Amerika… Pek çok insanın gelmek istediği bir ülke. Hayaller ülkesi, pek çok filme, pek çok edebî metne konu olmuş ülke. En son söyleyeceğimi en başta söyleyeyim o kadar da önemsenecek düzeyde bir ülke değil.

Dil ve İnsan

Dil, insanın üzerindeki en korunaklı elbise bence. Kendinizi güvende hissetmenin temel ögesi. Varlığınızın olmazsa olmaz ön koşulu. Ne kadar çok dil bilirseniz kendinize güven katsayınız o kadar artıyor. Ana diliniz, günlük yaşamda giydiğiniz, çıplaklığınızı örten temel elbiseniz. Farklı ortamlarda farklı elbiseler giyebilecek zenginliğinizin olması salt bireysel özgüveninizin değil ulusal güvencenizin de korunağı oluyor.

Memleketimizde ne yazık ki ilkokul 4. sınıftan üniversiteye kadar üzerimize uygun başka bir elbise giyme lüksümüz yok. Bu süreçte, her yıl farklı bir terzi tarafından elbisenin ölçüsü alınır, elbise dikilmeye çalışılır, yeni gelen terzi ölçüyü değiştirir, üzerinize uygun elbise dikilecekken kumaş değişir, yeni modeller ortaya çıkar. Bir türlü farklı bir elbise giyme becerisi sergileyemezsiniz. Bu kısır döngü ne yazık ki üniversiteden sonra da devam eder.

Bu noktada kendimden örnek vermek istiyorum. Ülkemizde doçentliğe başvurunun önkoşulu olarak ÜDS ya da KPDS’den (Şimdi YDS oldu.) 65 ve üzeri not almak gerekir. Ben sırf daha önceki yıllarda çıkmış soruları çözerek KPDS’den 71 aldım. Bu not sadece okuduğunu anlama becerisinin ölçüldüğü bir sınavdan alınan not. Aldığım bu notla ne yazık ki Atatürk Havalimanından dışarı çıkmak dahi mümkün değil. Açıklayacağım. 21 Ocak 2013 tarihli günlüğüme şunları kaydetmişim: “Şu an Atatürk Havalimanındayım. Uçağa binmeden önceki bekleme odasında. İçerisi oldukça sıcak. Zira artık Türkçe konuşan yok. Nedense aklıma Eskici[1]geldi. Artık ortamın sıcaklığı ruhumun kasvetini aratacak gibi. Benim için artık palto ve kazak çok sıkıcı. Kaç sözcükle konuşulur şu İngilizce. 20-25 dakikada epey bir sözcüğe aşina oldum dinleyerek. Yanımda konuşanlara kulak kabartıyorum anlayabileyim diye. Bu satırları her ne kadar İstanbul’dan yazsam da burası artık Amerika benim için.” Amerika’ya ne için gidiyordum. Resmî olarak görevim Binghamton Üniversitesinde Seçmeli Türkçe dersini seçen lisans öğrencilerine Türkçe öğretmek. Gayr-i resmi olarak görevim ise yıllarca tek bir beceriyle (okuma) öğrenmeye çalıştığım İngilizcenin diğer becerilerini (dinleme, konuşma, yazma) geliştirmekti. Bir taşla iki kuş vurmaktı amacım[2]. Yani anlayacağınız özel günlerde, resmî ortamlarda giyeceğim bir elbisem olması içindi buralara katlanmam.

İklim ve Coğrafya

“Katlanmam” diyorum, zira burası iklim olarak çok soğuk bir yer. New York’un 300 km. kuzey-doğusunda, New York’la Kanada arasında bir yer. Dünden bu yana (31 Mart 2013) hava sıcaklığı sıfırın üzerine çıktı. O da gündüz. Geceleri hâlâ -5’lerde. 3 yıldır Mersin’de yaşayan biri olarak bu hava elbette benim içinkatlanmaktır. Katlanmanın diğer boyutlarına ileride değineceğim. Hava koşullarının bu denli soğuk olması bitki örtüsünü de olumsuz etkilemekte. Daha ağaçlarda henüz bir belirti yok. Ağaçların özelliklerini geçen yıldan kalan yapraklarına bakarak tahmin etmeye çalıştım. Meşe ağacı çoğunlukta. Yapraklarını dökmeyen karaçam (emin değilim) ve köknar da var. Burada dikkatimi çeken özelliklerden biri de ormanlık alandaki ağaçlara ne yetkililer ne de insanlar karışıyor. Ormanın içinde kırılmış, devrilmiş binlerce ağaç var. Kurumuş ağaçlar. Türkiye’de olsa çok önemli bir ısınma kaynağıdır. Memleketimde,  köylüler onları bir iki hayvan yüküyle evlerine götürürdü. Aklıma gelmişken söyleyeyim burada köylü de yok.

Herkes şehirli. Şehir bir yönüyle ormanın içine kurulmuş. Şehir dedimse büyük bir kasaba. Resmî olarak nüfusu 47 bin olarak görünüyor. Evler filmlerde gördüğümüz tipte evler. Bütün evlerin içi ahşap. Yukarıdaki komşunun ayak izlerini rahatlıkla duyabilirsiniz. Çok katlı bir yapılaşma yok zaten. En fazla üç katlı binalar. Genelde evler müstakil. Müstakil evlerin geniş bahçeleri var. Fakat burada bir evin bahçesini diğer evin bahçesinden ayıran çit ya da duvar yok. Çelik kapı, çelik panjur gibi yapılar da yok.

Su çok bol. Sanırım Amerika’nın ilelebet su ihtiyacını giderecek kaynakları var. Her tarafta küçük göller ve akarsular mevcut. Hâl böyle olunca cüzzi miktarda su faturası ödüyorsunuz. Müstakil ev sahipleri için geçerli bu söylediklerim. Kiralık evlerde su faturasıyla siz ilgilenmiyorsunuz. Aylık ödediğiniz ev kiralarının içinde su faturları da var. Buradaki en tuhaf uygulama kiralık evlerde oturan insanlar çamaşırlarını ya apartmanın altındaki çamaşır makinalarında ya da bağımsız çamaşırhane (loundy) diyebileceğimiz yerlerde yıkamak zorunda kalmaları. Ben çamaşırları apartmanın altındaki çamaşır makinesinde yıkıyorum. Çamaşır makinesinin hemen yanında bir de kurutma makinesi var. Her ikisi de 1,75 dolara çalışıyor.

Çok Kültürlülük ve Demokrasi

Amerika’da demokrasinin geliştiği söylenir. Doğrudur. Bunun elbette pek çok nedeni vardır. Bu nedenlerin başında hiç kuşkusuz ekonomik güç yatmaktadır. Rehaf düzeyinin yüksekliği demokrasinin yerleşmesinde önemli bir etken. Ben ise farklı bir boyutu ele almak istiyorum. Bence Amerika’da demokrasinin yerleşmesinde en önemli etkenlerden biri çok kültürlülük.

Buradaki çok kültürlülüğe kendi yaşadıklarımdan örnekler vermek istiyorum. Yukarıda söz etmiştim. İngilizce konuşma becerisini geliştirmek için burada açılan ücretsiz kurslara katılıyorum. Bu kurslara daha çok burada eşleri bir şekilde görevli (doktora öğrencisi, öğretim üyesi ya da başka bir iş için) kadınlar katılıyor. Sınıflar 8 ilâ 10 kişi arasında değişiyor. Genelde Uzak Doğulu insanlar bunlar. Çinli, Koreli, Tayvanlı, Afganistanlı, İranlı, Azeri... Bazıları da Kolombiyalı, Meksikalı. Sınıfa girdiğinizde mini etekli bayan da var, türbanlı bayan da. Bu salt biçimsel ayrım dahi insanların birbirlerine saygı katsayısını artırıyor.

İnsanlar arasındaki biçimsel çeşitliliğin yanı sıra yaşam tarzlarındaki değişiklik de sizi karşınızdakine saygı duymaya itiyor ya da karşınızdakine saygı duymak zorunda kalıyorsunuz. Örneğin sınıftaki arkadaşlar,  kendi bölgelerindeki ilginç yemek kültüründen söz ediyor. Çinli ve Tayvanlı bayanlar köpek etinin lezzetinden ve ulaşılmaz değerli bir et türü olduğundan ve hatta cenin etinden ve lezzetinden söz ediyorlar. Şimdi benzer bir anlatımın Türkiye’de herhangi bir üniversite dersliklerinde dahi hoşgörüyle karşılanmayacağı malum. Şöyle bir düşünün sabah derse geliyorsunuz ve işte dün akşam yediğiniz köpeğin etinin lezzetinden bahsediyorsunuz... Ertesi gün acaba hangi gazetinin manşetinde yer alırsınız.

Bunların haricinde derste konuştuğumuz bir diğer konu inanç konusu. Tabii bu konunun açılmasının geri planında ders hocasının misyonerlik misyonu ön planda. İşin tuhafı burada şehir içinde halka açık İngilizce kurslarında da aynı tutum sergileniyormuş (Dil öğretiminin aynı zamanda bir kültür aktarım aracı olduğu gerçeği burada da ortaya çıkıyor). Dil öğreten öğretmenlerin ikincil bir görevi de Hıristiyanlığı yaymak. Neyse derse katılan Çinlilerde ve Tayvanlılarda Tanrı inancı yok. Kadınlar bilime inanıyoruz diyorlar. Korelilere yarım yamalak bir Hıristiyanlık inancı aşılanmış. Onlar kendilerince Hristiyanlığı anlatıyor. Ben de Müslümanlığı dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Yunus Emre’deki, Mevlana’daki, Hacı Bektaş’taki Müslümanlığı. Tanrı’nın gazabından çok; sevgisinden, güzelliğinden, iyiliğinden söz ettim. Laiklikle ters düşmeyen Müslümanlıktan... Ondan sonra, Türkiye’deki olayları yorumlamaya çalışıyorum. Kaç yüzyıl önceki din anlayışımızdan ne kadar saptığımızı hem de bu yapılanın resmi kanallar aracılığıyla gerçekleştiği gerçeği insanı olumsuz etkiliyor.

Diyanet İşleri Başkanlığı İzmir’de anket düzenlemiş. Sorulara bakıyorum: 'Aşağıdakilerden hangisi Allah'ın varlığı ile ilgili inancınızı en iyi şekilde ifade eder?', 'Hangi dine mensupsunuz?', 'Hangi mezhebe göre amel edersiniz?', 'Dini kaynağınızın bilgisi nedir?', 'Din bilgilerinizi nasıl geliştiriyorsunuz?', 'Bunun için sizi kim teşvik ediyor?', 'Dini nitelikli bir konuyu danışmak istediğinizde hangi kişi ya da kuruma müracaat edersiniz?', 'Kendinizi ne kadar dindar hissediyorsunuz?', 'Aşağıdaki namazları ne sıklıkla kılarsınız?', 'Haftada ortalama kaç vakit namazınızı camide ya da mescitte cemaatle kılarsınız?', 'Dışarı çıkarken başınızı örter misiniz?', 'Kuran-ı Kerim'i Arapça okumayı biliyor musunuz?', 'Kuran-ı Kerim'i Arapça öğrenmek istiyor musunuz?' 'Günah işlediğimde pişman olurum', 'İbadetlerimi yerine getiremediğimde huzursuz olurum', 'Misafir ağırlarken bayanlar ve erkeklerin aynı ortamda bulunmamasını tercih ederim', 'Hayatımı dinin emirlerine göre şekillendiririm', 'Evlenmeden önce flört etmenin dinen bir sakıncası yoktur', 'Dini grup ve cemaatler yararlıdır', 'Herkes dini bir grup ya da cemaate mensup olmalıdır', 'Dini grup ve cemaatler yasaklanmalıdır', 'Dini grup ve cemaatler desteklenmelidir', 'Oy verirken adayın dindar olup olmadığını önemsemem.' Demokrasi getireceğiz anlayışıyla insanları fişlemekten gayri ne işe yarar acaba bu sorular. Sanırım bütün bu sorulara verilecek tek güzel yanıt, “Size ne.” olmalı.

Çok çeşitli yaşam tarzı ve çok çeşitli inançlar ve hatta inançsızlıkların bir arada olduğu ortamda demokrasi ister istemez gelişiyor. Farklı kültürden insanların müşterek yaşam alanlarında ister istemez her koşul tanımlı hâle geliyor. Bir yönüyle herkes birbirine karşı saygılı ve nazik. Tanıdık olmasına gerek yok. İnsanlar birbirlerini gördüklerinde muhakkak selam veriyor. Gülümsüyor.


[1]Sırası gelmişken bu öyküyü her Türk vatandaşı muhakkak okumalı. Öyküde müthiş bir kurgu ve anlatım, olağanüstü bir anadili sevgisi aşılanır. Bu satırları yazarken bile gözyaşlarıma hâkim olamıyorum. Öyküyü burada anlatmayacağım lakin öykünün başkişisi çocuğun artık Türkçe konuşacak adam bulamayacağını düşündüğü andaki ruh hâli şu şekilde betimlenir:

“O zaman gördü ki, küçük çocuk, memleketlisi mini mini yavru ağlıyor... Sessizce, titreye titreye ağlıyor. Yanaklarından gözyaşları bir bir arkasına, temiz vagon pencerelerindeki yağmur damlaları dışarının rengini geçilen manzaraları içine alarak nasıl acele acele, sarsıla çarpışa dökülürse öyle bağrının sarsıntıları ile yerlerinden oynayarak, vuruşurak içlerinde güneşli mavi gök, pırıl pırıl akıyor.

- Ağlama be! Ağlama be!

Eskici başka söz bulamamıştı. Bunu işiten çocuk hıçkıra hıçkıra, katıla katıla ağlamaktadır; bir daha Türkçe konuşacak adam bulamayacağına ağlamaktadır.”

[2] Bu deyim İngilizcede de aynı Türkçedeki kullanımıyla var: “Kill two birds with one stone”

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top