Bir Türk-İslam uygarlığı olan Osmanlı İmparatorluğu pek çok farklı kültürü de bünyesinde barındırmakta, bu kültürler topluluğu bir bütün teşkil etmekteydi. Güçlü bir orduya sahip olan Osmanlı İmparatorluğu, XVIII. yüzyılın başlarına gelinene kadar, bu bütünün korunmasını sağlayabilmiştir. Fakat bu yy’dan itibaren İmparatorluğun gerileyerek savaşlarda yenilmesinin doğurduğu toprak kaybı, Batı’nın ordu alanında artık daha güçlü olduğu bilincini geliştirmiştir. Böylece Batı ile her alanda etkileşim başlamıştır.

XIX. yy, hem doğu hem de batı dünyası için çok önemli bir zaman dilimidir. “Klasik Çağ” kapanmış, yeni anlayış ve geleneklere göre yani sanat akımları gelişmiş, edebiyat, resim müzik, heykel gibi güzel sanat kollarında bambaşka karakterde eserler ortaya konmaya başlanmıştır. Türk kültür hayatın 30-40 yıl gecikerek gelen bu akım en belirgin şekilde Türk müziğinde etkisini göstermiş, derin yankılar uyandırmış, yüzyılın ortalarından itibaren musiki sanatımızda “Romantik Edebiyat” doğmuştur. (Ak, 2009: 135)

           

Itri Efendi’den başlayarak, Yahya Nazım Çelebi ile devam eden şarkı formunun ilk örnekleri, Hacı Arif Bey ve Şevki Bey ile zirveye ulaşmıştır. Bununla birlikte XIX. yy bestekârları zaman zaman yine divan edebiyatının ağır ve ağdalı bir dille yazılmış şiirlerini de bestelemişlerdir. Böylece kar, murabba, ağır semai gibi eski büyük form beste şekillerine yer vermişlerse de, daha önceki yıllara göre sayıları çok daha azdır.

           

III. Selim’in musikişinaslığı, müziğe verdiği değer, bu sanatı ve sanatkârlarını korumuş olması Türk müziğinin ilerlemesini sağlamıştır. Ancak batı etkisi, Sultan II. Mahmut’un saltanat yıllarında artmış, ünlü sanatkârlarımız bile az çok bu etkinin tesiri altında kalmışlardır. (Ak, 2009: 135)

           

Sultan Abdülmecid’in sarayda Batı müziğine fazlasıyla değer ve yer vermesi Enderun sanatkârlarını üzmüş, Dede Efendi gibi bir dehayı bile gücendirmiştir. Kendi kaderine terk edilen Türk müziği Türk halkının gönlünde yaşamaya başlamış, sanatsever zenginlerin ve devlet adamlarının koruması altında varlığını sürdürebilmiştir.

           

Geleneksel beste tekniği ve meşk sistemi unutulmaya yüz tuttuğu ve bestekârlar eserlerini nota ile besteledikleri için eserlerde eski akıcılığın kalmadığı görülmüştür. Sadece notaya bağlı kalmanın yetmediğini ve notanın her şey demek olmadığını ileri süren eski ustalar haklı çıkmakta, musikimizde nüans işaretleri olmadığı için birçok icra özellikleri unutulmaktaydı. “Enderuni” ve “Enderunlu” sıfatı “Mızıkalı” sıfatı ile değiştirilmişti fakat eski tarz müzik eğitimi ve öğretimi sürdürülmekteydi. (Ak, 2009: 136)

           

Çeşitli nedenler bazı açılardan Türk müziğini geriletse de Dede Efendi, Şakir Ağa ve Dellalzade İsmail Efendi gibi ustaların çırakları önemli başarılara ulaşmışlardır. Birkaç istisna dışında XIX. yy’ın sonuna kadar sadece şarkı bestecisi yetişmiştir denebilir. Mevlevi Ayini bestekârlığı, padişahların Mevlevilik tarikatına olan bağlılık ve ilgilerinden dolayı artış göstermiştir. Diğer tekkelerde büyük formda dini eserlerin bestelenmesi azalmış, daha çok ilahi bestelenmiştir.

           

Dönemin değinilmesi gereken önemli olaylarından bir tanesi de Tanzimat Fermanı’nın ilanıdır. Gerek imparatorluğun askeri alandaki başarısızlıkları, gerekse Avrupa ile ilişkilerin artması sonucunda Batı’daki değişikliklerin farkına varılmış, Batı’nın askeri kuruluşlarından örnek alma çabaları sonucunda Osmanlı ordusunda ilk ıslahat hareketleri başlamıştır. Sırasıyla II. Osman, I. Mahmut, I. Abdülhamit, III. Selim ve ardından II. Mahmut ıslahat hareketlerini devam ettirmişlerdir. II. Mahmut yeniçeri ocağını kaldırmış, “Asakiri Mansure-i Muhammediye” adında yeni bir ordu kurmuş, bu orduya subay yetiştirmek için “Mekteb-i Harbiye” adlı okulu açmıştır. II. Mahmut ve Abdülmecit ile devam eden ıslahat hareketleri bilim teknik alanlarda yeterli olamamış, kültür, siyaset ve eğlence alanlarında taklitten öteye gidememiştir. Bürokrasiden kılık kıyafete, eğitimden eğlenceye bir dizi reformlar yapılmıştır. Diğer devletlerin Osmanlının karşısına gayrimüslimlerle ilgili taleplerle çıkması sonucu Osmanlı, tedbir almaya yönelmiş, bu da 3 Kasım 1839’ da ilan edilecek olan Tanzimat Fermanını hazırlamıştır (Bavatır, 2004: 9,10).

           

Osmanlı İmparatorluğu Tanzimat Fermanı’ nın ilanından önce ilk olarak III. Selim Dönemi’nde batılılaşma hareketleri ile tanışmıştır. III. Selim’ in müzisyen kimliği ile batılılaşmanın Türk Müziği üzerindeki ilk görüntüleri ve III. Selim’in bu alandaki denemeleri ortaya çıkmıştır. Tanzimat Fermanı ile Osmanlı İmparatorluğu’nun batılılaşmayı bir devlet politikası olarak seçmesi sonucunda, Türk Müziği’nde batı etkisi iyiden iyiye hissedilmeye başlamıştır.

           

Türk, Arap, Acem kültürlerinin bir sentezi olan tek sesli, makamsal ve öncelikle insan sesine dayanan Türk müziği, Tanzimat Dönemi’ ne kadar Osmanlılar tarafından sadece “musiki” olarak adlandırılmıştır. Tanzimat öncesi Osmanlı toplumunun merkezi kültüründe tek musiki türü vardı; bu da bugün “klasik” denilen okumuş çevrenin müziği olan “Osmanlı şehir musikisi”ydi. Yerel nitelikteki halk müziği ile gayrimüslim cemaatlerin dini ve dindışı müzikleri birer “çevre musikisi” niteliğindeydi. “Osmanlı şehir musikisi” bu çevre musikilerin üzerinde, daha yüksek bir düzeyde oluşan, toplumun çeşitli kesimlerini ortak bir dilde birleştiren merkezi bir musikiydi (Bavatır, 2004: 3).

           

XVIII. yy’ın sonlarında görülen batı etkisinin, imparatorluğun “batılılaşma” politikasına dönüşmesi sonucu sosyal ve ekonomik hayatla beraber, kültür ve sanat anlayışı da yeniliklerin etkisi altında kalmıştır. Müzik alanındaki değişim, III. Selim döneminde doruk noktasına çıkmıştır. Klasik dönemin geleneksel yapısının tamamen dışına çıkılmasa da yeni bir bakış açısı yakalanmış, form ve makamlar geliştirilerek pek çok yeni eserler ortaya koyulmuştur.

           

Osmanlı hanedanının en ünlü bestekârı, şair, neyzen, hattat ve tamburi III. Selim’ in sanat çevresi bir yenilik sahnesi oldu. III. Selim’ den başka, Tamburi Emin, Numan Ağa, Zeki Mehmet Ağa, Abdülbaki Nasır Dede, Hamparsum, Küçük Mehmet Ağa, Şehla Hafız, Kemani Ali Ağa, Zekai Dede, Şakir Ağa, Kemani Rıza Efendi yenilikleri takip ettiler. Sadullah Ağa ile Dellalzade klasik tavırlarını korudular. III. Selim’ in başlayıp, II. Mahmut’ un tamamladığı yenilik hareketleri ortamı, İsmail Dede, Şakir Ağa, Zeki Mehmed Ağa, Dellalzade, Kazasker Osman Bey, Yusuf Paşa gibi son klasikleri yaratmış, ama aynı zamanda klasik formlardaki eserlerin yerlerini şarkı formundaki hafif eserlere bırakmasına da zemin hazırlamıştır. (Bavatır, 2004: 14)

            ÖNEMLİ BESTECİLER

1.      Sultan III. Selim (1761-1808):

Hayatının pek az bir ölümü bu yüzyılda geçen sanatkâr ruhlu padişah, Türk müziğinin gelişmesine yardımcı olmuş, bir ekol yaratmıştır. III. Selim’ in musiki hocaları Kırımlı Ahmet Kamil Efendi ve Tamburi İzak’ tır. Yeni birleşik makamlar meydana getirmiştir. İsfahanek-i Cedit, Hicazeyn, Şevk-i Dil, Arazbar-Buselik, Hüseyni-Zemzeme, Rast-ı Cedit, Pesendide, Neva-Kürdi, Gerdaniye-Kürdi, Suzidilara, Şevkefza makamları onun meydana getirdiği bileşik makamlardır. Türk müziğinin bilimsel yanını inceleyenlerle yakından ilgilenmiş, onları teşvik etmiştir. Dini ve din dışı toplan 64 eseri bilinmektedir. (Ak, 2009)

2.      Hacı Sadullah Ağa (1730-1801):

Ser Hanende yani saray fasıl heyetinin şefidir. Klasik ekole bağlı eserler vermiştir. Bayatiaraban makamını o canlandırmıştır. Şeddiaraban faslını Tamburi İzak ile müştereken besteleyip III. Selim’ e takdim etmişlerdir. (Ak, 2009)

3.      Tamburi İzak ( 1745-1814):

Yahudi asıllıdır, Zaharya’dan sonraki en kudretli azınlık bestecilerindendir. Sine keman ve tambur çalmaktadır. III. Selim zamanında padişahın tambur hocalığını yapmıştır. Ayrıca Enderun’ da hocalık yapmıştır.

4.      Hammami-zade İsmail Dede Efendi (17767-1846):

İstanbul’ un şehzadebaşı semtinde doğdu. Çocuk yaşta sesinin güzelliği ile dikkat çekti. Okul arkadaşının babası, aynı zamanda musikişinas olan Uncuzade Mehmet Emin Efendi İsmail’ in yeteneğini fark ederek ona ders vermeye başladı. Ayrıca memuriyete girmesini sağladı. Daha sona İsmail, Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Ali Nutki Dede’ nin derslerini takip etti. Bu dersler ve memuriyet hayatı 7 yıl sürdü. Sultan III. Selim’ in kendisini saraya çağırması ve fasıllara katılmasını emretmesi üzerine 1001 günlük çile süresini tamamlamadan “Dedeler” sıfatına katıldı. Saraya dahil olan Dede Enderun’ da hocalık yapmaya başladı. II. Döneminde de sarayda yaşadı, müezzinbaşılık görevine getirildi. Daha sonra Sultan Abdülmecit döneminde Enderun’ un önemini yitirmesi, batılı müzisyenlere rağbeti artması, padişahın operet ve opera parçaları dinlemeye başlaması, orkestra ve bando takımlarının kurulması, padişah Abdülmecit’ in Türk müziğini iyi bilmediği için kendisinden basit eserler istemesi Dede’yi gücendirdi. Hacca gitmeye karar verdi. Mekke’ de kolera salgınına yakalanarak, öğrencisi Mutafzade’nin kollarında hayatını kaybetti. (Ak, 2009)

5.      Dellal-zade İsmail Efendi (1797-1869):

İstanbul’ un Fatih Sarıgüzel semtinde doğdu. Saray dellalı Mustafa Ağa’nın oğludur. Küçük yaşta ses güzelliği dikkati çekince Dede Efendi’ ye takdim edildi. Bu sırada Enderun’ da hocalık yapan Dede Efendi ve Şakir Ağa’dan ders aldı. Bir yandan ders alıyor bir yandan da sarayda küme fasıllarına katılıyordu. Sarayda batı müziği önem kazanınca Enderun’ un en seçkin öğrencileri Donizetti’nin emrine verilmişti. Bütün bunlar hem Dede’yi hem de Dellalzade’yi fazlasıyla üzdü, beraber hacca gittiler. Dede Efendi’nin hacda vefatı üzerine Dellalzade İstanbul’ dönerek Enderun’daki görevine başladı. Dede’nin açmış olduğu bestekârlık çığrının en kudretli temsilcilerinden biridir. Bilinen eserleri iki ilahi, iki kar, on üç beste, yedi ağır semai, on yürük semai, bir peşrev, bir sengin semai ve kırk şarkıdır (Ak, 2009).

6.   Kazasker Mustafa İzzet Efendi (1801-1876):

Tosya’da doğmuştur. Babasının ölümü üzerine annesi onu İstanbul’ a göndermiştir. Küçük yaşta sesinin güzelliğiyle dikkat çekti, Kömürcüzade Hafız Efendi’den ders aldı. Kendisini dinleyen Sultan II. Mahmut Galata Sarayı’na alınmasını emretti. Üç yıl sonra Enderun’a alındı. Burada Sadrazam Ali Paşa’nın öğrencisi oldu. Daha sonra Şakir Ağa’dan meşk etti.  Tasavvuf ilmine merak saran Mustafa İzzet Efendi, saraydan uzaklaşarak padişahın olumsuz tepkisini çekti, araya giren eski hocaları sayesinde sürülmekten kurtuldu ve tekrar padişahın emrine girerek, padişahın ölümüne kadar hizmetinde kaldı. (Ak, 2009)

7.   Hacı Arif Bey (1831-1885):

İstanbul’ un Eyüp Sultan semtinde doğdu. İlkokul çağında sesinin güzelliğiyle dikkati çekmiş, Mehmet Zekai Efendi’den ders almaya başlamıştır. Daha sonra memuriyete başlamış, musiki çalışmalarına da devam etmiştir. Kısa süre sonra Muzıka-i Humayun’a alınmıştır. Sultan Abdülmecit’ten sonra Sultan Abdülaziz de Hacı Arif Bey’i takdirle karşıladı, saraya aldı. Kimseden çekinmeyen ve pervasız tavırlarında dolayı saraydan uzaklaştırıldı. Çiftliğine yerleşti, zaman zaman saraya uğramaya, eserlerini sunmaya devam etti. Sultan Abdülhamit zamanında öncekinden daha düşük bir rübeyle Muzıka-i Humayun’ a tekrar girdi. Sarayda artık Türk müziğine eskisi kadar önem verilmiyordu. Kendisi Sultan Abdülhamit’ in musikimizden anlamadığını da biliyordu. Sultan Hamid’i bir şeyler okumasını emretmesini reddetmesi üzerine hapsedildi, 50 gün hapis kaldı. Çeşitli hastalıklara yakalandı, kısa bir süre sonra vefat etti. Bestelediği şarkıların sayısının 1000’e yaklaştığı söylenir. Bunlardan 336’sı günümüze gelmiştir. Onun sanat anlayışının en kudretli temsilcisi Şevki Bey’dir. (Ak, 2009)

8.   Enderuni Ali Bey (1831-1899):

Söz musikimizin geleneksel icra tekniğine kendi duyuş ve ifadesini de katarak bu özellikleri daha sonra gelen icracılara da aktarmıştır. Saraydan ayrıldıktan sonra evlenerek Kadıköy’de oturdu. Zeynep Kamil Hanımefendi’nin hizmetinde otuz yıl boyunca musiki hocalığı yaptı. (Ak, 2009).

9.   Nikoğos Ağa (?-?):

İstanbullu bir Ermeni’dir. Bilhassa şarkılarıyla tanınmıştır. İsmail Dede Efendi’nin en çalışkan öğrencisi olmuştur. Çeşitli sazları çalmış, tamburda usta olmuştur. Dellal-zade’den ders almak istemiş, şivesi bozuk olduğu için önce Türkçe öğrenmesi gerektiği cevabını almıştır. Bunun üzerine şivesini tamamen düzeltmiştir. Üstadının ölümünden sonra, Osmanlı sarayında da Türk müziğinin önemini kaybetmesiyle bir kenara çekilmiştir. Dede Efendi Mektebi’nin en parlak mümessillerinden biri olarak, Yenikapı Mevlevihanesi şeyhi Celaleddin Dede Efendi’yi yetiştirmiştir. (Ak, 2009)

XIX. YÜZYILDA AVRUPA'DA MÜZİK

           

1830’lardan 20. yy’ın başlarına kadar uzaman bu döneme “Romantik Dönem” de denilmektedir. Romantizm, eski Fransızcadaki “romance” (şiir yazma) sözcüğünden kaynaklanmıştır. Düşünsel planda romantizm, öznelliğe, kişiselliğe, kişinin öznel duyarlılığına dayanır, bireyselciliğin geliştirilmiş biçimidir. (Say, 1995: 337) Bu dönemin öne çıkan isimleri arasında Beethoven, Schubert, Schumann, Mendelssohn, Chopin, Liszt, Wagner gibi isimler bulunmaktadır. Dönemin bestecileri, düşüncelerini sınırlamamış, iç dünyalarını sanatlarına yansıtmışlardır. Bu dönem bir önceki yüzyılın kuralcılığına karşı bir duruş sergiler. Önceki yüzyılda belli kesimlerin isteklerine göre yapılan müzik, yerini bestecinin kendi iç dünyasını anlatma isteğine bırakmıştır. Sanatçılar küçük toplulukların hizmetlisi olmaktan çıkmış, geniş kitlelere hitap etmeye başlamıştır. Bu dönemin bestecileri özgürlüğü ve değişkenliği de beraberlerinde taşımaktadırlar.

           

18. yy sonunda ve 19. yy başında dünyanın toplumsal yapısında büyük değişimler görülmektedir. 18. yy Aydınlanma Hareketinin temeli olan “usçuluk” karşısında duyguyu öne süren romantik akımı geliştiren toplumsal ortam, Fransız Devrimi’nin yarattığı düş kırıklığı ile açıklanabilir (Say, 1995: 338).

1789 Fransız Devrimi ile yönetici sınıfın değişmesi ve burjuvazinin iktidara ortak oluşu, tüm Avrupa Krallıklarını tedirgin etmiş, 1790’lardan 1825’e kadar süren Napolyon Savaşları da Avrupa’ da karmaşa yaratmıştır. Amerika’ da cumhurbaşkanı Andrew Jackson katılımcı demokrasi fikrini yerleştirir. Rusya’ da Çar I. Nikola, Avusturya’da Prens Metternich, Fransa’ da Louis Philippe, İngiltere’de Kraliçe Victoria hüküm sürmektedir. Metternich merkeziyetçiliği savunmakta ve özgürlükçü demokrasiye karşı durmaktadır. Buhar makinesinin bulunuşuyla başlayan Edüstri Devrimi Avrupa’ya yayılmıştır. Modern Ekonomi Bilimi kurulmuş, demiryolları kurulmuş, ulaşım kolaylaşmıştır. Büyük kentler gelişmeye ve sanayileşmeye başlamıştır. Bunun sonucunda politikacılar, sanayiciler sanata vakit ayıramamış, yönetici kitle ile besteci arasında bir uzaklaşma olmuştur. Besteciler esin kaynaklarını kendi iç dünyalarında aramaya başlamışlardır, yaşamın gerçeklerinden uzak durarak, kendi sanatıyla ilgilenmişlerdir. Özel müzik patronları ortadan kalmış, konser kurumları artmıştır. Eğitimli küçük bir dinleyici kitlesi yerini eğitimsiz, müziği hemen kavrayamayan orta sınıf dinleyicisine bırakmıştır. Hiçbir ünlü besteci kiliseye hizmet için dinsel beste yapmamıştır. Sanayileşmenin, kent yaşamının bunalımından kaçan sanatçı doğanın saflığına sığınmakta ve ona her yönüyle yansıtmaktadır (İlyasoğlu, 1996).

           

Bu yüzyılda belli bir kesim için beste yazılmadığından, besteci bestelerine kendi içsel dinamiklerini yansıttığından yapıtlar zorlaşmış ve virtüöz yorumcular ortaya çıkmıştır. Besteciler kendi karmaşalarını ifade edebilmek için armoni ve kontrpuan kurallarını zorlamaya başlamışlardır, bu da çalgıların da sınırlarının zorlanmasını beraberinde getirmiştir.

           

Bu dönemin başlıca müzikal özellikleri arasında; uzun, duygulu müzik cümlelerinin anlatımcı niteliği, uyuşumlu aralıklara dayalı geniş atlamalar, renkli bir armoniye ve çalgılama yapısına önem verme, ritimde özgürlük, biçimde katı kalıplardan arınmışlık, ses sahasının farklılığını duyurabilmek için yeni çalgılar yaratmaya kadar varan arayışlar, tonalitenin müziğin temel düzeni olarak yayılması, tempo, nüans ve gürlük işaretlerini sanatçının kendine göre nitelemesi sonucu bu işaretlerin kalabalık bir hal alması, durak noktasına varılamayan bir duygunun egemen olması, uyuşumsuz seslerin kullanılması, bir tondan diğerine hazırlıksız geçilmesi gibi özellikler sayılabilir. Bu özellikler dramatik bir anlatımı sağlayabilmek için kullanılmıştır. Klasik dönemde biçim özü yönetirken, bu dönemde öz biçime karar verir (İlyasoğlu, 1996).

           

Dönemin en önemli çalgısı piyano olmuştur. Piyanonun en küçük sesten en büyük sese dek ses gürlüğüne karşı duyarlılığı, bestecinin ruh durumundaki değişkenlikler için elverişlidir. Piyano için minyatür yapıtlardan dev konçertolara dek her biçimde beste yapılmıştır (İlyasoğlu, 1996: 82).

           

Bestecilerin bir kısmı klasik senfoni biçimini korumuş, senfonilerine hiçbir betimleyici başlık, açıklama koymamışlardır, bir kısmı programlı senfoni[2] yazarak uzun açıklamaları ve betimleyici başlıkları tercih etmişlerdir. Her iki biçimden de etkilenip kimi senfonisini programlı, kimisini klasik kalıplarda besteleyen besteciler de bulunmaktadır. Bu dönemde orkestra için yazılan müzik klasik senfoniler, programlı senfoniler, konser uvertürleri[3], senfonik süit[4] ve senfonik çeşitlemeler ve solo konçertolar[5] olarak incelenebilir. Dönemin senfonileri tema birliğini gözetir, belli bir temanın çeşitlenmesi tekniği kullanılır (İlyasoğlu, 1996: 83).

           

Vokal müzikten çok çalgı için yazılan müziğin daha dramatik olduğu ve romantik ruhu çalgıların daha iyi anlattığı düşünülür. Çalgıların tınıları araştırılmakta, yeni çalgıların olanakları denenmektedir. Çalgılar için yazılan müzik, söz boyunduruğundan, metin kaygısından kurtulup saf müzik olacağı için değerlidir (İlyasoğlu, 1996: 84).

           

Bu dönemde oda müziği dalında en verimli olan besteciler klasik ilkelere bağlı kalanlar olmuştur. Dönemin önemli vokal biçimi lied[6]’lerdir. Bazı eserlerde koro kullanımına da rastlanır, ancak dönemin bestecileri koro kullanımının orkestra çalgıları kadar romantik duyguları anlatmaya elverişli olmadığını düşünmektedirler (İlyasoğlu, 1996).

            ÖNEMLİ BESTECİLER

1.      Ludvig Van Beethoven (1770- 1827):

Ludwig van Beethoven 1770 yılında Almanya Bonn’da doğdu. İlk müzik öğretmeni babasıdır. Alkolik bir müzisyen olan babasının Beethooven’a piyano eğitiminde çok sert ve acımasız davrandığı bilinir. Mutsuz bir çocukluk geçiren Beethoven, küçük yaşlarda ailesinin geçimine katkıda bulunmak için kilisede piyano çalarak çalışmaya başlamıştır. Daha 8 yaşında seyirci önünde klavsen çalan Beethoven, 12 yaşında saray orgcusu oldu. 13 yaşında 3 sonat yayımladı. (Champigneulle, 1975)

1787 yılında Mozart'la çalışmak umuduyla Viyana'ya gitti. Mozart ile bir süre çalışma fırsatı bulsa da annesinin hastalığı nedeniyle Bonn'a döndü. 1792'de Viyana'ya geri döndüğünde Mozart'ın ölmüş olduğunu öğrendi. 1792 yılında Viyana’ya giden Beethoven klasik müziğin ünlü bestecisi Joseph Haydn’ın yanında çalışmaya başladı. Joseph Haydn kısa sürede Beethoven’ın üstün yeteneğini fark etti ve her konuda ona destek oldu. Beethoven, başlarda besteci olarak değil piyanist olarak adını duyurdu. Daha sonra yaptığı bestelerle klasik müziğin 19. yüzyılın sonuna kadar yaşayan tüm müzisyenlerini etkiledi.

Beethoven’ın dokuz senfonisi, beş piyano konçertosu, bir keman konçertosu, bir piyano, keman ve çello için üçlü konçerto, otuz iki piyano sonatı ve birçok oda müziği eseri bulunmaktadır. Sadece bir opera, Fidelio, bestelemiştir.

Fransız ve Amerikan Devrimleri, sonra da Napoleon’un egemenlik kurduğu bir Avrupa’nın duygu ve düşünce iklimi, Beethoven’ın müziğini büyük ölçüde etkilemiştir. (Mimaroğlu, 1961: 106) Beethoven çok titiz çalışan bir müzisyendi. Müziği, ifade gücü ve teknik olarak çok üst seviyedeydi. Beethoven, Haydn ve Mozart’tan devraldığı prensipleri geliştirdi, daha uzun besteler yazdı ve daha tutkulu, dramatik eserler oluşturdu. Özellikle Op. 109 piyano sonatıyla Klasik müziğin Romantik Dönemini başlatmıştır.

Yaşamı boyunca sağlık problemleri çeken Beethoven 1801’de işitme problemleri yaşamaya başlamış ve 1817’de tamamen sağır olmuştur. Bu dönemden sonra sağırlığı müzik yaşamını hiçbir şekilde etkilememiştir. Hatta hepimizin çok iyi bildiği 9. senfoniyi sağırlık döneminde bestelemiştir.

1827 yılında 56 yaşındayken dünyaca tanınan bir besteci olarak ölmüştür ve cenazesine otuz bine yakın insan katılmıştır. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Ludwig_van_Beethoven, 19.05.2011)

2.      Franz PeterSchubert (1797-1828):

           

Viyana yakınında, Lichtenthal’de doğdu. Çocukluğunda saray kapellasında şarkı söyledi. Peter beş yaşına geldiğinde ilk müzik derslerini ailesinden aldı. Babası ona, temel müzik derslerini de, keman çalmasını da öğretti. Lied’lerle uğraştı. Daha 18 yaşında çok güzel melodiler bestelemeye başlamıştı. 15 yıl içinde, Goethe’nin, Schiller’in, Ruckert’in, Heine’in, Uhland’ın şiirleri üstüne 633 lied yazdı. (Champigneulle, 1975: 91)

           

1815 yılı Schubert’in yaşamında bir dönüm noktası oldu denilebilir. İsveç asıllı olan ama Almanya’da doğup büyüyen Franz von Schober, iyi bir aileye üye, ekonomik sorunları olmayan bir hukuk öğrencisiydi. Schubert’in şarkılarını duyup çok etkilendi ve kendisiyle tanışmak üzere Viyana’ya geldi. Birkaç kez onu evini ziyaret etti. O günlerde, Lichtenthal’deki öğretmenlik görevinden çok sıkılan Schubert, yeni arkadaşına beste yapmaya zaman bulamamaktan yakınıyordu. Schober, ona okulu bırakmasını, ailesinden ayrılıp yalnız yaşayacağı bir eve taşınmasını ve tüm zamanını beste çalışmalarına vermesini öğütledi. Öğretmenlik onun yaratıcılığını köstekliyordu. Fikir güzeldi ama Schubert’in bunu karşılayacak denli parasal gücü yoktu. Schober, para konusunda endişelenmemesini, tüm giderleri karşılayacağını söyledi. Schubert’e yalnızca beste çalışmaları yapmak kalıyordu. Bu görüşü her iki gencin aileleri de onaylayınca, kiraladıkları daireye taşındılar.

           

Yeni yaşamı Schubert için çok iyi oldu. Arkadaş çevresi çok genişledi. Kendisinden otuz yaş büyük olan ünlü bariton Johann Michael Vogl ile bu dönemde tanıştı ve kurdukları dostluk, Schubert’in ölümüne değin sürdü.

           

Schubert denince akla “Bitmemiş Senfoni” gelir. 1822 yılında bestelediği ve “8. Senfoni” olarak da bilinen bu yapıtını Schubert’in tamamlayamadığı varsayıldığı için yapıt, bugün de “Bitmemiş” tanımlamasıyla anılmaktadır. Schubert’in “Bitmemiş Senfoni”si yanı sıra beş adet de “Bitmemiş Sonat”ı vardır. Melodik ve harmonik çatıları tamamlanmış olmalarına karşın bu beş sonat da tam olarak bitirilmemiştir. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Schubert, 19.05.2011)

           

Schubert, müziğini şiire uydururken, şiirin yapısına ve ritmine körü körüne bağlanmış değildir. Mozart ve Beethoven’ da bu birleştirmede çekingen bir bağlılık sonucu, şiirin melodileri koşulladığı görülür. Oysa Schubert şiiri bağlayıcı bir gereç gibi değil, melodik yapının özgürlüğünü dürtecek, geliştirecek bir yorum ortamı gibi kullanmıştır (Mimaroğlu, 1961: 120).

3.      Robert Schumann (1810-1856):

           

Saksonya’ da Zwickau’ da doğan Schumann, bir kitapçının oğludur. Küçük yaşta piyano dersleri alan Schumann, babasının desteğiyle küçük parçalar bestelemeye başladı. Ünlü bir virtüöz olmak isteyen Schumann, bir parmağının kazara çalışmaz hale gelmesiyle kendini beste yapmaya adadı. (Champigneulle, 1975: 94)

           

1834’de, 19.yy’ın en önemlilerinden birisi haline gelecek bir müzik gazetesi çıkardı. (Neue Zeitschrift für Musik) 10 yıl boyunca gazetenin editörlüğünü ve başyazarlığını yaptı. Çağdaşları Frederick Chopin, Hector Berlioz, genç Johannes Brahms ve Franz Schubert’i tanımak için büyük gayret sarfetti.

           

Gönül ilişkileri Schumann’ın hayatında önemli bir rol oynadı. En büyük aşkı, Friedrich Wieck’in kızı Clara idi. Clara çok yetenekli bir besteci idi. 1838-1839 yıllarında Clara’nın çalması için çok başarılı bir piano eseri besteledi (C Major Arabesk, Op. 18). 1840’da yasal engelleri aşarak evlendiler. Evlilikten sonra Schuman, şarkılar bestelemeye başladı. 140 şarkı (lied) besteleyen Schumann, bu türün en güzel örneklerini verdi. Bu türdeki eserlerinin en ünlüsü Dichterliebe’dir. Bir pianist-besteci olan Schumann, şarkılarındaki duyugunun anlatımında pianoya büyük rol verdi. 1840’a kadar enstrümental müziğin vokal müzikten daha üstün olduğunu savunan Schumann’ın, fikir değiştirererek vokal eserler bestelemeye başlamasının arkasında Dichterliebe’nin şairi Heinrich Heine’a duyduğu hayranlık ve gün ışığına çıkardığı besteci Schubert’in eserlerini onun şarkılarından etkilenmesi vardır. Ayrıca Clara’ya söylemek istediklerini şarkılarla doğrudan söyleyebilmek için şarkı bestelemeyi seçmiştir. Ancak piyano alanındaki yeteneği ile besteciliğini birleştirerek insan sesi ile piyanonun eşit önemde olduğu eserler besteledi. Bu yaklaşım, Schumann’ın lied türüne en büyük katkısı oldu. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Robert_Schumann 19.05.2011)

4.      Felix Mendelssohn (1809-1847):

Hamburg’lu zengin bir yahudi bankacının oğludur. Babasının ona sağladığı kolaylıklar sayesinde çağının büyük müzikçileriyle ilişki kurmak ayrıcalığını elde etti. Weber ve Schumann ile dostluk kurdu. 1829’ da İngiltere’ye gitti, büyük konserler düzenledi. Orkestra şefi nitelikleri, zarif ve aydınlık besteci yeteneği, Haendel’in biçimlerini taklit edişi Londra halkının çok hoşuna gitti. Sonra Leipzig şehri orkestra şefliğine, daha sonra konservatuar yöneticiliğine atandı. Oratoryolar, kantatlar, senfoniler, 17 yaşındayken uvertürünü bestelediği “Bir Yaz Gecesi Rüyası” için sahne müzikleri besteledi (Champigneulle, 1975: 96).

İngiltere'de iken pek çok eser besteledi ve İskoçya'ya yaptığı geziden esinle İskoç Senfonisi'ni bestelemeye başladı. Anne-babasının 25. evlilik yıldönümlerinde çalınmak üzere "Die Heimkehr aus der Fremde" başlıklı şarkı dizisini de bu dönemde besteledi. Sanatçının gezileri; Güney Almanya, Avusturya, İtalya, İsviçre, Fransa ve tekrar İngiltere'den sonra, 1832 yılının Nisan ayında yine Berlin'de sona erdi. 1840 yılında Orta Avrupa'nın en tanınmış bestecisi haline gelen Mendelssohn, 1841'de Leipzig'de bir konservatuvar kurdu. Bu konservatuvar, 1846'da Avrupa'nın en üstün müzik okulu haline geldi.

1847'de ablası Fanny'nin ölüm haberi üzerine yaşama isteğini yitiren sanatçı, Fa Minör 6. Yaylı Çalgılar Dörtlüsü ve Fanny için Requiem'i besteledi. Aynı yıl bir beyin sarsıntısı geçirerek kısmi felç olan Mendelssohn, 4 Kasım 1847'de hayatını kaybetti ve ablası Fanny'nin yanına gömüldü. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Mendelssohn 19.05.2011)

5.      Frederic Chopin (1810-1849):

Varşova yakınında doğmuştur. Piyanocu olarak ilk başarılarını Polonya ve Viyana’ da kazanmıştır. Babası Fransız, annesi Polonyalı olup ömrünün büyük kısmını şöhretini kazandığı Paris'te geçirmesine ve klasik müzik literatüründe Fransız ismiyle anılmasına rağmen gönlü her zaman o dönem Rus işgali altındaki vatanı Polonya'da olmuştur. Bu durumu ile Chopin devrinin önemli karakterlerindendir. Milli sınırların üzerinde bir müzisyendi denebilir. Zaten 19.yy’ da ortaya çıkan yeni tip bir sanatkarın veya dahi virtüözlerin hali milli bir sanatkar olmaktan çok evrensel bir sanatkar olmaktır.

Chopin, tam anlamıyla romantik bir sanatkar, fakat yine yaratılış bakımından bambaşka bir şahsiyetti. Besteciliği bunu en açık şekilde gösterir. Pek az eseri istisna edilirse besteciliği tamamen piyanoya vurmuştur. Piyanodan kendini gösteren yeni tınlama imkânları çıkarmış, ayrıca devrinin henüz ulaşamadığı tınıları bile keşfetmiştir. Bununla birlikte armonilerinin geniş ve zengin ifade sahası, çok farklı üstünlüğünü, bu melodiler ve onların ortaya konuşunda beliren ritimlerin özel bir serbestlikle düzenlenişi ve sonunda lirik şiire has bir tattan gelişerek yükselen ifade yeteneği gibi nitelikleriyle, Chopin’in Fransız müziğinin ancak çok daha sonra varabildiği özelliklerin ilk hatlarını tespit etmek mümkündür.

Gerçekte, yeteneği küçük yaşta beliren ve genç yaşta olgunlaşan bu müzisyen de çalışma yolunu tutmak zorunda kalmıştır. Beethoven’in öldüğü sene Joseph Elsner’in öğrencisi olarak Varşova’da genel dikkat ve ilgiyi üzerine çekmiştir. Viyana’da kaldıktan sonra Temmuz Devrimi sırasında Paris’e gelmiştir. Orada piyanist olarak ünlenmiş ve adı Avrupa'nın her tarafına yayılmıştır. Besteciliği de orada gelişmiş ve yükselmiştir. 1837-1847 arasında Fransız yazar George Sand (Barones Dudevant) ile inişli çıkışlı bir ilişki yaşamıştır. Ömrü boyunca kırılgan ve zayıf olan bedeni 1849'da tüberküloza yenik düşmştür. Cenazesinde kendi bestelediği Marche Funébre Cenaze Marşının (2.Piyano Sonatı 3.Bölüm) değil Mozart'ın Requiem' inin çalınmasını istemiştir. Paris'te Pére Lachaise mezarlığına gömülmüştür. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Chopin 19.05.2011)

6.      Franz Liszt (1811-1886):

           

19. yüzyılın en önemli piyanistlerinden birisi, senfonik şiir tarzının yaratıcısı olan bestecidir.  Macar bir küçük burjuva ailesinin çocuğudur. 12 yaşında Paris’ e gitmiş ve dinleyici kitlesini çalışının olağanüstü çevikliğiyle ve yorumlarının gücüyle sarsmıştır. Şiire çok yakın, edebi ve betimleyici özellikte bir müzik yaratmıştır. Liszt, tekniğinin kaynakları sayesinde senfonik şiirin programlarını piyanoya ilk uyarlayan sanatçıdır (Champigneulle, 1975: 102).

           

Liszt, orkestra müziğine senfonik şiir adı verilen, klasik düzene karşıt, çoğunlukla müzik dışı konuları, özellikle edebiyatı  işleyen bir türü kazandırmıştır. Liszt’ in bu alandaki başlıca etki kaynağı Berlioz’ dur. Senfonik şiir, orkestra sanatı diye adlandırabileceğimiz klasik senfoninin yapı düzenini yıkarken, yerine başka bir yapı anlayışı getirmiştir. Bu yapı “ana düşünüş” ün özgürce geliştirilmesi sonucu ortaya çıkan bir yapıdır. Goethe, Schiller, Shakespeare, Lamartine, Victor Hugo gibi edebiyatçılardan etkilenmiştir (Mimaroğlu, 1961: 127).

           

1861-1869 yılları arasında daha çok Roma’da yaşamış ve ve dini kitaplar yazmıştır, rahiplik dersleri almış ve onur rahibi olmuştur. 1870’den sonra ise Roma, Weimar ve Budapeşte arasında seyahat ederek ömrünün sonuna kadar öğretmenlik ve piyanistliği sürdürmüştür. Budapeşte Müzik Okulu’nu kurarak ilk başkanı olmuştur. 31 Temmuz1886’da, bir festival nedeniyle bulunduğu Bayreuth’ ta zatüreye yakalanarak hayatını kaybetmiştir. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Liszt 19.05.2011)

7.      Richard Wagner (1813-1883):

Almanya Leipzig’ de doğmuştur. Wagner’ in parlak bir edebiyat ve sanat yeteneği vardır, özellikle tiyatroculardan oluşan bir aile ortamında büyümüştür. Koenigsberg ve Riga tiyatrolarında orkestra şefliği yapmıştır. Fransız tarihsel büyük operasının etkisinde ilk büyük yapıtı olan “Rienzi” yi bestelemeye başlamıştır. Daha sonra Paris’ e gitmiştir, ancak hayal kırıklığına uğramıştır. Dresden tiyatrosunun “Rienzi” yi kabul etmesiyle yurduna geri dönmüştür. Bir yıl sonra “Uçan Hollandalı” önemli bir etki yapar. Bu opera, Wagner’ in büyük reformunda görülen temel özelliklerin filizlerini taşır, büyük aryaları, marşları, geçit törenleri olmayan bir operadır. Birbirine bitişik, karmakarışık ayrıntıların yerini, şiirle olduğu kadar müziğin motifleriyle de dile getiren ve yapıtın başından sonuna kadar birbirine sıkıca bağlı kalan birkaç güçlü düşünce almıştır. Bu opera, dramatik anlam yüklü temalar üstüne kurulmuş geniş bir senfoniye dönüşmüştür (Champigneulle, 1975: 109).

1850 yılında “Lohengrin” operası Liszt’ in yönetiminde temsil edilmiştir. İyi anlaşılamayan Wagner eleştirilere hedef olmuş, bunun sonucunda buhrana kapılmış ve topluma düşman olmuştur. Devrimci çalkantıya katılmış, Zürich’ e kaçmak zorunda kalmıştır, uzun süre orada yaşamıştır. Daha sonra aftan yararlanarak Almanya’ ya geri dönmüştür. “Tristan” operası, dram sanatına yeni bir öğe getirmiştir. Bu opera’ da melodi, şarkıyla söylenen söz yani recitativo’ nun güçlü bir biçimi halini almıştır. Orkestra ise büyük temaları, yapıtın gerçek müzik yapısını üstlenmiştir (Champigneulle, 1975: 110).

1877’de Parsifal operasını yazmaya başlayan Wagner, “saf ırk” konusundaki polemik yaratan yazılarını yayınlamayı sürdürmüştür. 1882’ de, ölümünden birkaç ay önce, Hıristiyanlık ülküsüne oldukça yakın, uçsuz bucaksız bir doğaüstü iç huzuru ve tanrı bağışı şarkısı olan “Parsifal” Bayreuth’ ta ilk kez sahneye koyulmuştur. Wagner, 1883 kişini geçirmek için gittiği Venedik’te kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiştir. Bayreuth’taki villasının bahçesinde kendi adına hazırladığı mezarına gömülmüştür. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Richard_Wagner 19.05.2011)

KAYNAKÇA

Ak, Ahmet Ş. 2009. Türk Musikisi Tarihi. Ankara: Akçağ Yayınları.

Bavatır, Esra. 2004. Tanzimat’ tan Cumhuriyet’ e Türk Müziği’ nin Seyri. İstanbul: İstanbul Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

Champigneulle, B. 1975. Müzik Tarihi. Çev: Tanju Gökçöl. İstanbul: Gelişim Yayınları.

İlyasoğlu, Evin. 1996. Zaman İçinde Müzik. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Mimaroğlu, İlhan K. 1961. Musiki Tarihi. İstanbul: Varlık Yayınevi.

Say, Ahmet. 1995. Müzik Tarihi. Ankara: Müzik Ansiklopedisi Yayınları.

www.wikipedia.org


[1] Kafkas Üniversitesi, Devlet Konservatuarı.

[2] Çalgılardan elde edilen dramatik anlatım olanaklarıyla bestecinin şiirsel iç dünyasının birleştirilmesi.

[3] Tek bölümlü, bağımsız bir biçimdir. Konser programlarının başında çalınması gelenek olmuştur.

[4] Süit biçiminin genişletilmiş şeklidir. Küçük dans yapısında ve aynı tondaki parçaların bir demet içinde birleşmesi ve büyük senfoni orkestrası ile çalınmasıdır.

[5] Solistin hünerlerini ve parlak tekniğini sergilediği bir biçimdir. Bu dönemdeki konçertoların özelliği solistin parlak bir kadansı ile yapıtın tamamlanmasıdır.

[6] Şiir dizelerinin piyano eşliğinde şarkıya dönüşmesidir.

  •  

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top