Gözyaşları, sonun ve ardından gelen yeni bir başlangıcın habercisidir. Ruhun pörsüyen yanları ve kalbin yitik parçaları gözlerden akar yok oluştan varlığa doğmak için. Çekilen ıstırabın hüznü karışır bu gözyaşlarına, ondandır ki süzülürken acı bir sıcaklıkla, açılan yaraların en kuytu dehlizlerine yol alır.

Geçmişin aşklarını düşündü bir an, umursuzca değildi hiçbiri. Sonu olmayan umutlara yolcu, sadakatle dost, bir beden de birbirine kör düğüm iki hayattı. Bir zamanlar aşıklar bedenlerde değil zihinlerde yaşanıyordu. Aşk  bir hayal, belki de kendine varlık alanı bulamayan bir ütopya idi. Ama gerçek şu ki “aşkın, saflığını ve masumiyetini yitirdik, bu yitik çağda” diye düşünmekten kendini alamadı.

Yüreğini kaybettiği şehirde aklını da kaybetmek üzere, içindeki boşluğun sokaklarını gezer adım adım. İşte o zaman artık tahammülsüzlük ayyuka çıkar ve bedenini sarmalayan ateşin sıcaklığıyla gecenin ayazını, yazın serin bir gününün son anını yaşatır. Bütün bunlara dayanamayacağını zanneder  ama daha yolun başındadır. Aşık olmak bu  denli zor ve sancılı mı? Ocağın ayazında yazın cehennem sıcağı, temmuzun ortasında ruhu buza kesen, donuk bir imge mi yoksa?…

Herkesin yaşanmışlığının tarihinde acı tatlı bir hikâyesi vardır. Bu da onun onsuzluğa başkaldırışının ilk adımlarıydı.

Bütün kâinat acırdı aşığın haline ama o zalim sevgili bir kez olsun gözlerinin ucuyla bile bakmaz sanıyordu. Oysa hayatın gerçekliğinden uzak olduğunun farkında olmak bir yana dursun, ütopik bir hayata adım atmıştı çoktan. Aklında yer edinen şu satırı unutamazdı “Sevgilimi yokluğunda buldum o halde ona kavuşmam da yine yokluğunda olacaktır.” İşte buna sevda denirdi eskilerde diyip duruyordu.

İç geçirip şöyle devam etti:

Eskiler deyip duruyorum ya hani. Şimdilerde dünya sevgisi aşkları unutturmuş da ondan diyorum. Kim artık sevdiğim dediği kişinin gözlerine bakarken titrer ki. Ya da kim hayatına aldığı kişiye ölümsüzlük kılıfı giydirir ki? Kimin sözcükler boğazında düğümlenir sevdiği hatırına düşünce? Ona bakarken ''işte bu benim bu dünyadaki ve ölümden sonraki diğer yarım olacak '' diyor ki? Demiyor kimse...

Rüzgârda salınarak hışırdayan yapraklarını susturup hüzün dolu bakışlarını uzaklara dikti. İçindeki gam onu yiyip bitiriyordu. Şöyle başladı söze:

Bir bahar günüydü. Uzun bir uykudan uyanmıştım. Ama öyle bütün gece şeytana hamallık etmiş gibi yorgun argın gözlerimi boşluğa dikerek değil, dünyayı küçücük kalbime sığdıracak gibi uyanmıştım. Önce aldanmışlığıyla tenimi okşayıp sonra boğazımı yakarak bedenime giren bir serinlik hissettim. Aman ya rabbi boğuluyorum ya da boğazım parça parça kesiliyordu anlamadım. Öyle bir acı ki tarifi mümkün değil.

Yutkuna yutkuna bu acıya alıştım gibi. Artık boğazımı yakmıyordu birkaç nefesten sonra. Hatta daha tuhaf olanı, önce canıma kasteden şey şimdi yaşama sebebim olmuştu.

   

Sonra gözlerimi aralamak istedim. Bunu yapmam lazımdı ama göz kapaklarımdan içeri sızan dehşet verici ışık gözlerimi kamaştırıyordu. Sanki biri dışarıdan gözlerime ucu alevlendirilmiş oklar fırlatıyordu. Gözlerim o denli yanıyordu ki adeta kör ediyordu beni. Derken gözlerimi açmayı başardım ama hala çok fazla ışık vardı ve ben zorlanıyordum bakmaya. Neden sonra gördüğüm o muazzam renkler ve aydınlık beni sarhoşluğun koynuna atıyordu. Renkler öyle uyumlu, ressam fırçasını öyle kusursuz kullanmış ki dehşete düşmek işten değil.

   

Henüz ben şaşkınlığımı üzerimden atıp etrafa alışmaya hazırlanıyordum ki birden gözlerim gökyüzüne kilitleniverdi. Dimdik doğruldum gördüklerim karşısında. Şimdiye kadar hissettiğim o soğuk sıcak tezatlıklar da neymiş? Ben ne yaşamış ne görmüş ne de bilmişim bu zamana kadar. Bilgelik cahil kaldı bu olaya, renkler yetersiz kaldı bu manzarayı renklendirmeye. Ölüm hakikatliğini yitirdi, daha önce gördüğüm o muazzam şeyler birden dümdüz ve renksiz oluverdi. Öyle güzel bir parıltısı vardı ki, gözlerim kamaşıyor, ayaklarım birbirine dolaşıyordu. Sanki varlığım onun içinmiş gibi. Sanki bütün şarapları ben içmiş de sarhoşluğun dibine vurmuşum. Ama ben ne üzüm bilirim ne de şarap içmişliğim vardır. Sarhoşum yine de, aklım karmakarışık.

   

Derken hiç farkında olmadan ellerim gökyüzüne doğru kilitlendi ve dilim niyaza başladı. ’Ne olur da şu parıldayan cennet incisine biraz daha yaklaşabilseydim.’ demeye kalmadan ayaklarımın altında ezilen topraktan biraz daha uzaklaştığımı fark ettim. Bu tuhaf olaylara bir mana vermek çok güç… Hayal mi gerçek mi çözemiyorum ama varlığımın tek sebebinin bu parıldayarak göklere hükmeden inci tanesi  için olduğuna inanıyorum.

   

Ben bu hayranlıkla mest olmuş, gündüzlerimi karanlık gecelere, gecelerimi de parıldayan tarifsiz sevdamın karasına gömüyordum. Günler, haftalar böyle akıp gidiyor, ben her an daha büyük ummanlara yelken açıyordum. Öyle ummanlar ki cehennemden devşirme ateşlerle alev alev. İşte böyle bir belanın içine gömülmüştüm. Ah öyle bir bela ki yaşamımı kör bir kuyuya hapsetmişti.

    

Bütün yaz yüreğimde biriktirdiğim gamlarım, birer sarı yaprağa dönüşmüş rüzgarla beraber teker teker savruluyordu dört yana. Benimde göz yaşlarım böyle akıp duruyordu işte. Her bir damlası acı yüklenmiş birer sarı yaprak... Felek benden neyin intikamını alıyordu ki çarkında evirip çeviriyordu anlayamamıştım. Ama zamanla bu gamlar yüreğimle bütünleşmişti. Çünkü kabullenmek mukadderatımdı.

   

Böyleymiş feleğin hayatıma dokuduğu yazgı… Çünkü yalnızlığı feleği hırçın bir düğümcüye dönüştürmüştü. Hayat onu sevgilisinden ayırıp arzın tepesine dikince, o da ant içmiş. Bütün sevenleri ayıracağına ve sevdalıların arasına saçlarının karasını çalacağına yemin etmiş. Ayırdığı her aşığın ahından saçlarının karası artıyor, yüzü çirkinleşiyormuş. Bende razı olmak zorundaydım. Ya vazgeçecek ve sadece bir ot ve ağaç yığını olacaktım ya da sonuna kadar mücadele ederek bir nam salacaktım. Kızılcık şerbeti bir nam yürütecektim. Ben kızılcık şerbetini tercih etmiştim çoktan.

  

Her bahar buruk bir sevinçle uyanıyordum ölüm uykumdan. Bir yandan aylarca içimde büyüyen hasretim, bir yandan da sevgilimin şefkatli bakışları beni yakıp yıkıyordu. Ona öylece uzaktan bakmak zorunda kalmak zoruma gidiyordu. Kalbimde tazeliğini hiç yitirmeyen umudum ve bu umuda rağmen kavuşamayacağımı bilmek nasıl bir şey tahmin bile edemezsiniz. Umutsuzluğa umut bağlamıştım ben.

   

Kalbimdeki yangın beni kavuruyordu. Ama yine de her bahar biraz daha yaklaşıyordum ona. Durmadan uzayan dallarım bulutları deliyor, gökyüzüne açılıyordu. Her geçen zaman ömrümden gittiği gibi beni ona biraz daha yaklaştırıyordu. “Öleceğim, sevgilime asla kavuşamayacağım” gerçekleri her hafızamı kurcaladığında ben daha bir inatla meydan okuyordum zamana.

   

Bak işte halime. Dermanı kalmamış koca gövdeli bir kütük yığını. Aradan kaç yıl, kaç asır geçti bilmiyorum ama içimdeki acı şu yağmur tanesi kadar bile azalmadı.

   

Her yağmur başladığında bağrımı daha bir açıyor, dallarımı daha bir seriyorum. Ama olmuyor. Yağmurlarda bu yangınımı söndüremiyor. Söndürmek şöyle dursun azıcık acım hafiflese... Ben tek bir an acı çekmeden yaşayabilsem… Ama olmuyor işte. Ne onsuz yaşamak ne de onunla yaşamak mümkün değil. Bu aşk benden beni aldı. Aldı aklımı fikrimi her şeyimi aldı benden.

   

Sevmek bile bile yanmaktır derler ya hani. Ben bu yangına gönüllü olmuşum meğerse. Şimdi yansın dursun bu deli gönül. Aşk ödül mü lanet mi bilmem ama benden geriye bir şey bırakmadığı kesin. Bazen diyorum ki ’O hep öyle sıcacık gülsün, ben ateşinde kavrulmaya razıyım.’ ama doğru mu yapıyorum yanlış mı bilmiyorum. Elimden de başka bir şey gelmez ki. O koca dünyanın güneşi, bense aydınlattığı dünyada bir zerre... Elimden ne gelir ki?

   

Aslında matlubuma ulaşamamamın tek suçlusu benim bunu biliyorum. Çünkü bu sevdada yeteri kadar ısrarcı ve yeteri kadar sadık olamadım. Her yaz sonu onun sevdasıyla ölüp her bahar onunla uyanmama rağmen benimde gönlüm kaydı başka güzellere. Karanlık gecelerde yaşayan Ay Sultanı duydum mesela. Geceler boyu onun sessizce, nazlı nazlı süzülüşünü seyre daldım.

   

Sabaha onun sarhoşluğunun bıraktığı mahmurlukla uyandım, ihanet dolu yüzümü sevgilimin şefkatiyle yıkadım. Sonra fırtına krallığında yaşayan Meltem Hatunu duydum. Onun peşi sıra savurdum yapraklarımı, yoldum saçımı. O da beni terk etti gitti. Sonra Su Perisine kapıldım bir zaman. Ama dallarım yaşlanıp yorgun düştüğü zaman o da beni terk etti. Bir tek sevgilim bana gülümsemeyi asla bırakmadı.

   

Şimdi ise üzülmek için çok geç. Ben onsuz bir hiç olduğumu anladım ama ona ulaşmanın artık imkânsız olduğunu da görebiliyorum. Umudumu yitirmiyorum elbette. Çünkü beni ayakta tutun bu umut. Oda olmasa ben yaşayamam ki.

   

Aşk tek kişiliktir aslında. Aşık sevgilisinin yolunda benliğini yitirir, geriye bir tek sevgili kalır. Buna ''aşk'' denir ve aşkın gizli yaşanması gerekirdi. Ancak sevgilimin derdinden bir deri bir kemik kalmış, rengim solmuştu. Pörsüyen etlerim nasır tutmuştu. Üzerimde parça parça duran elbisem beni bir dilenciye dönüştürmüştü. Her sonbahar sararan göz yaşlarım içimdeki kederi ifşa ediyordu. Zira bu halim cümle cihana yayılmıştı. Ben artık bütün bunlara dayanamıyordum. Diye devam etti zavallı kavak ağacı.

   

Bir süre sonra hava kararmaya, bulutlar ortaya çıkmaya başladı. Kara kara bulutlar savaşa gider gibi miğferli, zırhlıydılar. Onları taşıyan rüzgâr ise şiddetini gittikçe artırıyordu. Olanları seyrettikten bir süre sonra ağaç rüzgâra seslendi. O hırçın ve asi rüzgâr garip bir şekilde boynunu büktü ve hırçınlığının aksine kısık bir sesle ağacın hazin yalvarışlarına teslim oldu.

   

Kavak ağacı sevdasına bir kez daha ihanet ettiğini düşünerek çok üzülüyordu. Çünkü onun o hali aşkını herkese ifşa etmişti. Oysa aşk kutsaldı ve açığa çıkması bir ihanetti. Aşık sevgilisini uzaktan sever ve bu sevgi ölünceye kadar onun kalbinde gizli kalmalıydı. Kavak ağacı aşkının bilinmesiyle çok büyük bir günaha girdiğini anlamış ve artık ölmesi gerektiğine karar vermişti. Bu ıstıraba daha fazla katlanamıyordu.

   

Yapacak bir şeyi kalmayan rüzgâr, bulutlara gidip ondan yardım istedi. Fırtınalar koptu, rüzgâr esip geçti, bulutlar şimşeklerini yolladı yeryüzüne. Bu şimşeklerden biri de kavak ağacının sonu oldu ve ağaç korkunç bir alev ile yanıp kül oldu.

   

Sonunda yüreğinin yangını onu da kül etmişti. Ah zavallı kavak ağacı, zavallı divane aşık… Bütün ömrünü imkânsız bir aşk ile geçirmiş, sonunda da vuslata ermişti.

   

Onun tek derdi sevgilinin yüzündeki sıcak gülümsemeydi. ’Sevgilim hep gülsün derdi, mutlu olsun varsın yüreğim yansın dursun.’ İstediği oldu işte. Sevgilisine haber gitmiş miydi? Onun için yanıp tutuşan ağacı biliyor muydu bilinmez ama sanki onu mutlu etmeye çalışır gibi daha bir gülümsüyordu o günlerde güneş. Sanki bütün aşıkları selamlar gibi...


EKİM 2013

IĞDIR