Bu yazı, Turhan Yörükan'ın "Bağlanma ve Sonraki Yaşlarda Görülen Etkileri". (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. 2011.) adlı kitabın tanıtılması amacıyla yazılmıştır.

Yazar Turhan Yörükan, 1950 Yılında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İlim Tarihi Kürsüsü’nden mezun olmuş ve “Kültür ve Kişilik” konulu teziyle felsefe doktoru unvanını kazanmıştır. Ankara Üniversitesi’nde psikoloji ve pedagoji, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde sosyoloji, sosyal psikoloji ve metodoloji dersleri vermiştir. Dr. Yörükan, sosyoloji, sosyal psikoloji ve araştırma metodolojisi konularında otuzun üzerinde kitabın yazarı ve editörüdür.

ÖZET

Bağlanma, yavru ile onun sosyalleşmesini sağlayan bir anne veya annelik yapan kişi arasında oluşan, sevgiye ve ilgiye dayalı bir bağ kurma olayıdır. Bağlanma olgusunda yaşanacak herhangi bir eksiklik beraberinde insan hayatında olumsuz sonuçlar doğurur. Kitapta bağlanma kavramı geniş olarak ele alınmış bağlanmanın olumlu ve olumsuz yönlerine vurgu yapılmıştır. Gelecekteki davranışlarımız üzerinde çok büyük önemi olan bu kavram insan ilişkilerini düzenleyen bir kavram olmaktadır. Kitapta çok sayıda deney ve araştırmalar yer almaktadır. Deney ve araştırmalar ile bize somut örnekler veren yazar bağlanma kavramının önemine vurgu yapmıştır. Yaşanmış olayları aktararak kalıcılığı da sağlamayı amaçlamış olan yazar özellikle anne ve anne adayları üzerinde büyük bir etki bırakmıştır. Annelik yapan kişilere çocuklarına nasıl davranmaları gerektiğine dair öğütler veren kitapta çok sayıda bilgi bulunmaktadır. Bağlanmanın sosyalleşme üzerindeki etkisi üzerinde de duran kitap özellikle annelik yapan bireylere yapmış oldukları yanlışları göstermiştir.

BU KİTAP NİÇİN OKUNMALI?

Gelecekte etkin bireyler olabilmek için güvenli bağlanmış bireyler olmalıyız. Kitap gelecekte nasıl etkin birey olabileceğimize dair çok sayıda ipucu veriyor. Bu ipuçları sayesinde kendimiz de dahil olmak üzere çevremizdeki insanları sorguluyor ve nasıl bir birey olacağımızın kararını veriyoruz. Kendimize sorduğumuz ilk soru da şu oluyor: Acaba ben güvenli bağlananlar grubunda mı yer alıyorum yoksa güvensiz bağlananlar grubunda mı? Bunun cevabını bulabilmek için davranışlarımıza bakıyoruz. İnsanlara güvenebiliyor muyum? İnsanları sevebiliyor muyum? İşte bu kitap sayesinde kendimi sınama imkanı buldum. Ve ben kendi cevabımı buldum. Kitabı okuyan çoğu insan da kendi cevabını bulacaklar tıpkı benim gibi. Kitabı okuyan herkes hayatını gözden geçirecek ve olmak istedikleri gibi olacaklar. Çünkü hiçbir insan kötü olmayı istemez. Sadece hayat şartları ve çevresindeki insanların ona karşı olan tutumlarıyla kötü olur. Her insan mutlu, sağlıklı birey olmak ister. Sağlıklı birey olabilmek için, bunu kendimize ve bize bağlanan bireylere uygulamamız için bir rehber oluyor bizlere bu kitap. Yaşanmış ilginç olaylarla bazen çok şaşırıyoruz bazen de gözümüzün önündeki olayları fark etmediğimizi anlıyoruz. Adeta gözümüzdeki perdeyi kaldırıyor kitap. Bağlandığımız insanların karakteristik özelliklerini görüyoruz. Onların farkında olmadan bizlere empoze ettiği düşünceleri ve davranışları nedenleri ile anlıyoruz. Kitabın kazandırdıkları bu kadar çok olduğu için bu kitabı okumayı tavsiye ediyorum herkese. Çünkü her insan kendi kendinin psikoloğudur ve herkes kendi yaşamını bilen tek şahittir. Bunun için bu tarz kitapları okumalı ve insan psikolojisini öğrenmeliyiz.

KİTABA DAİR DEĞERLENDİRME

Kitap çok sayıda faydalı bilgiler içermektedir. Fakat dilinde çok fazla yabancı kelime kullanılması kitabın anlaşılırlığına zarar vermektedir. Türkiye’de yapılmış olan araştırmalara dair örnekler verilmemesi kitaptaki başka bir eksikliktir. Ayrıca bilimsel bir kitap olmasına rağmen anlatım bozuklukları çok belirgin bir şekilde görülmektedir. Buna rağmen etkili bir anlatım kuran yazar kitaptaki kusurları göz ardı etmemizi sağlamıştır. Verdiği faydalı bilgiler sayesinde kendimizi sorgulamamızı sağlamış eksik yönlerimizi bize göstermiştir. Eksik yönlerimizin olumsuz sonuçlar doğurduğunu uygun bir dille anlatmış yapmamız ve yapmamamız gereken davranışları bizlere örnekler vererek anlatmıştır. Kitaptaki noktalama işaretleri kullanılmaları gereken yerlerde kullanılmış, yanlış anlaşılmalara yer verilmemiştir. Söylenmek istenen doğrudan aktarılmış gerçek bilimsel dil kullanılmıştır. Bunlar kitabın bilimsel yönüne olumlu katkılarda bulunmuştur.

KİTABIN HEDEF KİTLESİ

Kitap psikolojiye merakı olan herkese hitap etmektedir. Ancak bilimsel bir dil kullanıldığı için bu konuda az çok bilgi sahibi olan bireyler kitabı anlamakta çok fazla güçlük çekmezler. Yani psikolojiye merakı olan ve bilimsel dilden anlayan herkese hitap eden bir kitaptır. Ayrıca özellikle anneler üzerinde etkili olan bir kitaptır. Çünkü anneler ve anne adaylarının çocuklarına nasıl davranmaları gerektiğine dair çok fazla bilgi içerir.

KİTAPTAN BAZI ALINTILAR

Ormanlarda haşır neşir olarak büyümüş insanların hikayelerine bir anlamda benzeyen, insani ilişkilerin en aza indirildiği bir örnek, ABD’de yaşanmış ve ayrıntılı bir incelemeye tabi tutulmuştur. Ünlü bir sosyolog olan Kingsley Davis tarafından incelenmiş olan Anna, bir çiftlikte büyükbabasının evinde ve onun tarafından tavan arasına benzer bir yerde bir odaya hapsedilmiş halde bulunmuştur. 1932 yılında gayrimeşru bir çocuk olarak dünyaya gelmiş ve 3,5 aylıkken de bu odaya kapatılmıştır. 1938 yılında yaklaşık 6 yaşına geldiğinde bulunmuş olan bu çocuğun üstünün ve yatağının son derece pis olduğu görülmüştür. Yürüyememekte ve konuşamamaktadır; sadece işaret diliyle bir şeyler söylemektedir. Bir deri bir kemik kalacak, adeta iskelet haline gelecek şekilde beslenmiş olan bu çocuk, şiş karnıyla acınacak bir durum sergilemiştir. Annesi tarafından sadece inek sütüyle beslendği sanılmaktadır. Babasının evinde yaşamakta olan anne, ağır işler yapan ve Anna için ancak zamanının pek azını ayırabilen bir kadın olmuştur. Kız sosyal hizmet görevlileri tarafından bulunduktan sonra, bir kamu bakımevine nakledilmiş, orada 1,5 yıl bakım görmüş, kendi kendine beslenmeyi öğrenmiş ve ancak basit kelimeleri anlar hale gelebilmiştir; fakat konuşamamaktadır. Sözlü olmayan testlerde başarısı bir gelecek vaat etmeyecek seviyede bulunmuştur. Vineland Sosyal Olgunluk Skalası’nda ise 2,5 yaşa karşılık olan bir seviyede olduğu görülmüştür. Nihayet geri kalmış çocukların bakımevine gönderildikten ve orada 3 yıl kaldıktan sonra, 1942 yılında sarılıktan ölmüştür. Anna, ölmeden önce boncukları ipe dizmeyi, bazı renkleri ayırabilmeyi, oyuncak bloklarla bir şeyler inşa etmeyi öğrenmiştir. Elbiselerini temiz tutabilmekte, ellerini yıkayabilmekte, dişlerini temizleyebilmekte ve yürüyebilmektedir. Hoş bir mizaca sahip olduğu görülen bu çocuk, diğer çocuklara yardımda bile bulunabilmekte, kesik kesik cümleler kurarak konuşabilmektedir. Gerçek zekâ durumunun ne olduğu; normal bir çevrede yetiştirilmiş olsaydı ne derece başarılı olabileceği bilinmemektedir. Şu husus açıklık kazanmıştır ki, dedesinin evinde tecrit edilmiş bir durumda kalmış olsaydı kazanmış olduğu bu zihni ve sosyal başarılarının hiçbirine sahip olamayacaktı. Kingsley Davis, Anna vakıası için, kısmen uygun ve etkili eğitim görmemiş olması, kısmen de yeteri kadar uzun yaşamamış olması sebebiyle, tecrit edilmişliğin sonuçlarını inceleme konusunda uygun bir vakıa olmadığına işaret ederek, diğer vakıalarla birlikte ele alındığında aşırı tecrit edilmiş ve mahrumiyet yaşamış olmanın sonuçlarının yorumlanmasına yardımcı olacağı görüşündedir. Bu çocuk kimseye bağlanmamış, kimseye benzemeye çalışmamıştır.

Anaclitic depresyon, yetimhane ve benzeri yerlerde bakıma alınmış bebeklerin bakıcılarına bağlanma davranışı geliştirememeleri sebebiyle gittikçe artan bir depresyon olayı yaşadıklarını ifade etmek amacıyla kullanılmakta olan bir terimdir.

Gelişme psikolojisinin şekillenmesinde, doğal seçilim olarak da bilinen ve organizmaların doğal çevresinde meydana gelen etkilere uyum sağlamak üzere değiştiklerini öne süren evrim teorisinin önemli bir payı olmuştur. 19. Yüzyılın sonlarına doğru geliştirdiği teori ile Charles Darwin, insanlarla hayvanlar arasında bir süreklilik bulunduğuna, hayvan ve insan hayatı arasında gizli kalmış ilişkinin çocuklar üzerinde yapılan araştırmalarla meydana çıkarılabileceğine inanmaktaydı. Bu amaçla da, ilk çocuğunun gelişmesi ilgili birtakım notlar tutmaya başlamıştı.

Sosyalleşme, en etkili olduğu küçük yaştan bu yana, davranış kurallarını, insan söz konusu olduğunda inanç ve tavır takınma şekillerini benimsemeyi, toplumun bir üyesi olarak etkili bir fonksiyonda bulunmayı sağlayan devredir.

Sigmund Freud’un kişilik teorisine yapılmış olan genel itirazlardan biri, görüşlerini, yetişkinlikteki patolojik davranışların incelenmesine; bu patolojik davranışlardan hareket ederek, ilk çocukluğa veya çocukluğa ulaşarak, bu dönemde yaşananlara dayandırmaya çalışmasıdır.