Şubat, 1985

Yarı uyur, yarı uyanık bir haldeydi. Ne tam uyuyabiliyor, ne de uyanıp kalkabiliyordu. Bir haftadan beri açtı. Fırtınadan ötürü çıkıp yiyecek arayamamıştı. Bir hastalık geçirmiş, henüz tam olarak kendine gelememişti. Büzülmüş yatıyordu. Bitkindi.

Başını kaldırıp dışarıya baktı; fırtına dinmişti. Çıkıp av araması gerekiyordu ama hiç mecali yoktu. “Ölsem ne olur sanki” dedi. “Hiç” diye yanıtladı kendini. “Dünyadan bir Kocakurt noksan olur”. Sonra böyle düşündüğüne kızdı; teslimiyetçi olmamalıydı.

İn olarak kullandığı kaya kovuğunda ayağa kalktı. Dizleri titriyordu. Birkaç adım attı, başını dışarı çıkardı. Öylesine güzel bir hava vardı ki, Kocakurt şaşırdı. Ortalık bembeyaz olmasa neredeyse “yaz gelmiş” diyecekti. Kanına bir sıcaklık yayıldı. Etrafına, uzaklara, karşıki dağın ta doruklarına kadar baktı. Hiçbir canlı yoktu görünürlerde. “Issız bir doğanın ortasında yalnızlık ne kadar kötü bir şey” diye düşündü. İçeri girip yeniden uzanmak istedi.

Tam bu sırada kayadan yuvarlanan ufak bir topak kar Kocakurt’un burnuna düştü. Önce ürktü, ürperdi. Kan dolaşımı hızlandı. Hafiften terlediğini hissetti. Bu arada daha küçük bir topak kar daha düştü. Yukarıda birisi yürüyor olmalıydı. Kocakurt, yukarıya bakmaya karar verdi.

Dışarı çıktı. Kayanın üstüne baktı. Kanadı kırık bir bıldırcın gördü. Az önceki hayat bezgini hâlinden eser kalmadı. Yırtıcı gücü geri geldi. Ağzına sıcak et, ılık kan tadı yayıldı. Ağzı sulandı, diliyle burnunu yaladı. Bıldırcının üzerine atladı ve onu yakaladı. Bu sırada bir sürü bıldırcın havalandı. Yaralı bıldırcını bırakıp diğerlerinin üstüne atladıysa da hiçbirini yakalayamadı. Kanadı kırık bıldırcın, sersemce ve rastgele yürümeye çalışıyordu. Tüylerini bile ayıklamaya gerek görmeden tek lokmada yutuverdi. Daha midesine inmeden gözlerinin feri geri geldi.

Ağır adımlarla, biraz da bilinçsizce yürüyordu. Gençliği geldi aklına. Derin bir iç çekti…” Bir zamanlar, sahibime sadık, onun kapısından kuş bile uçurtmayan iri ve güçlü bir köpektim. Hey gidi günler hey...”

Yabanileşmesinin acıklı bir hikâyesi vardı.

***

Bir zamanlar gri, ipek gibi tüyleri olan genç bir köpekti. Kalın boynu ve gözlerinin üstündeki simsiyah tüyleri ona heybetli bir görünüm veriyordu. Anası da babası da çoban köpeğiydi. Kuyruğu diğer çoban köpekleri gibi sırtına doğru yuvarlanıp kıvrılıyordu. Yürürken sırtında topladığı kuyruğunun kendine özgü hareketleri ona ayrı bir anlam, sert, mağrur, özgüvenli hatta düşümanlarına meydan okur bir tavır katıyordu. Kuyruğunu, saygı duyması gereken durumlarda aşağı sarkıtıyordu; sahibi severken veya ona kızarken. Yalını yerken de kuyruğunu indirirdi. Sahibine karşı son derece saygılıydı ve onu severdi. En kızgın anında bile sahibini görünce hemencecik yumuşar, kuyruğunu sallayarak sevincini gösterirdi.

Ailede en çok sevdiği, evin küçük kızı Cemile idi. Cemile o zaman on yaşlarında, sevimli ve içine kapanık bir çocuktu. Diğer yaşıtları gibi sokaklarda, oyun alanlarında, koşturup bağırıp çağırmaz, annesi iş yaptırmadığı zamanlarda köpeği Aslan’la oynar, onunla dertleşirdi. Sanki vaktinden önce olgunlaşmıştı Cemile.

Çoban köpeği olmasına rağmen, sürüyle hiç gitmemişti. Bir yaşına geldiğinden beri zincire vurulmuş, elinde olan özgürlüğünün hepsini kaybetmişti.

Bir gün zincirden çok sıkılmıştı. Hava da çok sıcaktı. Sahibi onu gölgelik bir yere bağlamamıştı. Patlama derecesine varan bir sıkıntı çöktü içine. Sızlanıp durdu ama sesini duyan olmadı. Zincirini gerdi, bütün gücüyle çekerek kopardı. Geçici de olsa özgürlüğüne kavuştu. Aldı başını, ne zamandır görüp de dolaşamadığı yerlerde dolaşmaya başladı. Bu arada köyün eğlence arayan haşarı çocukları onu taşa tuttular. Kaçacak bir yön yoktu. Birisinin taşı gelip topuk kemiğine değdi. Fena hâlde canı yandı. Gidip canını yakan çocuğu ısırdı.

Her şey bu ısırmayla başlamıştı. Cahil köylüler Aslan’ın kuduz olabileceğini ileri sürüyorlardı. Hatta birisi, Aslan’ın ağzından oluk oluk salya akarken her canlıya saldırdığını, sudan korkup kaçtığını da söylemişti.

Aslan kaçtığının ertesi günü akşamı evine döndü. Fakat sahibi başta olmak üzere onu görenler kaçışıyor, saklanıyorlardı. Aslan, buna bir anlam veremedi. Cemile’yi aramaya koyuldu. Onu samanlıkta ağlarken buldu. Yanına gitti. Cemile önce korkup irkildi ama Aslan’ın uysal biçimde kendisine sokulduğunu görünce sakinleşti. Aslan, Cemile’nin ayaklarının dibine uzanmış ona bakıyordu. Gözleri, Cemile’nin niye ağladığını anlamaya çalışır gibiydi. Cemile bunu anlamadı. Eğilip köpeğini okşamaya başladı. Sonra neredeyse birbirine yapışmış aç karnını görünce, evden yiyecek getirmeye gitti. Bu sırada köylülerden tüfeği olan tüfeğini, baltası olan baltasını almış, Aslan’ı arıyorlardı, öldürmek için.

Aslan gürültüyü duyunca dışarı çıktı. Onu gören köylüler arasında bir panik başladı. Bu arada seyirci olarak gelen eli silahsızlar kaçıp saklanmaya, tüfekliler ise yaylım ateşine başladılar. Aslan hedefin kendisi olduğunu anlamakta gecikmedi ve var gücüyle kaçmaya başladı. Köyden uzaklaştı. Arkasından gelip hâlâ ateş edenler vardı.

Aslan birkaç gün sonra köye döndü. Yine aynı durumla karşılaştı ve bir daha dönmemek üzere köyden uzaklaştı.

O günden sonra kendini vahşi bir ortamda doğaya karşı “göze göz, dişe diş” mücadele etmesi gereken bir ortamda buldu. İlk zamanlar avlanmada biraz zorluk çektiyse de kısa zamanda ustalaştı.

Yeni dostlar da edinmişti: Bir kış günü tavşan kovalarken bir kurt sürüsüyle karşılaştı. Bu karşılaşmaya sevindiyse de kurtların ona saldırmasıyla hevesi kursağında kaldı. Kurtlar dört bir yandan saldırıyordu. Kendini savunmak, en azından arkadan gelen saldırıyı önlemek için bir kayaya sırtını dayadı. Kurtlara dönünce iki kurdu birden karşıladı. Bu karşılaşmada kurtların tek başlarına kendinden güçsüz olduklarını anladı. Bu gözlem kendine güvenini artırdı. Yeni bir güçle kurdun birinin ayağını ısırdı. Kurt büyük bir çığlık atarak geri çekildi. Daha sonra, davranışlarından sürünün lideri olduğunu anladığı bir başka kurt daha saldırdı. Diğer kurt da boğuşmayı bırakarak kenara çekildi. Öteki kurtlarla bir halka oluşturarak, kurtla boğuşan köpeği seyretmeye başladı. Bu teke tek boğuşma Aslan’ın lehineydi.

Boğuştuğu yaman bir kurttu. İlk dalışında Aslan’ı bir hayli sıkıştırmış, hatta altına almayı başarmıştı. Aslan altta ölümün gittikçe yaklaşmakta olduğunu sezmişti. Son bir çırpınışla, olanca hınçla kurdun boğazını yakalamayı başardı. Kurdu altına alıncaya kadar bırakmadı. Bıraksaydı sonu gelecekti. Kurt çaresizlik içinde altta çırpınıyordu. Aslan onu boğazından tuttuğu için kurdun ağzı boştaydı. Kurt böylece biricik silahı olan dişlerini kullanamıyordu.

Halkadaki seyirci kurtlarda, heyecanlı bir kaynaşma başlamıştı. Burunlarına kan kokusu geliyordu. Onlar da yenileni yiyerek açlıklarını gidereceklerdi. Doğanın kanunu işleyecek, düşeni yiyeceklerdi.

Aslan, kurdun boğazını hareketsiz kalıncaya kadar sıktı. Sonunda çekip gırtlağını parçaladı. Diğer kurtlarda önce bir şaşkınlık oldu. Herhalde sonucun böyle olacağını beklemiyorlardı. Şaşkınlıkları çabuk geçti. Yaralı kurda saldırdılar. Aslan bir kenara çekilmiş, olup biteni heyecan ve yorgunluktan titreyerek seyrediyordu. Kurtlar yenik kurdun her biri bir bacağından tutarak kurdu dört, beş parçaya böldüler, parçaladılar. Kısa bir süre içinde kurttan hiçbir iz kalmadı.

Kurtlar ağızlarını yalayıp temizlendiler ve Aslan’ın çevresinde oturup ona dikkatle bakmaya başladılar. Aslan, “bana yeniden mi saldıracaklar” diye kaygıyla kurtların davranışlarını izliyordu ve teyakkuz hâlindeydi. Ancak korktuğu başına gelmeyecek gibi görünüyordu. Gözlerinde dostça hatta hayranlık dolu bakışlar gördü. Dolaylı olarak kurtların karnını doyurmuş olmak ve birkaçının da canını yakmış olmak ona bir üstünlük kazandırmıştı. Lideri yenmek de cabası. Lideri yenen yeni lider olur.

***

Aslan, yıllarca kurtlar arasında yaşadı. Onlardan çok şey öğrendi. Öğrendiği ve tattığı en iyi duygu da “özgürlük duygusu” oldu. Bunun hiçbir şeye değiştirilemeyeceğini anladı. İnsanlardan kurtulduğuna âdeta şükretti. Şöyle diyordu kendi kendine: “Bir avuç yal için iki metrelik zincirin ucunda, bu yalın hatırı için ömür boyu kuyruk sallamaktansa, bazen aç ama kendi başına buyruk gezmeyi binlerce kez yeğlerim. Hem hiç de aç gezilmez dağlarda, en nefis eti kurtlar yer.”

Böyle diyordu ya, yine de içinden atamadığı bir köpeklik duygusu vardı: Birilerine sadakat duymak. Kurtlarda bu duygu yoktu. Kurtların birbiriyle ilişkileri de farklıydı. Kurtlarda yüksek bir işbirliği becerisi vardı. İşbirliği yaptıkça amaçlarına ulaşabiliyor, birbirleriyle dayanışma içinde oluyorlardı. Birbirlerine ihtiyaçları kalmayınca aralarına soğukluk giriyor, düşman bile olabiliyorlardı.

Aslan’ın bu arada onlarca yavrusu oldu. Koca bir sürüsü vardı artık. Aslan dağlarda krallığını ilan etti. Kendi av bölgesine başka kurt sürülerini sokmadı. Dağlarda yıllarca hüküm sürdü. Bu zaman zarfında, çevredeki köylülerin hayvanlarına da zarar verdiler.

Canına tak eden köylüler silahlanarak, tuzaklar hazırlayarak kurtların peşine düştüler. Dar bir geçitte onları pusuya düşürerek pek çoğunu öldürdüler. Sadece Aslan (Kocakurt) yara almadan kurtuldu. Diğer yaralı iki arkadaşı ise birkaç gün sonra öldüler. Bu durum Aslan’ı çok etkiledi, üzüldü ve öfkelendi. İnsanlar ona ikinci defa büyük kötülük etmişlerdi. Onlardan öç almalıydı.

Bir sabah uyandığında kendini çok dinç hissetti. Kalktı, kovuğundan dışarı çıktı. Mevsim sonbahardı ama güneş ortalığı öylesine ısıtıyordu ki ağaçlar, yaprak dökmese kızgın bir yaz günü sanılabilirdi.

Kurtlar için zor günler kışın olur. Şiddetli kış soğuklarına karşı evcil hayvanlar sahipleri tarafından ahır ve ağıllara alınırlar. Diğer yabani hayvanların bazıları da inlerine çekilip kış uykusuna yatarlar. Yazın et beğenmeyen, avladıkları hayvanların sadece vitamince zengin kalp ve karaciğerlerini yiyen kurtlar, kışın kemirecek kuru bir kemik bile bulamazlar. Günlerce aç gezdikleri olur, son çare olarak içlerinden en güçsüzünü parçalayarak ölümden döndükleri de olurdu.

Elbette kurtların da kışlık yiyecek hazırlıkları olurdu. Kar yağmadan birkaç gün önce köylülerin hayvanlarından avlayabildiklerini parçalar, onların etleri, kar altında kalınca doğal bir konserve olurdu. Kışın en şiddetli zamanlarında onları, oradan çıkararak kendilerine ziyafet çekerlerdi.

Sonbaharda sığır ve koyunları avlamak da öyle kolay olur ki bu dağlarda. Otlaklar kurumuştur, hayvancağız bütün dikkatini karnını doyurabilmeye harcar. Tabii, böyle bir hayvana sadece diş atmak kalıyor, o da çok kolay.

Kar yağdıktan sonra tuhaf biçimde köylülerin kurtlara hediye ettiği at, eşek gibi hayvanlar da olur. Köylüler etini yemedikleri bu hayvanların fazlalıklarını kışın bahara kadar beslemek yerine dışarıda bırakırlar. Yılkı olan bu atlar her tarafı kar kaplayıncaya kadar kırlarda beslenir ama yiyecek kalmayınca zayıflar ve kurtlara yem olur.

Sonbahar aynı zamanda kurtların çiftleşme mevsimidir. Erkekle dişi kurdun bütün cilveleşmeleri de bu mevsimde olur. Bir dişi kurdun peşine dört-beş erkek kurt takılır, birbirleriyle kavgaya tutuşur, dişiye aşkını kabul ettirmek için nasıl kur yapar, nasıl da bütün yiğitliklerini, hünerlerini ortaya koyarlardı. Dişi kurt ise büyük bir zevkle erkeklerin hüner gösterilerini, belki de içine düştükleri hâlleri seyreder, sonunda içlerinden birini seçerdi. Kaybeden kurtlar yenilginin ezikliği ve gururlarının kırılmasıyla baş başa, başları önlerinde, kuyrukları yerde sürüne sürüne oradan uzaklaşır, kurt çiftini yalnız bırakırlardı.

Çiftler arasında yeniden cilveleşmeler başlardı. Sıcak sevgi bağları, yumuşak dokunmalar... Vahşinin vahşiliğini unuttuğu zamanlardır. Aşkları birkaç gün sürer, dişi dölleninceye kadar. Sonra unutulur.

Aslan, derin bir iç çekti. Dağa çıkalı beri ilk defa bu yıl çiftleşemeyecekti. Kendisi kocamıştı ama gönlü henüz kocamamıştı. Buna insanlar sebep olmuştu. Öfkesinden gözlerinde şimşekler çaktığını hissetti. İçinden “öç, öç, öç” diyordu. “Açlıktan ya da başka bir sebepten pisi pisine gebermeyeceğim. Öcümü aldıktan sonra, gerekirse onların elinde şereflice öleceğim.”

Kovuğunun iyice dışına çıktı. Kovuğunu uzun otlar ve çalılıklar saklıyordu. Yazın onu orada bulmak olanaksızdı. Ama şimdi otlar kurumuş, yapraklar dökülmüştü. Hemen oradan uzaklaştı.

Akşama kadar gezdi dolaştı ama kuşlardan başka canlıya rastlamadı. İnsanlar tarafından görülmemek için çok dikkat ediyordu. Köylüler kurtların hepsini öldürdüklerini sanıyor, çobanlar sürülerini serbestçe yayıyorlardı.

Akşamüzeri eli boş inine dönecekken uzakta bir koyun sürüsü gördü. Eh, şansını biraz deneyebilirdi. Sürünerek sürüye iyice yaklaştı. Sürünün geçeceğini tahmin ettiği bir tepecikte çalıların arasına sindi. Beklemeye koyuldu. Biraz sonra üç iri çoban köpeği sürünün epeyce önünde yürüyerek gelip onun önünden geçtiler. Akşam olduğu için onlar da acıkmış, sıkılmış ve görevlerinin bittiğini düşünerek, belki de ezberlerine uyarak köyün yolunu tutmuşlardı.

Birkaç dakika sonra çoban dalgın dalgın geçti. Hemen arkasından da sürü geçmeye başladı. Aslan önce köpeklere sonra çobana baktı. Köpekler çoktan toz olmuşlar, çoban da yine dalgın gidiyordu. Sürünün çoğu geçmiş, az bir kısmı da tepenin arkasında kalmıştı.

Kocakurt hemen fırladı yerinden. Fırlamasıyla koyunların ürkmesi bir oldu. Tepenin arkasında olanlar geri kaçtı. Önünde olanlar ise çobana doğru, sürünün iyice içine daldılar. Arkada bir tehlike görmeyince sakinleştiler. Çoban bu ürkmenin farkına vardıysa da aldırmadı. “Kuştan filan ürkmüş olmalılar” diye düşündü. Tepenin arkasında kalan koyunları da göremeyince yoluna devam etti.

Tepenin arkasında Kocakurt, yakaladığı koyunun gırtlağını parçalayıp, ne yapacağını bilmeden rastgele koşuşturan diğer koyunlara saldırıyordu. Bu da insanlardan bir çeşit öç almaktı. Şaşkın koyunlar nereye kaçacaklarını bilmeden oradan oraya koşturup dururlarken Kocakurt büyük bir iştahla sırayla hepsinin üstüne atlıyordu. Her gırtlağa diş atışta ağzına gelen ılık kan, onun vahşi zevkini daha da kamçılıyor, keyiften uçuyordu.

Kocakurt hepsini boğdu. Dudaklarını yalayarak ağzını temizledi. Hangisinden başlayacağını bilemeden etrafına bakındı. “Ne güzel manzara, her taraf et dolu” diye düşündü. En az kırk koyunu telef etmişti.

Hemen bir koyunun karnını deşti. Karaciğerini ve kalbini yedi. Durdu, doymuştu. “Hay aksi, bunlar olmasaydı doymak bilmezdim” diye düşündü. Oturdu, orada biraz bekledi, yorulmuştu ve bu yiyecekleri sahipsiz bırakmak istemiyordu. Dinlenme ihtiyacı hissetti. Kuytu bir yer bularak yattı, tatlı bir uykuya daldı.

Kocakurt o sonbahar, hatta yarı kışa kadar onları yedi ve keyif çattı. Ama hepsini kendi yiyemedi. Tilki ve akbabalar da paylarını aldı.

Daha sonraları Kocakurt yeniden günlerini av aramakla geçirmeye başladı. Yalnız olduğu için köylere inemiyor, açlığı uzun süre çekiyordu. Son zamanlarda çok zayıfladı. Yediği sadece birkaç soğuktan donmuş tilki ve tavşan ölüsüyle, güzden kalma koyun kemiklerinden ibaretti.

Günlerden bir gün soğuk bir havada yine çaresiz dolaşırken bir tepe üzerinde iyi görünümlü, derisi soyulmuş bir koyun budu gördü. Böylesine bir budun bu zamanda burada bulunmasını kuşkuyla karşıladı. Etrafına bakınca kapatılmaya çalışılmış insan ayak izlerini gördü. Biraz öteye bakınca tipinin arkasında bir karartı gördü. Karartıya doğru dikkatlice yaklaştı. Yeni ölmüş bir tilkiydi. Henüz donmamıştı bile. Donmadığına göre zehirlenmiş olmalıydı. Tekrar koyun budunun yanına geldi. Yakından inceleyince üzerine başka bir sıvının sürülmüş olduğunu fark etti. Bunun bir tuzak olduğunu anladı.

Karnı öylesine açtı ve et öyle güzel görünüyordu ki, Kocakurt bir hayli şaşaladı. Tilkideki zehrin daha az olduğu için kendisini öldürmeyeceğini düşünerek tilkiyi yemeğe karar verdi.

Aklına gelen başına gelmişti. Zehirlenmiş tilki onu da zehirlemişti. Bir hafta ölümün pençesinde kaldı. Ölümden kıl payı kurtuldu.

***

Kocakurt yeni yeni iyileşerek ayağa kalkmış ve bu sürede sadece bir bıldırcın yiyebilmişti. Yarı aç yarı tok biçimde bahara çıktı, artık korkmuyordu. Ömrünün sonuna geldiğini hissediyor, bir dahaki kışı atlatabileceğini sanmıyordu. Bu yazın insanlara elinden geldiği kadar zarar vererecekti.

İlkbaharda karın kalkmasıyla birlikte doğa hemen renklendi. Çiçekler açtı, çimenler yeşerdi, ağaçlar yapraklarla bezendi. Koyun kuzu, sığır dana hep otlağa çıktılar.

Kocakurt’un kendisini neşeli hissettiği günlerden biriydi. İninden çıktı. Bir yamaçtan süzülerek aşağıda nazlı nazlı akıp giden dereye indi. Derenin her iki yanında yemyeşil çayırlar uzanıyordu. Otlar yeni yeni topuk hizasına gelmişti.

Kocakurt dereden su içti. Daha sonra dere boyu aşağı gitti. Nihayet çayırlar bitti, otlak yerlerine ulaştı. Aşağılardan çıngırak sesleri gelmeye başladı. Koyun sürüsü olmalıydı. Kocakurt hemen derenin karşı kıyısındaki söğütlüğe daldı. Ağaçların arasından biraz daha aşağılara indi. Oradaki koyun sürüsünü gördü. Sürüye yaklaştı ve bir söğüdün yanında iki taşın arasına uzanarak etrafı gözlemeye başladı.

Sürü bir düzlükte bir araya toplanmış yatıyordu. Sadece birkaç keçi dere kenarındaki gül ağacının yapraklarını kemiriyordu. Çobanı ve köpekleri aradı gözleri ama göremedi. Herhalde kendisinin göremediği bir kayanın arkasında olmalıydılar. Nasıl olsa kendisini göremezlerdi.

Oysa Kocakurt söğütlerin arasından süzülürken dalları sallandırmış, çoban da bunun farkına vararak saklanmıştı. Kocakurt’u dikkatle izliyordu. Köpek olmasına rağmen kurt gibi hareket ediyordu. Köylerinde görmediği, yabancı bir köpek!

Kocakurt kimsenin kendisini izlemediğine iyice inanmış olmalı ki, kendisini keçilere gösterecek kadar söğütlükten çıktı. İlginç hareketler yaparak keçilerin dikkatini çekiyor, kendine yaklaşmalarını sağlıyor, kendisi de sinsice onlara yaklaşıyordu. Keçiler ürkerek biraz öteye kaçıştılar. Bulundukları yenden ürkek bakışlarla Kocakurt’u izliyorlardı.

Yaşlı ve tecrübeli çoban karşısındakinin bir köpek olduğunu fark etmesine karşın tehlikeyi sezmişti. Arkadan dolaşarak keçilere odaklanan köpeği kovalamayı düşündü. Doğrudan ortaya çıkacak olsa köpeğin ya da kurdun sürüye saldıracağını ve pek çok koyunu yaralayacağını veya öldüreceğini biliyordu. Üstelik köpekleri de yoktu. İşini şansa bırakmadı.

Çoban arkadan dolaşırken, Kocakurt da keçileri biraz daha kendine doğru çekmeyi başardı. Şimdi yavaşça tekrar söğütlüğe girip yanına gelecek olan keçilerin canına okuyacaktı. Ama keçiler birkaç metre kala durmuşlardı. Biraz daha ilerleseler…

Kocakurt kendisini keçilere öylesine kaptırdı ki, arkasından gelen çıtırtıları duymadı bile.

Keçiler acayip sesler çıkartarak ürkekçe ve merakla Kocakurt’a yaklaşıyorlardı. Kocakurt sinmiş, kâh kuyruk sallayarak, kâh ağzını şapırdatarak keçileri iyice kendine doğru çekiyordu ki, belinin ortasından yediği şiddetli bir darbeyle kendine geldi.

Fırladı, kaçmak istedi fakat kalkamadı. Beli kırılmış, ayağa kalkamıyordu. Yaşlı çaban kafa göz demeden elindeki kocaman değnekle rastgele vuruyordu. Bütün kasları, kemikleri sızlıyordu. Çoban aklına gelen işkence tekniklerini de kullanmaya başladı. Ta ki Kocakurt bayılıncaya kadar.

Çoban, Kocakurt’u köpeğe benzetmesine rağmen kurt olma olasılığını düşünerek derisini yüzüp satmayı kafasına koydu. İri bir kurt postu! Eh, bir hayli para kazandırırdı çobana. Çoban köye bağırarak oğlunu çağırdı. Kocakurt’u baygın hâlde köye gönderdi.

***

Cemile ocağı yakmış, akşam için yemek hazırlıyordu. Neredeyse az sonra kocası çift sürmekten dönecekti. Onun için elini çabuk tutuyordu. Beş yaşındaki oğlu heyecanla içeri girdi.

-Aba, Hasan dede dağda bir kurt yakalamış, dedi. Cemile:

-Kurt, kuzu mu ki yakalasın oğlum, dedi.

-Yok aba, vallahi yakalamış. Bizim kapının önünde duruyor. İnanmazsan gel bak, herkes gelmiş, diye de ekledi.

Cemile işin doğrusunu öğrenmek için dışarı çıktı. Gerçekten de evin önü kalabalıktı. Kurdu yakından görmek için işini bırakan birçok kadın, erkek, çocuk toplanmıştı. Kurdu köye sırtında getiren çobanın oğlu açıklama yapıyordu:

-Babam gözelerde sürüyü yayarken bu kurt sürüye dalmış ama babam zamanında fark ederek sürüye zarar verdirmemiş. Değneğiyle vurarak belini kırmış.

Kalabalıktan bir ses:

-İyi ama bu kurt değil ki, bildiğimiz sıradan bir köpek! Çobanın oğlu:

-Bilmiyorum yenge. Eğer kurt değilse sürüye niçin saldırsın?

Kalabalıktan çeşitli tahminler yapılmaya başlandı. Cemile de merak ederek kurdu görmek için kalabalıkta ilerlemeye çalışıyordu. Nihayet görebildi. Hayretler içinde kaldı âdeta kanı dondu.

Cemile Aslan’ı on iki yıldır görmemişti. Cemile’nin dert ortağıydı. Aslan’ı daha minik bir yavruyken tanımış, eliyle yedirip, içirip büyütmüş, onunla dost olmuştu. Birbirlerini çok severlerdi. Aslan’ın köyden uzaklaştırıldığı günlerde Cemile çok ağlamıştı. Daha sonraları da Aslan’ı hiç unutmamıştı. Onun bir gün döneceğine inanıyordu. Ancak aradan çok zaman geçtiğinden bu umudu sönmüştü. Aslan’ın öldüğüne inanıyordu.

Oysa işte yaşıyordu ve karşısındaydı. Cemile ne yapacağını bilemiyordu; sevinsin mi, bu durumda gördüğü için ağlasın mı yoksa eskisi gibi Aslan’ın boynuna mı sarılsın bilemedi. Bocaladı. Sadece “bu bizim Aslan” diyebildi.

Kalabalıktan çeşitli sorular yönelmeye başladı. Cemile hiçbirini duymuyordu. O, çobanın oğluna Aslan’ın kendisinin olduğunu ve her ne şartla olursa olsun, onu geri vermeyeceğini anlatıyordu. Çobanın oğlu “şimdilik” razı oldu. Babasının gelmesini ve onunla konuşmasını istedi. Aslan’ı Cemile’ye bırakarak gitti.

Cemile Aslan’ın yanına eğildi. Okşamak için elini uzatırken kalabalıktan uyarmak isteyenler oldu.

-Uzak dur Cemile gelin, belki ısırır. Cemile:

-Yok, bacım, o beni ısırmaz. Tanır beni.

Oysa Aslan, Cemile’yi hiç de tanımadı. Daha yeni ayılmış, gözleri açık, ayakları gerilmiş durumda yatıyor, çevresiyle ilgilenmiyordu. Her tarafı ağrı sızı içindeydi. Hele belinin ağrısı dayanılır gibi değildi.

Biraz sonra kalabalık dağıldı. Cemile hem içeri girip yemeğe bakıyor, hem de gelip Aslan’la ilgileniyordu. Önüne bir parça ekmek koydu. Aslan bakmadı bile. Eskiden nasıl da severdi ekmeği. Sürekli yal yediğinden olacak, ekmek çok lüks bir yiyecek gibi geliyordu Aslan’a o vakitler. Oysa şimdi ekmeğe bakacak hâlde değildi. Kendini kaderin ellerine bıraktı. Kaderini değiştirmeyi de düşünmüyordu. Hayatında ilk defa teslimiyetçi oldu. Rüzgâr nereye isterse oraya götürsün.

Aslan bir tek şeyden emindi: Yenilmişti ve ölecekti, ölmeliydi. Doğanın yasasıydı bu. Yaşama bağlayacak hiçbir amacı veya sebebi yoktu. Ölüm gelse seve seve kendini onun kollarına atabilirdi.

Cemile gelmiş yine tüylerini okşuyor, bir yandan da konuşuyordu.

-Tanımadın mı beni Aslan? Ben Cemile… Hani seninle, sen daha zincire bağlanmadan ilkbaharda kuzuları çayıra götürüp otlatırdık…

Aslan bunları ne duydu, ne de anladı. Ama tüylerini okşayan bu kadının kim olduğunu merak edip başını kaldırmadan şöyle bir gözlerini çevirip baktı… Yabancı değildi bu yüz.

Kapadı gözlerini.

Peki, ama kimdi bu? Ne istiyordu kendisinden? Açtı gözlerini, uzun uzun baktı. Gözleri, kara gözleri yabancı gelmiyordu. Nerede görmüş olabilirim diye düşündü.

Cemile’nin yemekleri hazırdı. Aslan’ın yanına gelerek kocasının gelmesini beklemeye başladı. Karşısına geçip konuşmaya başladı:

-İyileşeceksin Aslan. Merak etme, baytar çağıracağız.

Sonunda kocası da tarladan döndü. Öküzleri kağnıdan çözerek ahıra sürdü. Cemile’nin yanına geldi, sordu:

-Hayrola, nedir bu, nereden çıktı?

-Bu bizim Aslan. Hatırladın mı, çocukken bazen yanımda dolaşırdı, sonra kuduz diye köyden sürdüler. İşte o köpek.

-Eeee, nerden geldi şimdi?

Cemile olanları başından sonuna kadar anlattı. Beraber içeri girdiler. Ekrem öküzleri ot ile yemlerken Cemile sofrayı hazırladı. Oturup yemeklerini yediler. Cemile baytar çağırmak gerektiğini anlattı. Ekrem sıcak bakmadı buna.

-Baytar mı? İşlerin bu sıkışık zamanında ölmek üzere olan bir köpek peşinde mi koşturacaksın beni. Herkes işlerini bitirmek üzere. Hem havalar iyi gidiyorken… Yoo, benden bunu isteme…

Cemile kararlıydı ve eşini ikna etti. İlçeye baytarı davet etmek için gitti. Baytar da şap hastalığının ilkbahar aşısını yapmak için zaten gelecekmiş. Köyün motorlu araçlar için yolu olmadığından Ekrem’in yanında getirdiği yedek ata baytar bindi ve köye geldiler.

Baytar, Aslan’ı muayene ettikten sonra konuştu:

-Köpeğin beli kırılmış, omuriliği zedelenmiş ve tedavisi imkânsız. Bu hayvan felç olmuş. Zaten yaşlı, uğraşmaya değmez.

Baytar giderken Cemile Aslan’ın başucunda ağlıyordu. Aslan başını kaldırıp baktı, beyninde şimşek çaktı. Samanlıkta ağlayan çocuk bu değil miydi? Cemile’yi nasıl da tanımamıştı. Cemile’yi unutmamıştı ama onu hep çocuk olarak düşünmüştü.

Aslan çok sevindi. Kuyruğunu sallamak istedi ama kımıldatamadı. Cemile’nin elini yaladı. Başını da doğrultamıyordu. Az önce Cemile’yi anımsadığında içine bir yaşama arzusu doğdu ama Cemile’nin gözlerindeki umutsuzluk…

Başını tekrar yere koydu. Derin bir iç çekti. Gözlerinden yuvarlanan iri gözyaşları tüylerini ıslatmadan kayıp yere döküldü.

Aslan ilk ve son kez ağlıyordu.

_____________________________

* Yazarın gençliğinde, kitaba ulaşamama hâlindeyken can sıkıntısından kurtulmak için yazıp resimlediği denemelik bir hikâye.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile