Yazdır
Paylaş

Birçoğumuz, tercüme kavramlarla konuşuyoruz. Hatta bazen söz konusu kavramları, tercüme etme zahmetine dahi katlanmadan, dilimize yabancı kalıplarıyla, oldukları gibi, alıp kullanıyoruz.

Tercüme ya da değil, “yabancı dillerdeki kavramlar”, tabii çok ilginçtir. Ama bizi bize anlatmada, çoğu kez, yetersiz kalmaktadır. Bir örnek, siyasal ve sosyal süreçlerimizi, salt emek ve sermaye ayrışmasına ilişkin çözümlemelere oturtan, sıkça başvurduğumuz, kuşkusuz temel sayılabilecek,ama kaba yaklaşımdır.Türkiye’de emek ve sermaye ayrışması hiç yok mudur? Tabii ki vardır. Ama bünyemizde yaşanan sosyal ve siyasal süreçleri, salt emek vesermaye ayrışması zemininde anlamaya çalışmak; karşı karşıya olduğumuzresmin büyük bir kısmını peşinen ıskalamaya, sıkışmak demek olmaktadır.

Başka bir deyişle, daha önceleri, birçok kez dikkate getirdiğim şekliyle, [1],[2],[3],[4],[5],[6],[7],[8],[9],[10],[11],[12] ülkemizde emek ve sermayeçatışmasının yanı sıra, ne emek ne de sermaye olarak tasnif edilemeyecek, kaotik diyebileceğimiz, ama özünde kente önden gelenlerle arkadan gelenlerin biteviye ayrışmasıyla, kabuk kabuk ortaya çıkan, bu çerçevede belirgin olarak çelişen ve çatışan, toplumsal katmanlarınoluşturduğu, fevkalade özgün, bir siyaset dinamiği, yaşamaktayız.

Batı’da Sanayileşme, Kentleşmenin Yegâne Motorudur, Bizdeyse Hiç Öyle Değildir:

Türkiye’de Siyasi Yapılanmanın Anatomisi

Düşünmeyi, mutlaka, alışık bulunulmakta ise, marksist kavramlarla sürdürmek istersek, söz konusu resmi, burkuyor, özde ise, işte ıskalıyor oluyoruz.

Dikkate getirdiğim resim, Marx’ın inceleme alanında yer almamaktadır, çünkü bir defa, onun toplum laboratuvarında bulunmamaktadır.

Kestirme bir deyişle, Marks, sınıflar oluştuktan sonra, onların nasıl çatıştıklarına bakmıştır. Ama sınıflar oluşagiderken nasıl etkileşirler, nasıl çelişirler, nasıl çatışırlar, bu sorular onun ilk bakıştaki gözlem alanında, dolayısıyla da muhakemesinde, yer alıyor değildir.

Biraz daha farklı terimlerle ifade edecek olursak, Batı’da sanayileşme, kentleşmenin yegâne motorudur. Bizdeyse hiç öyle değildir. Sanayileşme, kentleşmenin (biricik değil), bir motorudur; bu çerçevede insanlarımızın kente, üstelik akın akın gelmeleri, yalnızca sanayinin cazibesine bağlı değildir.

Batı’dakinin tersine, kente gelenlerin tümü, bizde, sanayimiz tarafından istihdam edilememektedir; kente akın akın göç edenlerin birçoğu, ne hazindir ki sokakta kalmakta, oradan oraya günü birlik sıçramalarla, yaşamlarını canhıraş bir biçimde idame ettirmeye çabalamaktadır.(Diğer bir yandan, sanayi, istihdam ettiklerinin hemen hiç birine barınak sağlamış değildir. Demek ki, sanayide iş bulmuş olanların, kentte yaşam kurma sıkıntıları, sanayide yer bulamadığı için sokakta kalan yığınların sıkıntılarından, çok farklı değildir.)

Kestirmeden ifade edersek, plansız, programsız, yetersiz bir sanayileşme, tüm olumlu atılımlara dönük takdir hissi içinde olmamız saklı olarak, son toplamda, beraberinde çarpık bir kentleşme getiregitmiştir.

Anlatageldiklerim, bu yazıda dikkate sunmayı dilediğim, ilk iki  teoremi [13] oluşturmaktadır.

Teorem: Bizdeki sanayileşme, kentleşmenin yegâne motoru değildir; kente göç edenleri  tam soğruramadığı için, toplumsal ayrışma, Batı’dakinden farklı olarak, yalnızca emek ve sermaye zeminine oturmamaktadır.

Teorem: Yetersiz sanayileşme, beraberinde gecekondu kentleşmesini getirmektedir. Buna bağlı olarak, kente önden gelenlerle, arkadan gelenler, birbirlerinden, Batı’dakinden çok farklı olarak, sınıfsal bir tasnif zemininde değil, yer kavgasında, kente intikal sıralarına bağlı olarak, topaklaşıp topaklaşıp, ayrışmaktadırlar.

Bakın, örneğin İstanbul’da, buraya 1960’larda gelen Karadenizliler ile, daha sonraları gelen Doğulular, hemen her semtte, gayet belirgin olarak ayrışmaktadırlar. Kente önden gelen Doğulular ile, arkadan gelen Doğulular da ayrışmaktadırlar.

Yetersiz Sanayileşme, Çarpık Kentleşme, Çürüyen Demokrasi   

Bu olgu, partiler arası kırılma sınırlarını belirlediği gibi, söz konusu partilerin çeşitli kanatlarını da (yinelemeliyiz, salt “sınıfsal” bir zeminde, tasnif edilemeyecek bir özellikte olarak) betimlemeye yetmektedir.

Dikkate getirdiğim doğrultuda, demokrasi, dolayısıyla temsiliyet, ister istemez kökte etnik sıcaklık arayışları üzerinde şekillenivermeye koyulduğundan, haliyle etnik kimlikleri öne çıkartmaktadır.

Başka bir deyişle, ister partiler arası, ister partiler içi, çatışan gruplar, her hal-u kârda hemşerilik, ırkdaşlık, mezhepdaşlık odakları dolayında vücut bulup, kamplaşmakta... Ama son toplamda kente geliş sıralarına göre kendi içlerinde de, çarpıcı bir biçimde ayrışmaktadırlar...

Böyle bir zeminde, temsiliyet, liyakati devamlı olarak alabora etmektedir. Çeşitli görevlere seçilenler, pek çok örneği itibariyle, yetersiz kalmakta... Yalnızca yönetimde ehliyet özrü sergiliyor olmamakta... Ama aynı zamanda bal tutmuş olarak, parmaklarını, hem de gayri meşruiyet bataklarında yalamaktadırlar.

Bu doğrultudaki örnekler, gerçekten de bir genelleme yapılmasına imkan bahşedecek kadar boldur.

Her cenahtan, pek çok has partiliyi tenzih etsek de... İşte her cins, en adisinden pazarlık, sandalye borsaları, delege pazarları, seçim piyasasının belirlediği birbirinden ilginç fiatlar... Hangi parti üst sorumlusuna kaç para verirsen, kaçı onun cebine girer, kaçı onun üstlerine, halı olarak, araba olarak, ya da başkaca bir meta olarak intikal ettirilir?.. Belediye başkanlıkları, başkan yardımcılıkları, belediye meclis üyelikleri kaça?.. Seçimlerde kim, nasıl, hangi paraları kazanıyor?.. Kim, nasıl, hangi kara paraları aklıyor?.. Seçimlerden sonra, kimler, nerelere seçilirlerse, buralardan hangi paraları, nasıl kazanmayı hesaplıyor?..

Uzatmayalım; çürüme, kök  salmış, adeta kurumsallaşmıştır. Bu noktada ortaya, üçüncü bir teorem çıkmaktadır.

Teorem: Yetersiz sanayileşme çarpık kentleşmeyi, çarpık kentleşme ise, çarpık demokrasiyi doğurmaktadır.

Başlarda sanayiyi elinde tutanlar, gecekondulaşmaya, dolayısıyla çarpık kentleşmeye; bir bakıma varoşları, ucuz emek cenneti, aynı zamanda ucuz oy cenneti olarak gördükleri için, ses çıkartmamışlardır.

Hatta buralardaki oylara tamah ederek, gecekondulara yol, su, elektrik, ulaşım hizmetleri götürmede, geri kalmamışlardır. Bu olgu, gecekondu kentleşmesini, muhakkak azdırmış olmalıdır.

Ucuz emek cennetleri, ucuz oy cennetleri ise, ete kemiğe büründükçe; kent yönetimlerinde bir  güzel söz sahibi olmaya başlamışlardır; hatta giderek bu yönetimleri ele dahi geçirebilmişlerdir.

Bu noktada şu iki teorem, gündeme gelmektedir.

Teorem: Çarpık sanayileşme, kent varoşlarına göçen yığınları, ilk elde, ucuz emek cenneti, aynı zamanda ucuz oy cenneti olarak görünce, buralardaki oylara tamah ederek, gecekondulara yol, su, elektrik, ulaşım hizmetleri götürmede ön alıvermiştir; bu olgu gecekondu kentleşmesini azdırıcı bir etken oluşturmuştur.

Teorem: Kent varoşlarına göçen yığınlar kente tutunma süreçlerinde, giderek kent yönetimlerine ağırlık koymayı başarmışlar, hatta bu yönetimlerde, aşağıdan yukarı söz sahibi olma aşamasına tırmanmışlardır.

Varoşlardaki yığınların arasından çıkan temsilciler, ne var ki ve ne yazık ki, yaygın örnekleri itibariyle, birikimsizliklerine, yönsüzlüklerine, başta da, kestirmeden köşeyi dönme yolundaki heveslerine yenilmekten, çoğunlukla geri duramamışlardır; çürüme süreçlerine duçar oldukça da, kendi kendilerini bitirmişlerdir.

Onlara alternatif, sırada kim varsa; yönetime, bir sonraki seçimle, o gelmiştir. Ama yazgı, ne yazık ki, pek değişmemiştir.

Kısacası, birileri, sağ söylemle çürümeye bulaşmış, birileri sol söylemle aynı çürümeye bulaşmış, birileri ise, mukaddesatçı söylemle, yine aynı çürümeye duçar olmuştur.

Bu sürecin en başına ise, ahlak özürlü, fırsatçı yerleşikleri koymak, gayet yerinde olur.

Her hal-u kârda, ne kadar ilginçtir ki, birbirinden ayrı söylemlerin arkasında, bunların her biri, özünde, samimi inananları itibariyle ne denli saygıdeğer öğeler bulundurursa bulundursun, tıpatıp aynı izdiham ve yolsuzluk anaforları meydana gelmiştir.

Alternatif avanta kumpanyaları, farklı farklı söylem kalkanları arkasına saklanarak, aynı talan eğilimlerini, hemen her kesimde, çok riyakârca sergilemektedirler. İster adil düzen, ister hakça düzen, ister milliyetçi muhafazkâr düzen, ister lâik düzen, ister liberal düzen (az sayıdaki istisnayı bir tarafa koyarsak), yönetimlere talip olan hemen hiç kimsenin sıkıntısının, düzenle olmadığı, artık iyice meydana çıkmıştır.

Sıkıntı, esas olarak, düzenin bozukluklarından yeterince pay kapamamaktan kaynaklanmaya sıkışmaktadır.

Başka bir deyişle söylemler, çeşitli çıkar gruplarına paravan olma özelliğinden öte, bir anlam taşımamış, bunların arkasındaki kentteki yer kavgası, rant kapışması, nihayette de çürüme mekanizmaları, hep aynı kalmıştır.

Ayrıca, dediğim gibi; ister yerleşik, ister göçer, ayrıca ister o kimlikten, ister bu yöreden; çürüme, herhangi bir ayırt taşımamaktadır.

Anlatageldiklerimizi şu ilâve teoremlerde toplayalım.

Teorem: Kenti göç dalgalarıyla kuşatıp bir anlamda düşürenlerin temsilcilerinin pek çoğu, bilhassa, nitelik yetmezliklerindeçürümektedir.

Teorem: Çürüyen kadroların yerine alternatif söylemlerle sıradakiler tırmanmaktadır, ama bunların da önemli bir bölümü, yinenitelik yetmezliklerinde çürümektedir.

Teorem: Söylemler paravandır; bunların arkasındaki devinimler, yağmalama ve çürüme süreçlerini çoğunlukla değiştirmemektedir; sonuçta ise, demokrasimiz çürümektedir.

Söylemler Çoğunlukla Kâğıttandır, Erimsizdir, Koftur, İnandırıcı Değildir, Çünkü Samimi Değildir...

Şimdi yerel seçimlere gidilirken, bilmek yerinde olur ki, söylemler çoğunlukla kâğıttandır; erimsizdir; koftur; inandırıcı değildir, çünkü samimi değildir.

Demokrasiyi; bir yandan (örnekleri iyice belirginleştiği şekliyle) para satın almakta, öbür yandan ise, sözüm ona temsiliyet adına, kendine çok özgü kesitlerle, etkinlik kazanan niteliksizlik, habire hırpalamaktadır.

İnsanımızsa, çoğunlukla gitgide daha yalnız, daha çaresizdir. Kimsesiz yığınlar, daha kalabalıktır.

Kuşkusuz birşeyler olmuyor değildir, halisane gayretler ve başarılar yok değildir. Ama çürüme diz boyudur ve her cenahtadır.

Arada, bir kaç tane “enayi” yakalanıp teşhir edilmekte, mesele de böylelikle çözülüyor zannedilmektedir ama, çürüme, bir çok kurumumuza musallat olduğu şekliyle, kanservari bir illetleşmeyle yaygınlaşmış ve artık genel düzlemde, adeta kurumsallaşmıştır.

Oysa bakın, çürüyenler azınlıktır. Demek, toplumun onların hakkından, hem de demokratik süreçlerin içinde kalarak gelmesi, işten bile değildir. Ama böylesi bir gelişme, bugün olduğundan çok daha düzenli, kuşkusuz çok kararlı, bir örgütlülüğü gerektirir.

İster yerelde, ister genelde, Türkiye’nin olup biteni, bugün olduğundan çok daha bilimsel olarak kavramaya, düzgün tanılarla, açılımlar geliştirmeye ihtiyacı vardır.

Bugün olduğundan çok daha farklı bir sosyalizasyona, toplumsal ve toplumcu bir dayanışmaya, ihtiyaç duyuyoruz. Bir bir elden çıkan kurumların, yeni baştan inşası sorunu ile, karşı karşıyayız.

Bugünkü yapı ile, acı çeken yığınlar, dertlerinden hiç kurtulamıyorlar. Bir sünnetçi çakısı kapınca cerrahlığa heves edenler, yalnızca soysuzlaşmakla kalmıyor, aynı zamanda sözüm ona temsil ettikleri değerleri de berhava ediyorlar.  

Bu nedenle, elbette, ama düzgün kurgulanmış, demokratik süreçlerde, ehliyetli ve dürüst olanları bulup, siyasi erk mevzilerini, onlara teslim edebilmeliyiz. Bu doğrultuda bugünkünden çok  farklı ölçütler, yaptırımlar, süzgeçler vazedebilmeliyiz.

 İnsanlarımızın, palavraya da karnı tok... Yeteneksiz, birikimsiz ve çürümeye teşne (tiyatrosu ortalamanın biraz üstünde yer kapmış), sözde kurtarıcılara da...

Daha da somutta neler yapılması gerektiği ise, teslim edilecektir ki, başka yazıların, bunların ötesinde etkinliklerin, konusunu oluşturmaktır.


[1]     CHP Açılırken Solda İnsan Hareketleri, AFA Matbaacılık, Eylül 1992.

[2]     Sosyal Demokrasinin Türkiye’deki Çıkmazı, Sosyal Demokrat Gazete, 26 Şubat 1992.

[3]     Çok Katmanlı, Kaotik Göçer, Yerleşik Ayrışması, Sosyal Demokrat Dergi, Aralık 1992.

[4]     1997 Sonunda Türkiye’de Sosyal Demokrasinin Gündemi, TÜSES, Armada Oteli, 4 Ekim 1997.

[5]     Kente Göç Önceliği, Siyasal Tercihleri Belirliyor, Milliyet, 13 Nisan 1999.

[6]     Kentlere Önce Gelenlerle Sonra Gelenler Ayrışıyor, Cumhuriyet, 14 Nisan 1999.

[7]     CHP Kurultayı: “Dün Dündür, Bugün Bugündür” ise, Hiç Mesele Yok, Cumhuriyet, 16 Mayıs 1999.

[8]     CHP Kurultayı: Tam Bir Şölen, Ancak Dikkat, Yine Eski Açmaz, Cumhuriyet, 22 Haziran 1999.

[9]     Seçim Sloganlarının Boşluğu ve Siyasi Yapılanmanın İçyüzü, Cumhuriyet, 14-15 Nisan 1999.

[10]    Türkiye'nin Siyasi Anatomisi: Çok Katmanlı, Kaotik, Yerleşik - Göçer Ayrışması (yazar tarafından  hazırlanmış, partilerin, coğrafya zemininde  oy dağılımlarını gösteren  haritalar ışığında yapılan) Çağrılı Konuşma, TÜSES, 29 Eylül 2001.

[11]   Türkiye’nin Siyasi Anatomisinin İçyüzü, Jeopolitik, Sayı 3, 2002.

[12]   Seçim Sonuçlari: Siyasette “Tahtaravalli  Teoremi”, Cumhuriyet, 9 Kasım 2002.

[13]  Burada “teorem” sözcüğünü, “matematiksel ispat” anlamında olmaktan ziyade, “hayatın içinden gelen ispat” anlamında kullandığıma, dikkat ediliyordur.

Paylaş