Sloganlar basittir ama gerçek tercihler yapmak gerektiğinde pek yardımcı olmazlar. N. Chomky

Toplumsal yaşamda, yani bir toplumun yaşamında, her olayın bir politikekonomiye dayalı yani sınıfsal açıklaması vardır ve öncelikle bu bilinmeli, sonra buna bağlı diğer etkenler; toplumsal gerçeği tam anlamanın, açıklamanın başkaca bir yolu yoktur.

Batılı ekonomistler, ekonomi çözümleyiciler, küresel şirketlerin liberal kapitalizminin, dünya ekonomisini yöneten 500 şirketlere, son onlu yıllarda olağanüstü kazanç sağladığını; geçmişteki en yüksek kazançlarının en az on katı olduğunu da belirtiyorlar.  Ancak ekliyorlar;  bu kazanca karşın, bugün aynı zamanda, çoklu organ yetmezliği benzeri bir sorun yaşamaktadır, küresel şirketlerin liberal kapitalizmi. Bu nedenle, en önemli çıkarımları da şu, artık organ nakli ile bu kapitalizmi yaşatmaları olanaksız. Dünya’ya aşılmış, geçilmiş gerici dünyayı dayatmalarının ve zorbalıkarının nedeni de bu. Bir çıkmazdalar, tam olarak ne yaptıklarını bilmiyorlar. Bir tür çoklu organ yetmezliği çeken bir hastanın doktorları gibi… Çare üretecekler mi, bilinmiyor; ancak çare üretirlerse, bunu kesinlikle bilim aracılığıyla yapacaklar ki; bu bir başka bilimsel verinin sonu olacaktır ya da üretemeyecekler ve belli bir hızda ölecekler.

Tarihte, egemen etken, sonunda, maddî yaşamın üretimi ve yeniden-üretimidir. Ama bu üretim, ikili bir özelliğe sahiptir. Bir yandan, yaşam araçlarının, beslenmeye, giyinmeye, barınmaya yarayan nesnelerin, ve bunların gerektirdiği aletlerin üretimi; öbür yandan bizzat insanların-üretimi, türün üremesi. Belirli bir tarihsel dönem ve belirli bir ülkedeki insanların içinde yaşadıkları toplumsal kurumlar, bu iki türlü üretim tarafından, bir yandan emeğin öbür yandan da ailenin erişmiş bulunduğu gelişme aşaması tarafından belirlenir. Emeğin erişmiş bulunduğu gelişme aşaması ne kadar düşük, toplam emek ürünü ve bunun sonucu, toplumun sahip bulunduğu servet ne kadar az ise, kan bağının ağır basan etkisi, toplumsal düzen üzerinde o kadar çok belirleyici görünür. Ama kan bağına dayanan bu toplumsal yapı çerçevesinde, emek üretkenliği gitgide artar; ve onunla birlikte, özel mülkiyet ve değişim, servetler arasında eşitsizlik, başkasının emek-gücünden yararlanabilme olanağı, sonuç olarak, sınıflar arasındaki karşıtlıkların temeli de gelişir; bütün bu yeni toplumsal öğeler, kuşaklar boyunca, eski toplumsal kuruluşu yeni koşullara uyarlamak için; bunların arasındaki bağdaşmazlık tam bir devrim sonucu verene kadar, var güçleriyle etkide bulunurlar. Kan bağı üzerine kurulmuş eski toplum, yeni yeni gelişmiş toplumsal sınıfların çatışması sonucu değişir; yerini, artık dayanaklarını kan bağı üzerine kurulmuş toplulukların değil, belirli bir ülkede yaşayan toplulukların oluşturduğu devlet içinde örgütlenen aile rejiminin tamamen mülkiyet rejimi tarafından belirlendiği günümüze kadar gelen yazılı tarihin bütün özünü biçimlendiren sınıflar çatışması ve sınıflar savaşımının bundan böyle içinde özgürce geliştiği yeni bir topluma bırakır.

Dünyayı yöneten gerçekte gezegensel hükümettir. Ülke hükümetleri kuramsal değil uygulayıcıdır. Oradaysanız, yapabiliyor, uygulayabilirsanız, arkanızdayız. Uygulayamazsanız, benden size yarar yok, başınızın çaresine bakacaksınız.

Liberal ya da sol liberal, sağ liberal yarı aydınlar olgusal anlamda bir düna görüşünden ve tarihsel çözümemeden ve bunu sonucu olarak,  kuramda yoksun olduğu için, doğru pratikten de yoksundur. Sık sık hayal kırıklığı yaşayan, bir gün destekleyici, bir gün karşıt olabilmektedir. Yalnızca eleştirel bir söylemleri vardır Bu söylemin yukarıdaki nedenlerden ötürü genellikle içi bilgiden yoksundur ve umutsuzluk üretmektedir, çünkü karmaşık bir çelişki yaşamaktadırlar, düşünce dünyalarında.

“yeni ortaya çıkan ekonomilerin tekrarlayan krizleri küreselleşmeye doğru ilerleyiş için bir tür daimi zemin oluşturmaktadır. 1982 ve 1995’te Meksika krizi, 1997’deki Asya krizi, 1998 ve 99’daki Rusya ve Brezilya krizi, 2001’deki Arjantin ve 2002’de Türkiye krizi bütün belleklerde izler bırakırken aynı zamanda sözkonusu toplumlarda derin acılar ve yaralar bırakmıştır. (1)

“Kendin dışında herşeyi unut ve servet sahibi ol”

1900’ün başları…

“Hacı Ferhad Efendi’nin, Hafız İshak Efendi adında, bahçe duvarları bitişik bir komşusu vardı. Zenginlikte, bolluk içinde yaşamakta bu iki aile omuz öpüşürler. Hafız Ishak mebus, hem iaşe kurulun ileri gelen üyesidir. Oğlunu, kardeşini, yeğenlerini – kimi böceklerin etler, meyveler üzerine, kendi kendilerini  canlanıp semirmeleri için yumurta bırakmaları gibi- su başlarına, yiyinti noktalarına, yağma mahallelerine yerleştirmişti. Bunlarda doymak bilmez bir açlık vardı. Herkesin bütün besin paylarını kendi midelerine çevirmek elden gelse çekinmeden bunu yapacaklar ve bütün insanları açlıktan öldüreceklerini ; nasibin kendilerinden yana olduğunu bir iyilik olayı gibi temaşa etmekten belki zevk alacaklardı.

Duvar duvara bitişik bu iki komşudan başka hemen bütün mahalle, kıtlığın insafsız; ilacı, çaresi bulunmaz acıları içinde yanıyor, kavruluyordu Bolluk içinde yüzen bu iki kibar aille başkanının adlarını, hacılık, hafızlık unvanları süslüyordu. Bu sıfatlar bir süre birer “paratoner” gibi kendilerini dediden kodudan, sövgüden, kötü sözden korurdu. Biri Ulu Peygamber’in mezarına yüz sümüş mübarek bir hacı; öteki, Tanrı’nın kitabını ezberlemiş saygıdeğer bir hafız… Bunlardan hakka, insanlığa aykırı ne kötülük çıkabilir. Evet efendiler, bir süre, kutsallanmsı pek gerekli bu iki unvanın sağladığı saygıyla yaşadılar. Yoklukla, sıkıntıyla bunalan kimi aileler hasta yavrularını, analarını, babalarını, kardeşlerini açlığın, ölümün aman vermez pençelerinde kurtarmak için her gün en işe yarar eşyadan birini götürüp haraç mezat satıyorlar ve ancak o günün yiyeceğini, pek eksik olark, elde edebiliyorlardı. Okkası elliye çıkan sütün gündü yüz dirhemciğini elde edememek yüzünden ne yavrular ne hastalar ölüyordu.

Hacı Ferhad Efendi’nin kapısına her ay başında bir araba dolusu erzak gelirdi.

Bu kadar erzakı ne yapıyorlar? Nerelerine yiyorlar?.. İşte Bütün mahalle açlarına merak olan budur. Gelen gidenleri eksik değildir. Sıkça sıkça ziyafetler verilir. Haremler, selamlıklar hamınlarla beylerle dolar. Bu Hacı’nın, Hafız’ın konaklaına hasırlarla rakılar, kasalarda biralar taşınır Yerler, içerler,söylerler, çağırırlar, eğlenirler. Çalgı,çümbüş kıyamet kopar. Piyano, ut, tef, şarkı sesleri hiç eksilmez. Dünya yıkılsa onlar zevkleriyle başbaşadır. Savaş, kıtlık, hastalık felaketleri umurlarında değildir. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik diye herkesin ağzına bir parmak bal çaldılar.

Bizde geçinmenin temel kuralı, önce çatmak, sonra çalmaktır. Mutlakiyet’te budur, Meşrutiyet’te [cumhuriyet’te budur, Şeriat’ta]. Daima kanunun üstünde ya bir hükümet ya bir parti çıkar ortaya. Su başlarını zorbalar alır. Onlara eyvallah diyerek boyun eğer; kanunu, insanlığı, insafı, vicdanı çiğneyerek gittikleri yoldan gidersen yaşarsın. Böyle yapmazsan geçim alanında yerin olmaz…. Ne tulumbacılar efendi, bey, paşa, vekil mebus oldular. Ne hiçler adam sırasıa geçtiler. Ne kanlı katiller cezadan kurtulma yolunu bulup keyiflerine baktılar. Masumları ezmek, haydutları yükseltmek, suçsuzlara eziyet etmek, suçluları ödüllendirmek toplumun ana ilkesiydi.(2)

***

Dinin kapitalizmde önemli bir ideolojik işev taşıdığı, bir çok kez söylenmiştir. Korkuyla özel bir bağlantı içinde bulundukları için, bu ideolojinin dört unsurunun burada bir kez daha belirtilmesi gerekiyor.

Birincisi: Varoluşun, çıplak mekanla çıplak zamanın ötesinde ki alanlara genişletilmesi ve bununla bağlantılı olan irrasyonellik (akıldışılık) İkincisi: Mevcut olmayan bir şeyle kurulmuş bağ ve bununla ilişkili olarak kendi acizliğini duyma. Üçüncüsü: Toplumsal zorun mutlaka ve tanrısal bir yargı zoru halinde ilahileştirilmesi ve buna bağlı olarak çocukluk korkusunun Tanrı Korkusuna yüceltilmesi. Dördüncüsü: Dinin cinsellik düşmanlığı. Buna bağlı olarak, hayatta yedek teselliye muhtaç zavallı ruhların yüceltilmesi. (3)

Yakında, yani sıkışmaları iyice arttığında,

 [gezegensel yöneticilerce seçilen] yöneticilerin, tanrı tarafından atandığını, onlara karşı çıkmanın, günah olduğunu, tanrıya karşı gelmek olacağını ve cehhenemde sonsuza değin yanmakla cezalandırılacağını söyler ve yayarlarsa şaşırmamak gerek.

17.yüzyılın başlarına götürmek istiyorlar.

“Platon’un önceden tahmin edemediği şey, bilimin korkularımızı bırakmamıza yardımcı olurken, Tanrılarımızı da bırakmamıza yardımcı olacağıydı. Newton Dünya’nın kütleçekimi kuvvetinin Ay’a onunda da ötesine uzandığını göstermişti; aslında Dünya’dan ne kadar uzak olursa olsun Evren’de bu çekimin etkisinin hissedilmediği bir yer yoktu.

Bu nedenle, Evren’de Tanrı’nın oturabileceği bozulmamış hiçbir yer yoktu. Kütleçekiminin sonsuza erişebilme özelliğiyle evren anlayışımızda Tanrı’ya yer kalmamıştı. Batı tarihinde ilkkez gökler tümüyle yağmalanmışt: Tanrı’nın kusursuz varlığı bilimsel teorilerimizden küçük düşürücü bir biçimde çıkarılmıştı.

Din ile bilim arasında Platon’un yaptığı tarihi nişan şimdi tam bir felaketler sonuçlanmıştı; göklerle ilgili araştırmalarımızın sonucunda bilim dinsiz olmuş, din de bilim dışı hale gelmişti.

Bu gerçekten, din ve bilimin yollarının önemli ölçüde ayrılması demekti …(4)

***

Rantın, özgül (spesifik) biçimi ne olursa olsun, bütün tipleri şu ortak özelliğe sahiptir: Rantın elde edilmesi, toprak mülkiyetinin içinde gerçekeştiği ekonomik biçimdir.

Toprağı satın almak, rantı satın almaktır; bu nedenle, toprak fiyatı sermayeleştirlmiş rantı temsil eder.

Sermaye yabancı ülkeye gönderildiği zaman, kendi ülkesinde kesin olarak kullanılmadığı için gönderilmez. Sermaye yabancı ülkeye, orada daha yüksek kazanç üzerinden kullanılabildiği için gönderilir.

Kapitalist dünya sistemi zayıf ülkeleri zora dayanarak bağımlı kılmak ve sömürmek suretiyle, kendisine ait olan devletlerin (giriştiği) şiddetli bir savaş içinde ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Yüz milyonlarca insan boyunduruk altına alınmış ve bütün kıtalar emperyalist metropollerin sömürge uydularına dönüştürülmüştür.

Kapitlizmde ekonomik bunalımlar her zaman varolan çelişkiler için zora dayanan, ancak bir anlık çözüm yolları, bozulan dengeyi bir an için yeniden kuran patlamalardır. Kapitalizmin genel bunalımı kapitalist dünya sistemini dört bir yandan kavrayan ve burjuvazinin alt edemeyeceği bir bunalımdır. Söz konusu bunalım kapitalizmi her yanından yakalar; ekonomide olduğu kadar, politikada, kültürde, ideolojie vb. (5)

ÇAĞDAŞ (en gerici)  KAPİTALİZM

1970 ve 1980’li yılların aşırı güçlü ekonomileri krizdedir. Japonya ve Almanya açmazdadır. İşsizlik ve kamusal açık artık yapısaldır. Günümüzde, bir zamanlar referans olarak gösterilen ekonomiler, görünürdeki rekabet güçlerini yitirmeseler de karşı-örnek haline geldiler. Hidayet yılı 2004’te reel sosyalizmin rekabetinden tamamen kurtulmuş, Taylorcu döneminden kaynaklann anti kapitalist ideolojilere karşı bağışıklık kazanmış sistem, küreselleşme denen şeyin ilk evresini tam aşacağı sırada krizlerin, çelişkilerin ve skandalların eşi görülmemiş bir toplamı tarafından maddi ve ahlaki temellerinın sarsıldığını görür. Amerika’nın ekonomik ve mali ideallerine ve madi talebine odaklanmış olarak küreselleşme hedefinin peşine düşen kapitalizm ayakta kalabilecek midir? Mikrosmobun altına neyi koyarsak koyalım-dünya çapında büyüme ritmi, işletmelerin karlılığı, istihdam ücretleri, bankaların ve sigorta şirketlerinin sağlık duumu, kamu açıklarının idaresi, ödeme dengelerinde istikrar-günümüzdeki ekonomik tartışmayı alttan alta destekeyen takınaklı soru budur. Yeni bir şeydir bu. Kapitalizm karşıtlarının sürdürdüğü ideolojik savaşın en kötü dönemlerinde bile daha az yara alabilir gözüküyordu. (6)

                          

Siyasi iktidarın , ucuz işgücüne dayalı sömürme modelinin devamını sağlamak için oluşturulmuş orta vadeli ekonomik planına ve yoğun emek sömürüsüne yol açan; kayıt dışı, kuralsız, güvencesiz, taşeon çalıştırma ve diğer esnek çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması gibi emek karşıtı politikalarının daha artacağına kuşku yoktur. Taşeonlaşmayla işçi ölümleri % 40 oranında artmıştır. (7)

2010’lu yıllar

“Lanet kadın, ne demek istiyordu? ‘Ne demek istiyorsun?’

Şunu! Sakın zenginliği seviyor olmayasın? Malum, Müslüman da olsa, zengin kız zengin kızdır.

Hem kötü, hem de alçaktı. Zenginleşme isteği suç mu?

Kadının cevap vermesini beklemeden sözlerini bitirdi. ‘Eğer öyleyse, bırakın bu suçu biraz da biz işleyelim.’

İşte bak, itiraf ettin.. Ah şu orta sınıf! Biliyor musun, orta sınıf mide bulandırıcıdır. Çünkü çıkarcı ve işbirlikçidir. Pardon bunlara fırsatçılığı da eklemeliyiz.”(8)

Dipnotlar

(1)     Jean Luc Greau, Kapitalizmin Geleceği (Çev.Işık Ergüden), Dost Yayınları, Ankara

(2)     Hüseyin Rahmi Gürpınar, Hakka Sığındık, Roman, Türk Romanından Altın Sayfalar (Selim İleri), Doğan Kitap, İstanbul

(3)     Noam Chomsky, Yeni Dünya Düzeninde Yalanlar ve Gerçeker, Sarmal Yayınları, İstanbul

(4)     S.N. Beuavea, Ekonomi Politik (Çev Nabi Dinçer), bilim yayınları, İstanbul

(5)     Jean Luc Greau, Kapitalizmin Geleceği (Çev.Işık Ergüden), Dost Yayınları, Ankara

(6)     Erol Ekici, Disk Genel Başkanı, 11 ocak 2013 Yurt Gazetesi

(7)     Michael Guillen, Dünyayı Değiştiren Beş Denklem (Çev. Günsel Tanrıöver), Tubitak Yayınları, Ankara

(8)     Mehmet Eroğlu, Mehmet Fay Kırığı I, Roman, Agora Yayıncılık, İstanbul

  •  

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top