Uykunun sihirli kapısından girmiş gibi ağır aksak, dumanlı boğuk bir sabahtır hatırladıklarım. Kaderimin beni uçar adımlarla getirip birden koyverdiği bir kapı önüdür hayatımın dönüm noktası.

Tahta bir kapıdan geçtikten sonra genişçe bir taşlıktan kalabalık bir sofaya gelişim, benden belki de birkaç yaş küçük beş altı kadar çocuğun yabancı bakışları, sonra yıllarca "abla" diye sesleneceğim kadının hızlı ve asabi hareketleri yaşayacaklarımın ayak sesleriydi.

Ne bu ev, ne bu kadın ve çocuklar tanıdıklarım değildi elbet. Onların da anlaşılan beni tanımaya gayretleri olmayacaktı. Ağabeyim yabancı bir köyden kız kaçırınca bir grup adamın evimize gelip kalkmayı bilmeden oturuşları, babamın uykusuz ve huzursuz geçen gecesinin sabahında beni akşamki adamlarla yollayışı dönülmez bir yolun başlangıcıydı sanki. Zavallı annem şaşkınlıktan ağlayamamıştı bile belki de...

Ben de çocuklara has endişeli şaşkınlığımla kendimi işte bu taş evde buluvermiştim. Öfkesi gözlerinden taşan kadın, sofrayı kurup çocuklarıyla oturunca başına ben de gayri ihtiyari oturdum yanlarına. Derken kapıda uzun bir gölge belirip kararttı sofrayı. Dün akşam bizim eve gelip de beni alıp getiren bu adam, belli ki çocukların babasıydı, kadının da kocası.

Peki ya benim ne işim vardı tanımadığım bu ailenin içinde? Cevap bulmak istemeden sustum. Adam sustu, kadın sustu, çocuklar sustu sanki dağ taş bütün dünya yıllarca sustu da bir cevap veren olmadı.

İki odalı evin bir odasında "ablam" ve çocukları diğer odasında ben, ömrümde ilk kez gördüğüm, yaşı belki de benim iki katım olan bu adamdan olan çocuklarımla yıllarca bir arada yaşadık. Ben sustum, "ablam" sustu, konu komşu sustu da kimse bir cevap bulamadı soruma. İki odalı bu evden on dört çocuk büyüyüp ayrıldı, "ablam" göçüp gitti, çocuklarımın babası göçüp gitti. Bir ben kaldım hâlâ suskun ve cevapsız.

Bir adamın ikinci karısı olmayı, -üstelik evde diğer kadın hâlâ varken- itirazsız kabullenmek elbette çocuk aklımın kararı değildi. Bir ömrü istenilmediğim belki de istemediğim bir evde istemediğim bir konumda yaşamak da benim kararım değildi. "Ablam" ve çocuklarının ölünceye dek hasmı olmak da...

Ağabeyimin hatasının fidyesi, babamın kurtuluşunun çaresi, anamın yürek sızısı, benim de ömrümün geri kalanı tahta kapının arkasında ödenmişti. Ağabeyim, babam ve çocuklarımın babası bu dünyada yaşadıklarına bir bedel, ağabeyimin kaçırdığı kız, ben, annem ve "ablam" erkeklerin dünyasında yaşayacak yeni çileler bulmuştuk.

Şimdi o geniş taşlığı geçip tahta kapıdan çıksam, o dumanlı sabaha dönsem. Bağırsam çağırsam anneme, babama, gelen adamlara kaderimi değiştirebilir miydim? Ben susmasam, konu komşu, kurt kuş susmasa, "ablam" susmasa "Ne işin var kızın yaşındaki bir çocuğun senin yatağında be adam?" dese... Ben kanatlı bir atın sırtına binip tutabilir miydim kaderimin yularını ellerimde?

Ne öyle ne de böyle... Dünya kurulalı beri, sustukça insanlık kadınların kaderi hep erkeklerin ellerinde. İnsanlık kadına susup kabullenmeyi öğreterek sadece keder tohumları çoğaltmış.