“BALYOZ”, AMA ACABA, TAM KİMİN BALYOZU VE  KİME? [1]

 

Bu kez; “Balyoz”dan, pek çok çakı gibi güzel insanımızdan biri olarak, Havelsan (Hava Savunma Elektroniği) Genel Müdürü olarak tutuklu, Biricik Kardeşim, Sevgili Dr. Faruk Yarman’ın; savunmasında; Değerli Avukatları’nın ustün gayretleri ve omuzdaşlıklarıyla gerçekleştirdikleri savunma ve öneriler yanı sıra, zemin olarak gözettiği, başta O, İzmir Eski Baro Başkanı Av. Noyan Özkan, Av. Türkân Savcıgil ve Prof. Dr. Mehmet Tevfik Özcan’ın müstesna katkılarıyla, hazırladığımız taslak metni, ortak kültürümüze katkı oluşturması dileğiyle, dikkatlerinize sunuyorum. 

Sevgili Faruk, aşağıdaki metin zemininde birkaç ay önce (6 Nisan’da), bir “beyanda” bulunduydu. 16 Ağustos’ta “savunma” yapabilecek. Bu “son savunmaya” zemin oluşturan metni, ayrıca dikkatlerinize taşırım.

Sağlıcakla kalın...

Nice Mutlu Bayramlar’a...

 Tolga Yarman

Biricik Kardeşim Faruk Yarman’ın 6 Nisan 2012’de Yaptığı Savunması’na (Sözlü Beyan’a) Zemin Oluşturan Metin

Sayın Heyet:

Ağustos 2011’de, Türk Savunma Sanayii’nin tepesinde, ele güne parmak ısırtan, milli kere milli, Havelsan adlı kurulusumuzun şunca yıllık önderi iken, ne olduğunu katiyen anlamadan, tutuklandim. Metris Cezaevi’ne,  oradan da buraya, Silivri Cezaevi’ne getirildim. Olup bitenin ise, belli basın organlarının yalan yanlış, ama tam bir borazan, kötüsühukusuzluk çizgisinde yazıp çizdikleri ile paralel vuku bulmuş olmasının, içimi acıttığı, cabası... Onlara gerekli yanıtlar verildi. Verilmeye devam edilecek. Allahları’ndan bulsunlar...

Buradaki hemen tüm (söylemeye dilim varmıyor, ama, hukukî niteliğimiz ortada), “sanıklar” gibi, aylar boyunca, iddianameyi bekledim.

İddianame çıktı, ama işte dağ fare doğurdu. Hayret etmemek mümkün değildi, çünkü iddianamemde, benimle doğrudan - kuşkuya yer bırakmayacak olması gerektiği bir tarafa, dolaylı olarak dahi - ilintilendirilebilecek, dişe, düz mantdığa gelir tek bir suç kanıtı yoktu.  İçim ezildi. Böyle bir iddianameyi beklemek üzere, Türk Savunma Sanayii’nin “1” numarası, görevinden apar topar alınıp, üstüne üstlük yetişme çağındaki yavrularından sökülüp tutuklanmış, zindana tıkılmış, oluyordu.

İddianamenin bütün söylediği; üstüne “Faruk Yarman, hükumeti cebren düşürmeye teşebbüs etmiştir”, o da, tam öyle olmayıp, esas itibariyle, “imâsı” çağrışan sahte bir pusulanın, bir gazoz şisesi içine tıkılıp, artık neredense, oradan, denize bırakılmasından sonra, şişe Beşiktaş İskelesi yakınında, ele geçer geçmez,  içindeki pusulaya ulaşılmasıyla birlikte, Faruk Yarman’ın, pusulanın çağrıştırması istenilen şekliyle, suçluluğuna hükmedilmiş, olmasıydı.

Lamı cimi yok: Suçum bu!

Delil; gazoz şişesi içinden çıkan pusulanın üstünde yazanlar. El insaf! Pusulayı hangi suç tasnii erbabı, bir  hinoğlu hin yazmış, belli değil, önemli de değil. Kim tıkmış onu gazoz şişesinin içine, belli değil, önemli de değil. Kim bırakmış şişeyi Beşiktaş İskelesi’ne vuracak şekilde, denize, o da belli değil, önemli de değil... Şişe var, pusula var, müellif yok, yardakçı yok... Müellifin, o arada varsa, her kimse, yardakçının mahiyeti ne, belli değil, önemli değil.. Benimle bunun doğrudan bir ilintisi var mı? Yok apaşikâr, ama işte o da önemli değil. Var diyen iddia, bunu ispat etmeyecek, ben olmadığını ispat edeceğim.

Böyle bir hakkaniyet, böyle bir adalet anlayışı olabilir mi?

Geçiyorum, çünkü, burada gerçekten de, gazoz şişesinden çıkan pusulada yazanların benimle alakası olamayacağını ispat etmek üzere, aylarımızı çürütttük. İddianame, çok açık söyluyorum, yerle bir oldu!..

Ama esas söyleyeceğim, bu değil.

Olmayan delil, ya da af buyrun düzelteyim, gazoz şişesinden çıkan, ayrıca bal gibi sahtekârlıkla üretilmiş pusuladan ibaret delilin karartılması yüksek ihtimali dolayısıyla tutuklanmış bulunuyorum.

Delil niteliği taşımayacak “pusula”, tutuklanmam gibi ağır bir sonuca maatesesüf zemin ittiaz olunmuş olup, ortada suç işlediğim şüphesi bile yeterince mevcut değilken tutuklu kalarak fiilen ceza çektirilmiş durumdayım. Ayrıca gazoz şişesinden çıkan sözüm ona delil, sadece suç tasnii (suç yükleme, suç yakıştırma) mahiyetindedir ve hukuktaki masumiyet karinesini ve ispat yükünü tersine çevirerek beni masumiyetimi ispat etmek durumuna düşürmekte, dolayısıyla  hukuku yok etmektedir. (Suç tasnii fiili ise, ceza yasamızda, malum, tasnii olunan suçun işaret ettiği ceza ile tartılır.)  

Şayet gazoz şişesinden çıkan sözüm ona delil dışında bir delil olduğu iddia ediliyorsa, bu açıkça ortaya konulmalıydı. Konmadı... Ben Ortaçağ’ın engizisyonunda yargılanmıyor ve çağdaş bir mahkeme önüne çıkarılmış isem, bilinmelidir ki, sanık olarak bilgi sahibi olmadığım ve tartışamadığım suçlamalar, bundan daha 350 sene önce hukuksuz sayılmaktaydı. Cesare Beccaria “Suçlar ve Cezalar” başlıklı kitabını ilk kez 1764’de yayınlamıştı. Bu kitabın IX. Bölümü gizli suçlamaların hukuksuzluğunu ortaya koymaya ve bizatıhi suç oluşturduğunu tasvire ayrılmıştır. (Bakınız,  Cesare Beccaria, Crimes and Punishments, İngilizceye Çev. James Anson Farrer, London, Chatto and Windus Yayınevi, 1880, s. 142-144.)

İddianame çıktı, ama doğrusu, şundan ibaret sözde delil keyfiyetini, mahkemenin göreceğini, ümidettim.

Maateessüf, göremediniz.

Vakıa şu ki, gazoz şişesinin içinden çıkan, ayrıca apaşikâr sahtekârlıkla malül, pusuladan ibaret delil zemininde iddianameyi, kabul ettiniz... Dahası gazoz şişesinden çıkan pusuladan ibaret delilin karartılması yüksek ihtimali dolayısıyla tutukluluk halimin devamına hükmedegeldiniz.

Ben bir teknik hocayım, elektronik mühendisiyim ve atom mühendisiyim, ayrıca atom mühendisliği doktoruyum. Doktoramı, Milli Eğitim Bakanlığı’nın bursuyla ABD’nin en tepesindeki, cennet bir üniversitede, Massachusetts Institute of Technology (MIT)’de, üstün başarıyla tamamladım, koşa koşa yurduma hizmet etmeye dödüm. Şükür ki, bir çırpıda sayılamayacak kadar çok milli esere imza attım.

Diyeceğim, savcıların, sizlerin teknik donanımdan mahrum olmanız çok tabiidir. Ama hükmünüze temel olacak teknik ayrıntıları tefrik etmeye, öğrenmeye tam açık durmamanız, korkarım, en hafif deyişle görev ihmali, giderek görev ihlâli oluşturur...   

Çocukluğumdan hatırlarım, birisi ileriye bir sav sürer, karşısındaki, “Nereden çıkarttın?” bunu diyecek, olsa:

-       Abi, gazete yazıyor, ne yani, koskoca gazete yalan mı söyleyecek,  derdi...

Savını böylesi bir mantıkla, kendince şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde, payandalardı. 

Başka bir deyişle, yol boyu iyice anladım ki, iddia makamı da, sizler de, dikkate taşıdığımız teknik olgulardan ufak ufak elbette irkilmiş olsanız da, başta samimiyetle, ama demek ki, çok naif olarak, gazoz şişesinden çıkan pusulada yazanlara,elektronik ortamın yalan söyleyemeyeceği zannıyla, fena halde, inandınız.

Hatta, içinizde hala daha böylesi bir eğilim kalmasa, önce olmayan (hele şahsımla doğrudan ilintisi hiç bir biçimde gösterilmemiş olan ve gösterilmesi esasen mümkün bulunmayan) delil demeti, sonra ise kaç yönlü sahteciliğini, ortaya koyduğumuz, demek ki bu sefer artık kesin sahtecilikle malul, dolayısıyla olmayan delil demeti uzantısında, bunun karartılması yüksek olasılığı gibi anlaşılması imkansız bir tez ileri sürmez, tutukluluk hallerimizin devamına hükmetmekten, kendinizi çözerdiniz.

Çözemediniz. Biz, teknik olarak kendimizi yeterince anlatamamış olabiliriz, evet ama, yine de teknik feryadımıza bunca kulak tıkamanızı, adaletin tecellisi açısından gerçek bir talihsizlik olarak gördüğümü, tarihin huzurunda telaffuz etme sorumluluğundayım.

Biz diyoruz ki, “Şimdi kim istese gider 100 tane bilgisayar satın alır, her birine ayrı ayrı ‘fyarman’ kullanıcı adını verir, bunlardan, kimin hakkında ne istiyorsa, çıkartır, gazoz şişesinin içine koyar, getirir, Beşiktaş Adliyesi’nin önüne bırakabilir”.Bilgisayar kullanan çocuk bilir, bunu... Diyoruz, ama iddia makamı tınmıyor, siz tınmıyorsunuz... Hala beni, gazoz sişesinden çıkan pusulada geçen, “fyarman”la,bunu, bir ve yalnızca tek bir özneye, yani olacak şey değil, ama işte benim şahsıma inhisar ettirip, afallıyorum, bir tutmaya devam edebiliyorsunuz.

Bilirkişi diyor ki:

-       Şimdi ben sizin cüppenizi giysem, cüppeniz sırtımda, o tasarruf bu tasarruf, ardıma koymadan, bunları tek tek işlesem; yargı size dönüp, “Gel bakalım buraya hakim bey, bu tasarrufları sen işlemişsin!”, diyebilir mi? Dese, hakça olur mu?

Bilirkişi böyle diyor, ama iddia makamı tınmıyor, siz tınmıyorsunuz...

Kıyamet kadar savunma yapageldik... Uzatmayacağım... Bunların hepsi kayıtlarda...

Sizler adına, kalbî olarak söylediğime güven buyrun, kaygılıyım... Kaygımı iki boyutta açacağım. Birincisi hukukî, ikincisi tarihsel bağlamda stratejik...

Hukukî kaygım şudur:

Ortada mantığı, teknik olarak fevkalade mefluç, bir iddianame var. Pekiyi... Ama bunun karşısında onun eklemlerini liğme liğme etmiş, gayet seviyeli savunmalarımız, giderek teknik bilirkişi raporları, hatta, son dakikada da olsa, CMK 177 uyarınca lutfettiniz dinlediniz, uzman kişi (bilirkişi) bilimsel ve teknik tesbitkeri var. Bu durumda, eğer iddia hala daha, gazoz şişesinden çıkan pusulaya, “Elektronik ortamda bu, yalan olamaz!”, diye sarılmakta ise, bu, en hafif deyişle ve hukuk diliyle söyleyeyim, bir mübayenet (ciddi çelişki) var, demek olur.

Siz mübayenete son toplamda ve maateessüf iltifat, etmemiş, görünüyorsunuz. Yetkiniz tahtında olsa da, böyle davranmanız size, altından kalkılamayacak bir sorumluluk yükler. Vicdanınıza sorun, açık mübayenetin kaldırılmasına hükmetmeden, iddia makamından, neden, esas hakkında mütalla istediniz?

Bu soruyu, birazdan açacağım, tarihsel bağlamda stratejik kaygıma zemin teşkil edeceğini öngörerek, dikkate taşıyayım, istedim.

Şuna safiyane inanmak isteriz: “Mübayeneti kendi zihinlerinizde çözdünüz, iddianın somutta, tam mesnetsiz olduğunu, anladınız.” Ama o zaman tutukluluğuma son vermeliydiniz. Demek öyle değil ve hala daha iddianın ortaya getirdiği, gazoz şişesinden çıkan, üstüne üstlük sahteciliği ortada, pusulaya ve bunun (hiç bir hukuî kıymet-i harbiyesi olmamasına karşın, öyleyse hayret), geçerliliğine itibar ediyorsunuz. Ama o zaman, teknik mübayeneti resen ve aleyhimize olarak ortadan kaldırıyorsunuz ki, hakçası, buna teknik olarak hiç bir şekilde yetkiniz yoktur, olamaz!..

Böyle olunca, hukukî olarak teknik açmazınız apaşikar şudur ki, gazoz şişesinden çıkartılıp önünüze konan avuç içi kadar pusulaya; “Elektronik ortamdan gelmiş, bu budur, başka nasıl olabilir ki!”, kurgusundaki, ne denli samimi olursanız olun, yine de, teknik olarak fevkalade yavan ve feci derecede yanlış bir mantıkla payandalanmış olarak, iddia makamının, başta da sonda da, sergilediği tavırdan farksız olarak, ayrıca şunca sahteciliğin gün gibi ortaya konmuş olmasına karşın, keşke yanılsam, hala daha iltifat edebiliyorsunuz... Dönüp iddia makamına, “Senin iddiana, ‘Savunma’, ‘gazoz şişesinden çıkan, ayrıca sahtecilikle malul pusula’ diyor, sense esasa dair mütalaanda, bırak bunu irdelemeyi bir tarafa, sanki ortada hiç bir savunma yokmuşmuş gibi, önceki iddianameni tekrarkamakla yetiniyorsun”, diye çıkışacak yerde,   mazallah eğer, gazoz şişesinden çıkan ayrıca sahteciliği gün gibi ortada bulunan şu “pusulaya”  dayanarak karar verirseniz; hükmünüz; adalete, hiç kuşku yok, aykırı olmakla kalmayacak, aynı zamanda, 21. Yüzyıl’da Türk mahkemelerinin bilim dışı delileri varit saydığı gibi bir bühtanı, tarihe izdüşürecektir.

Bu, gerçekten çok acıdır. Dehşetli bir adlî hatadır. Ondan önce bir mantık garabetidir.

Buradan encamında olsun, çıkacağınızı, halisane ümidediyorum...

Besbelli bir  komplo zemininde sahtecilik ile üretilen hangi bilgisayardan çıktığı belirsiz olan, imzasız bir dijital belgeye dayalı olarak bir insanın özgürlüğünü ve saygınlığını elinden alıyorsunuz, geleceğini perişan ediyorsunuz… Bu arada yakınlarını eleme garkediyorsunuz...

Çağımızın her geçen günü, süratle gelişen ve değişen bilgisayar, giderek internet teknolojisi ürünlerinin “kötü niyetle”kullanıldığında, ne kadar tehlikeli ve can yakıcı olabileceğini söylemek, bana düşüyor olmamalı. Hele imzasız dijital belgelere, delil olarak hiç bir biçimde itibar edemezsiniz. Etmemelisiniz... Nedeni çok basit. Bakın allaşkına - makbul saydığınız yaklaşım çerçevesinde - söz gelişi, Sayın Başkan, sizin şahsî bilgisayarlarınıza, kötü niyetli bir kişi tarafından,  “Trojan” tabir olunan, bir nevi “Elektronik Truva Atı” ile “çocuk pornosu’’ yollanması ve orada yuvalandırılması işten değildir. O zaman zombi bilgisayara dönüşnüş bilgisayarınız ve şahsınız hakkında, yapılacak bir ihbarla anında uluslararası soruşturma başlatılabilecektir; bilgisayarınıza el konulabilecek, tüm kamuoyuna sızdırılacak zabıtla, gazete sayfalarında çocuk pornocusu olarak ilan edilebileceksinizdir.  Yaşamınız yıkılacaktır. 3-5 sene sonra mahkemede aklansanız bile yıkılanları geri getirmek, zedelenen onurunuzu onarmak, asla  mümkün olmayacaktır. Bu dediğim, teknik bir hoca olarak ifade ediyorum, her yurttaşımzın başına maalesef kolaylıkla getirilebilecek bir felakettir.

Burada yaşadığımız, şu dediğimden hiç farklı değildir!..                                                                                                                                                  

 Tarihsel bağlamda gelişen stratejik kaygıma gelince...

Birikimlerim itibariyle beni, ayrıca, bir enerji uzmanı olarak görebilirsiniz. Bu bağlamda son sözlerimi söylemeyi diliyorum.

İlginç günler yaşıyoruz. Öncesini kısacık olsun, hatırlamakta çok yarar var. 1980 öncesi, Türkiye’de terör tırmandırıldı. Bunu ben söylemiyorum, emniyet yetkililerimiz, örneğin Eski İçişleri Bakanı Saadettin Tantan söylüyor:

-       Hocam diyor, o günlerde, günde iki üç saat uyku ancak uyuyabiliyorduk... Olup biteni derinlemesine anlamaktan mahrumduk. Neden sonra anladık ki, solcu gençlere de sağcı gençlere de silâhlar, meğer batıdaki aynı mihraklardan, geliyormuş.

Böyle diyor, Sayın Tantan... Bu sözlerini yalnız bana değil, kamuoyuna dönük olarak, çeşitli televizyon programlarında söylediği hatırlardadır.

Diyeceğim şu: 1970’lerde, dışarıdan, maateessüf Türkiye’de darbe şartları hazırlandı. O kadar böyle ki 12 Eylül 1980’de(keşke olmayaydı, orası başka), askerî müdahalenin olmasından hemen sonra, ABD Dışişleri Bakanı, Eski Nato Başkomutanı, General Haig “Our boys have done it”, yani “Bizim Çocuklar basardılar” dedi...

“Bizim Çocuklar”dediği meslekdaşları, teşrik-i mesai arkadaşları idi.

Müdahalede bulunanlar, tasarrufları hakkında elbette tarih de yargı da, hükmünü verecektir, şu ki, samimiydiler. Samimi antikomünist, samimi Amerikandostuydular. Ama işte belli ki, müdahale esas olarak (bizim gafletimiz ve vebalimiz bizim boynumuza elbette asılı olarak ifade ediyorum), bir dış stratejinin eseriydi.   

Nitekim müdahale sonrası, bölge ufak ufak dizayn edilmeye başlandı. Saddam İran’a saldırtıldı. Saldırmasaydı tabii... Ama saldırtılması başarıldı... Giderek, Saddam’ın, Kuzey İrak Kürtleri’ne, kimyasal gazla saldırmasın,a çanak tutuldu. Ne yazık ki öyle oldu... Sonra Türkiye’ye Çekiç Güç getirildi. Hemen herkes sandı ki, PKK’ya karşı bize yardımcı olacak bir askerî gereç getirildi, topraklarımıza. Oysa, Türkiye zapt-u rapt altına alınmış olarak, Kuzey İrak, giderek bölge şekillendiriliyordu. 2003’de ise Saddam tasfiye edildi... Tasfiyeciler ki, özde Saddam’ın mimarlarıydılar, giderek, Kuzey İrak Kürtleri’nin havvarisi oluverdiler...

Süreçte, Silahlı Kuvvetlerimiz - ne acıdır ki, farkına neden sonra vardılar - istismar edildi. Bugün arkamıza baktığımız zaman, bu manzara çok açık görülüyor. 1980’lerde bir yandan, Güneydoğumuz’daki kürtçülük kaşınırken, öbür yandan Silahlı Kuvvetlerimiz’e, bu bölgemizdeki silahlandırılmış kürtçüler kırdırıldılar... Sonunda, Silahlı Kuvvetlerimiz’e, işte görüyoruz,kırmızı kart gösterilince, tıpkı Saddam’a karşı Kuzey İrak Kürtleri’nin havvarisi olunuverildiği gibi, bu kez,Güneydoğumuz’daki kürtçülerin havvarisi olunuverildi. Amaç bu gruplar birleştirip, Türkiye’nin parçalanmasıdır. Giderek İran’ın vurulmasıdır.

Bugün, Türkiye Yönetimi - İran’a karşı Saddam nasıl azmettirilmek başarıldı ise - Suriye’ye karşı, ağızdan yel alsın, Saddamlaştırılmak isteniyor... (Bu sözlerin Mart 2012’de, hatta kökteki düşüncenin çok daha önceleri tarafımzıdan kaleme alındığına, kamuoyuna duyurulduğuna, Okur’un dikkatini çekmeyi dilerim. Tolga Yarman’ın kaydı, 7 Ağustos 2012.)

Artık hiç şüphem yok ki, 1980’lerde askerlerimizle kol kola girip, son toplamda sivillere acı üzerine acı yaşatanlar, tamamen aynı bir terkipte, bugün, sivillerimizle kol kola girip, askerlerimize, ama tamamen aynı emeller doğrultusunda acı üzerine acı yaşatmaktadırlar...

Ne öyle olsaydı, ne de elbette böyle...

Ancak, gazoz şişesinden çıkan; kriminolojik bir sahtekârlıkla, düpedüz suç tasnii mahiyetinde kaleme alındığı besbelli pusulaya, ayrıca iddianame ve teknik veriler arasındaki mübayenet (bariz çelişki), gün gibi ortaya konmuşken, hala daha ve samimiyetle iltifat etmeye devam edebiliyorsanız; bugün birilerinin, tıpkı 1980’lerde, bölgedeki menfaatleri için, şerefli ordumuzu istismar etmeye yeltendikleri gibi, aynı menfur menfaatler doğrultusunda şerefli yargımızı da istismar etmeye yeltenebileceklerini, akıldan uzak tutmamanızı dilerim.

“Enver Paşa”başlıklı görkemli eserinde Şevket Süreyya Aydemir, genç, bıçkın Enver Paşa’yı, O’nun sonuna doğru, tasvir ederken, şöyle der:

-       Artık çarkları çeviren insan olmaktan çıkmış, çarkların içinde dönen insan olmaya başlamıştı.    

Bu durumda şuna bakmanız gerekir, Ey Heyet:

Bu yargı çarklarını siz mi çeviriyorsunuz, ya da sizler, ne denli iyi niyetli, ne denli samimi, ne denli özenli olursanız olun - örnekler işte ortada, otuz yıl kırık yıl sonra da olsa, gerçekler ortaya seriliyor – bölgeyi kendi emelleri için şekillendirmek isteyenler, hiç farkında olmasanız da, hazirunla aranıza husumet tohumları serpe serpe gelerek, sizlerin ruhlarını, çalmaya tevessül edenler mi?

Bu tesbiti, vukufiyetle ve kalbî olarak yaptığıma güven buyrun.

A’dan Z’ye suçsuzum. Sözde delillerin, giderek iplik iplik kaç türlü sahtecilikle malul olduğunu ortaya koyduğumuz, demek ki olmayan delillerin karartılması yüksek ihtimali gibi abes bir mantıkla, bir yıla yakındır tutukluyum.  Kimin yazdığı belli olmayan, kimin şişeye tıkıştırdığı belli olmayan, bir gazoz şişesinden çıkan ve muteber olduğundan, heyhat hala daha, kuşkuya düşmediğiniz, bir suç tasnii pusulası gibi traji-komik bir esbab-ı mucibe zemininde yargılanıyorum ve böylesi bir zeminde, on beş yıl hapsim isteniyor.

Yargı çarklarına (yasama çerçevesinden başlanarak) ya hakim olacaksınız, ya da hakim olacaksınız...

Yapmanız gereken; çarkları kendi belledikeleri gibi çevirmek isterken, siz bilseniz de bilmeseniz de, size muhakkak musallat olmaya kene gibi kilitli, iç ve dış şer erbabını, yakanızdan, silkelemektir... Masumun yakasını, bu şer çetenin kana bataçıkan, elinden, kurtarmaktır... Sahte delil imalat merkezlerinin, şişe manyaklarının, pusulalar yazarak masum insanlara, suç tasniinde bulunan, cehennem gazabında, haşre kadar yanacacak, iblis kere iblis, şebekeleşmiş, varlıkları gün gibi ortadaki, yaratıkların, peşlerine düşmektir. 

Behemehal tahliyemi ve beraatimi talep ediyorum.

Allah yardımcınız olsun!..   


[1] Bu yazı daha önce Gazete Yurt’ta yayınlanmıştı.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top