kavramsallaştırılabilir. Bu türden bir ilişkideki otoriteye itaat tek yanlıdır; köleyi sömürmeyi temel alır. Efendi, köleyi ne denli çıkarları için kullanırsa, o denli tatmin duygusu yaşar. Köle ile efendinin çıkarları birbirine tamamen zıttır; çünkü birine yararlı olan diğerine zarar verir.

Buna rağmen insan akıl dışı bir otoriteye neden itaat eder?

Bunun pek çok nedeni vardır.

İlki, İnsan bir otoriteye itaat ettiği sürece kendisini psikolojik ve toplumsal olarak güvende hisseder.

İkincisi, otoriteye itaatle, özgürce karar almaktan kurtulduğu için, yükümlülük/sorumluluk hissinden kurtulur. Bu yüzden tercihleri ve sonuçları üzerinde analitik olarak düşünmez; sadece bir buyruğu yerine getirir.

Üçüncüsü, otoriteye karşı gelmek, çoğu kez kişiyi yalnızlığa ittiği gibi, hata yaptığı ve günah işlediği duygusuna kaptırır. Bu anlamıyla kişi itaat ederek yalnızlıktan, hata yapma ve günaha düşme korkusundan da kurtulduğunu sanır.

Dördüncü neden, cesaret eksikliği ve yetersiz kişilik gelişimidir. Zira cesaret insanın gelişmişliğiyle yakından ilişkilidir; bu anlamda cesaret güçlü kişilik gerektirir. Nasıl kişi anne baba buyruğundan kurtuldukça birey ve kişi oluyor, kendisi için hissetme,  düşünme ve seçimler yapma yetisini kazanıyor, yani yükümlülüğünü üstlenen bir kişi oluyorsa, tıpkı bunun gibi, otoriteye hayır demekle kişi olma arasında güçlü bir ilişki vardır. Yani bir anlamda, otoritelere hayır demeye başlamak, yani cesaret, kişi olmanın bir göstergesi gibidir.  Bu anlamda, aslında kişi, otoriteye hayır demek suretiyle kendini geliştirir ve özgürleşir.  Şu halde özgürlükle itaatsizlik ve kişilik gelişimi arasında güçlü bir bağ vardır. Kişi özgürlükten korktuğu sürece, kendi olmaktan korkuyor demektir ve bu kişi asla otoriteye hayır diyemez, kendine özgü bir kişilik geliştiremez.

Beşincisi, insanlık tarihi boyunca itaatin erdem, itaatsizliğin erdemsizlikle bir tutulması, bu konuda toplumsal bir baskı oluşmasıdır. Bu baskı doğal bir biçimde sosyalleşme ve kültürlenme süreciyle içselleştirilir ve insani vicdanı belirler.

Altıncısı, kişinin içselleştirdiği otoriter vicdanın sesini kendi vicdanının sesi sanmasıdır.

Şimdi, itaatle içselleştirilen vicdan arasındaki derin bir bağ vardır. Bu bağı,  E. Fromm’un ‘otoriter vicdan’ ve ‘hümanist vicdan’ arasında yaptığı ayrımından yola çıkarak bir parça açmak gerekir.

O şöyle der: “Vicdan kelimesi, birbirinden tamamen farklı iki olguyu ifade etmek için kullanılır: Bunlardan biri, memnun etmeye istekli olduğumuz, kızdırmaktan korktuğumuz bir otoritenin içselleştirilmiş sesi olan 'otoriter vicdan'dır. Bu otoriter vicdan, çoğu insanın kendi vicdanlarına uyduklarında deneyimledikleri şeydir. Bu, aynı zamanda, Freud'un sözünü ettiği 'Süper Ego' (Üst benlik) adını verdiği bilinçtir. Süper Ego, oğlun korku nedeniyle kabullendiği, babanın içselleştirilmiş buyruk ve yasaklarını temsil eder. Otoriter vicdandan farklı olan 'hümanist, insani vicdan'dır; bu her insanın içinde mevcut olan, dış yaptırım ve ödüllerden bağımsız bir sestir. Hümanist vicdan, insan olarak bizlerin, neyin insani, neyin insanlık dışı olduğuna, yaşam için neyin yapıcı, neyin yıkıcı olduğuna dair sezgisel bir bilgimizin olduğu gerçeğine dayanır. Bu vicdan, insan olarak yükümlülüğümüzü yerine getirmemizi sağlar. Bizi kendimize, insanlığımıza dönmemiz için çağıran sestir. Otoriter vicdan (Süper Ego), o güç içselleştirilmiş bile olsa yine de, benim dışımdaki bir güce itaattir. Kendi vicdanımı dinlediğime bilinçli olarak inanırım; aslında gücün ilkelerini sineye çekmişimdir; hümanist vicdanla Süper Ego'nun özdeş olduğu yanılsaması yüzünden, içselleştirilmiş otorite benim parçam olmadığı açıkça anlaşılan otoriteden çok daha etkilidir. Otoriter vicdana itaat, tüm dış düşünce ve güçlere itaat olduğu gibi, hümanist vicdanı, yani insanın kendisi olma ve kendisini yargılama yetisini zayıflatma eğilimindedir” (E. Fromm, İtaatsizlik Üzerine, s. 12).

Hümanist vicdan, otoriter vicdana göre bizim insan olmamızdan kaynaklanan ve otoriteleri sorgulamamıza olanak veren içsel sesimizdir. Bu ses, çoğu kez, kültür, yerleşik ahlaki normlar, inanç sistemleri, yetişkinler ve iktidar olanlar tarafından itaate sevketme yoluyla baskılanır. Bu baskılamada eğitim de bir araç olarak kullanılabilir. Böylelikle kişinin vicdanı, içselleştirilmiş otoritenin (din, gelenek, milliyet, kültür, iktidar, aile, vb.) vicdanına dönüşür.  İnsan, otoriteye uymanın rahatlığını duyumsamasıyla ya da korkularından kaynaklanan endişeleriyle, otoriter vicdana uyduğunun bile ayırdına varmadan yaşamını sürdürebilir. Sözgelimi, çoğu kez ötekine (dinsel, cinsel, etnik vb.) yönelik, negatif algılarımız, korkularımız ve bu algılarımıza ve korkularımıza dayalı seçimlerimiz, aslında bizim değil, içselleştirdiğimiz otoriter vicdanın ürünüdür. Yine, geleneğe yönelik tutuculuğumuzda, kendimizi bir lider, bir etnik kültür, bir sosyal grup vb. ile özdeşleştirmemizde de, otoriter vicdanın rolü yadsınmaz. Hatta bu otoriter vicdan, sosyo-kültürel araçlar ve iktidar aracılığıyla pekiştirildiği için, ötekine şiddet uygulamada, bastırmada, boğazını kesmede, etiketlemede, yaşam hakkı tanımamada, mobbing uygulamada vb. insani körlükler yaratır.

İşid’in İslam adına kestiği başlarda, ülkemizde gözlemlenen namus cinayetlerinde, kan davasında,  dinsel, mezhepsel kavgalarda, farklı cinsel tercihleri olanları yok etmede vb. farkına varılmadan içselleştirilmiş otoriter vicdan örtük roller oynar.

Kişi çoğu kez, seçimini kendisinin yaptığını sanır; bu yüzden, itaat ile içselleştirilmiş (kültür, inanç, iktidar, vb. den kaynaklı) otoriter vicdan sahibi insan, yaptığı eylemler insani normlar açısından kötü dahi olsa, kendisini rahat hissedebilir; eyleminde mutluluk bile duyabilir. Hatta namus cinayeti işlemiş kişiye yönelik, iyi yapmış, güzel yapmış, eline sağlık vb. diyenler çıkabilir. Bunun örnekleri yaşamımızda hiç de az değildir. Bu anlamda otoriter vicdanın, yer yer insanı insanlıktan çıkardığı bile söylenebilir. Bu, otoriter vicdanın, akıl dışı, irrasyonel otoritelere boyun eğmesinden ve otoritelerin, hümanist vicdanı boğmasından kaynaklanır.

İyi ki, insanların hepsi, irrasyonel otoritelere dayanan otoriter vicdana boyun eğmemektedir. Eğer hepsi boyun eğseydi, insanlık, insanlaşma yolunda bir adım dahi öteye gidemezdi. Bu anlamda, insan olmamızdan kaynaklanan hümanist vicdanını akıl dışı otoritelerin kuşatamadığı, cesur ve meydan okuyan hümanist insanların, insanlığın geliştirici yüzünü temsil ettiğini belirtmek gerekir. Bu türden insanlar, yani hümanist vicdanının sesine kulak verenler, tarih boyunca iktidar karşıtı olmuşlar ve itaatsizlik yapmışlardır. İnsanlık tarihsel gelişimini itaat edenlere değil, itaatsizlik yapanlara borçludur. Bu ironik durum, tek tanrılı dinlerde Adem ve Havva öyküsündeki yasak meyveden yeme ve Eski Yunandaki Prometheus mitinde açık bir yansıma bulur. Aslında, büyük bilgeler, büyük siyasiler, peygamberler, sanatçılar, filozoflar, büyük kuramsal yapılar geliştiren bilim insanları, varolan yapıya, o yapıyı meşrulaştıran otoritelere yönelik eleştirel yaklaşımları nedeniyle, itaatsizler grubunda yer alırlar. Ne var ki, yine ironik bir biçimde, bu meydan okumalarla başarı kazandıklarında, onların itaatsizlikleri ve söylemleri yeni iktidarlar aracılığıyla itaat nesnesine dönüştürülür. Bu durumda, iktidar ve otoriteleri deviren düşüncelerin yeni iktidarla, iktidarı meşrulaştırmaya çalışan yorumcularca otoriteleştirilmesi söz konusudur.

Bu diyalektik ebedi bir diyalektiktir ve işin ilginç yanı ilerleticidir.

İktidarın ve otoritelerinin, onların otoritelerine meşrulaştıran siyasal araçlarının kutsallaştırılması, varolan yapıyı korumaya dönüktür. Bu yönüyle, her türden iktidar ve otorite daima muhafazakârdır.

İşte hümanist vicdan sahibi olanlar, insani vicdanlarının sesine kulak verenler, kalbi ve gözü mühürlenmemiş olanlar, iktidar ve araçlarına isyan eden, meydan okuyan, onlarla savaşan, insanlık için kendisini feda etmekten korkmayan cesur, hümanist vicdanlı insanlardır. Onlar gerçek öznedir; insani gelişim onların omuzlarında yükselir. İnsanlığın onur taşları onlardır. Bunlar gerçek entelektüellerdir.

E. Said’in de dediği gibi, hümanist vicdanı simgeleyen entelektüeller öncelikle otorite ve iktidara hizmet etmeyi reddedişiyle, sonra da ırkı, dini ve geleneğiyle arasına koyduğu mesafe ile tanımlanırlar. Onlar, geçmişinin, dilinin, ırkının sunduğu ucuz kesinliklerin ötesine geçip evrensellik idealinde ısrar ederler.  Marjinal kalmayı, bilerek öteki ve aykırı olmayı bir yoksunluk olarak değil, bir özgürlük, bir keşif süreci olarak yaşarlar. Bu yönüyle entelektüeller, toplumda bir uzlaşma oluşturacak otoriteye yönelik genel simgeleri yaratanlar değil; bu simgeleri sorgulayan, kutsanan gelenek ve değerlerin ikiyüzlülüğünü, ırkçılığını, cinsiyetçiliğini teşhir eden; hiçbir fikir ayrılığına tahammülleri olmayan kutsal metin gardiyanlarıyla mücadeleden çekinmeyenlerdir. Çünkü onlar insanlığın hümanist vicdanının sesidirler.

Elbette itaati önceleyen iktidarlar, gelenek yanlıları, muhafazakârlar boş durmazlar. Entelektüellerin sesini boğmaya, kendi iktidarlarının devamını savunan güce itaati pompalayan, güç yalakalı çakma entelektüeller yaratmaya yönelirler. Bu çakma entelektüeller, Hatice Nur Erkızan’ın deyişiyle harlotlar, hümanist vicdanı, hümanizmi, hümanizmin sesi olan özneleri boğmaya, yok etmeye, seslerini kısmaya çalışırlar. Her şeyden önemlisi, kadercilik yaratarak özneyi yok saymak istereler. Bu yönüyle, özneyi yok sayıp onun yerine, iktidarı, yapıyı, dili, söylemi, vb.'yi koyan çakma entelektüeller,  itaat yardakçısıdır; çünkü insanı yok sayarlar ve onu itaat nesnesi olarak görürler. İktidarı, yapıları, söylemi, dili üretenlerin tarihsel olanaklarla koşullu insan olduğunu örtmeye, gizlemeye çalışırlar. Böylelikle egemen siteme, itaat bağlamında söylemleriyle hizmet ederler. İnsanı nesneleştirerek, iktidar, yapı, dil, söylem vb.yi özne gibi gösterir ve her şeyi değiştirme gücü olan insana çaresizlik pompalarlar ve devrimsel gelişmelerin önünü tıkarlar. Kısacası kaderinize razı olun derler, yeni bir kadercilik üretirler. Bunlar, bu yönleriyle otoriter vicdanın sesi olurlar.

Özetle söylersek, her itaat iyi değildir; özellikle akıl dışı otoritelere itaatten arınmak gerekir. Bu anlamda her türlü itaatsizlik de erdemsizlik değildir. Hatta akıl dışı otoritelere, hümanist vicdanı karartan otoritelere itaatsizlik cesaret erdeminden güç alan en temel erdemlerden birisidir.

İnsanlık gelişimini, hümanist vicdanına kulak veren, yer yer toplumuna yabancılaşan, itaatsizlik yaptığı için toplumdan sürgün edilmiş insanlara, entelektüellere borçludur. İktidar itaatin, entelektüeller ise, karşı olmanın, itaatsizliğin, eleştirinin ve sorgulamanın sembolüdür. Bu anlamda, iktidar olmak kolay, entelektüel olmak ise zor bir iştir; çünkü köklü bedelleri vardır. 

Paylaş