Yukarıda sadece gün ve ayları yazılı dört tarihin bugün Türkiye’de yaşayan pek çok insan için bir anlamı vardır. Söz konusu tarihler, 100 yıl sonraki çocuklarımız için bir şeyler ifade eder mi? Bu tarihlerin gelecek nesiller için anlamı iki düzlemde ifade bulacaktır kanımca: Birincisi “Ah o tarihler yok mu o tarihler, keşke o tarihlerde yaşananların anlamını ve önemini zamanında kavrayıp da sahip çıksaydık” diyen sömürge bir ülkedeki gettolarda yaşayanların bitmek bilmeyen serzenişleri. İkincisi, “Biz bu tarihlerde her dem yeniden doğup bilinçleniyor, bileyleniyoruz. Ne mutlu bize bunları yaşatan Ata’mıza ve atalarımıza.” diyen dünyanın süper gücünde yaşayanların sevinçleri…Şimdi siz, gelecekteki hangi söylemin yeğlenmesinde tarafsınız.

Birinci söylemi yeğleyenler (bilmeden belki de) olanca güçleriyle çalışıyor, çabalıyorlar. Nasıl çalıştıklarının somut delillerini bir bir sıralayacağım. İkinci söylemi yeğleyecek olanlara da birkaç uyarım olacak.

Bir ülkeyi ayakta tutan değerlerin gelecek kuşağa aktarımı iki boyutta gerçekleşir: Biri aile, ikincisi devlet. Aile ortamındaki aktarımlar informaldir. Ailenin hayat felsefesi bağlamında yaptırımları sınırlıdır. Devlet eliyle gerçekleştirilen aktarımlar, formaldir. Bu aktarımlar Millî Eğitim Bakanlığı (Türkiye’de) aracılığıyla gerçekleştirilir. Millî Eğitim, bir yönüyle çocuğun dört yaşından itibaren biçimlenmesi ve donanması için farklı eğitim kurumlarında uğraş verir. Bu uğraş için de tanımlı görevlerinin olması gerekir. Millî Eğitimin eskiden birinci görevi şöyle idi:

a) Atatürk İnkılap ve İlkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, Türk Milletinin milli, ahlaki, manevi, tarihi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren, ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş vatandaş olarak yetiştirmek üzere, Bakanlığa bağlı her kademedeki öğretim kurumlarının öğretmen ve öğrencilerine ait bütün eğitim ve öğretim hizmetlerini planlamak, programlamak, yürütmek, takip ve denetim altında bulundurmak,”

Ama (lütfen buraya dikkat) artık Millî Eğitimin böyle bir görevi yok. Millî Eğitimin tanımlı birinci görevi şu şekilde değiştirilmiştir:

a) Okul öncesi, ilk ve orta öğretim çağındaki öğrencileri bedenî, zihnî, ahlakî, manevî, sosyal ve kültürel nitelikler yönünden geliştiren ve insan haklarına dayalı toplum yapısının ve küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak, uygulamak, güncellemek; öğretmen ve öğrencilerin eğitim ve öğretim hizmetlerini bu çerçevede yürütmek ve denetlemek.

Yukarıda art arda verilen eski ve yeni görevler karşılaştırıldığından Millî Eğitimin artık Atatürk devrimlerine, Atatürk milliyetçiliğine bağlı bireyler yetiştirme gibi bir görevi yok. Dolayısıyla eğitim kurumlarında Atatürk’le özdeşleşmiş 30 Ağustos’un, 19 Mayıs’ın, 23 Nisan’ın, 29 Ekim’in yer almaması çok doğaldır! 25 Ağustos 2011 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla kabul edilen ve 14 Eylül 2011 tarihinde, 28054 numaralı Resmî Gazete’de yayımlanan “Millî Eğitim Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” yayımlandığında hiç ses çıkarmayanların hayıflanmaya da hakkı yok kanımca.

Bu tarihlerin güzelliklerini ve önemini artık çocuklarımıza aile içinde vermek zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Bu yolda elimizde bu günlerin önemini ve bizlere kattığı değeri çocuklarımıza aşılayacağımız çok değerli edebî metinler var. Bu durumu kendi yaşamımdan örnekler vererek açıklamak isterim. İki buçuk yaşındaki oğlumun ezberlediği ilk metin, “Atatürk sen ölmedin/Toprağa gömülmedin/Bil bakalım neredesin/Minicik kalbimdesin” şiiridir. Çocuklarımız Atatürk sevgisini yüreklerinde hissettikten sonra, -onlara yazıyla bağlantılı olmak koşuluyla- yaşları ilerledikçe bağımsızlığımızın gülleri bu önemli günler hakkında şu tür açıklamalar yapılabilir:

19 Mayıs 1919 (Atatürk’ün Bağımsızlık Savaşını Başlattığı Samsun’a Çıktığı Gün)

Evet oğlum/kızım, Atatürk bağımsızlığın simgesidir. Bağımsızlık, Atatürk’ün de temel ilkesidir. Bu temel ilkeden hareketle o, Samsun’a çıkmış ve Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştır. Atatürk’ün eskimiş her düzene, başka ülkelere bağımlı yaşamaya karşı oluşu, halktan, tam bağımsızlıktan yana duruşunu örnek almalıyız. Karanlıklara ve eskiye başkaldırı, aydınlığa ve yeniliğe hoşgörü onunla başlamıştır: “Soyadıdır başkaldırmanın Atatürk/Eskidikçe bozuldukça bir yanlarımız/Alıp gider başımızı yazılırız Ankara’da/Karaoğlan çarşısından inip inip ordusuna” (“Adıdır Başkaldırmanın”, Ceyhun Atuf Kansu, Güneş Salkımı, s. 29)

Atatürk bağımsızlık mücadelesine başlamazdan evvel kendi cümleleriyle bağımsızlığın ve özgürlüğün gerekliliği şöyle belirler: “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir…Ben yaşayabilmek için ne olursa olsun bağımsız bir ulusun çocuğu kalmalıyım. Bu nedenle ulusal bağımsızlık bence bir hayat sorunudur. Ulus ve memleketin çıkarları gerektirince, insanlık evrenini kuran ulusların her biriyle uygarlık gereğince dostluk ve siyaset bağlantılarına büyük duyarlıkla değer veririm. Ancak, benim ulusumu tutsaklaştırmak isteyen herhangi bir ulusun, bu isteğinden vazgeçinceye değin amansız düşmanıyım.”

23 Nisan 1920 (TBMM Kuruluşu)

23 Nisan 1920 tarihi, bağımsız ve özgür bir ülkenin demokratik bir yapıya kavuşmasında önemli bir adımdır. Halkın oylarıyla seçilmiş milletvekillerinin temsil edildiği Meclis, ulusal egemenliğin olmazsa olmaz koşuludur. Türkiye Büyük Millet Meclisinin açıldığı bugün sizlerin gününüz: “23 Nisan.../Yurdu koruyan,/Yarını kuran,/Sen çocuğum. / Eskiyi unut,/Yeni yolu tut,/Türklüğe umut, /Sen ol çocuğum. /Bizi kurtaran,/Öndere inan,/Sözünü tutan,/Sen ol çocuğum./Küçüksün bugün,/Yarın büyürsün,/Her işte üstün/Sen ol çocuğum,/Çalışıp öğren,/Her şeyi bilen/Yurduna güven/Sen ol çocuğum.

30 Ağustos 1921 (Sakarya Meydan Savaşı)

1921 yılında, “Anadolu bizimdir” diyerek gelen Yunan oğlu tam burada –burası ki Sakarya yayının içinde toprakla güreşen, buğdayla söyleşen, gülle eğleşip, kara salkım üzümle gençleşen Anadolu köylüsünün yaşadığı yerdir.- Sakarya’ya dökülüp gitmiştir. Bizim güzel Kurtuluş Savaşımızın en uzun süren kavgası buralarda olmuş ki Sakarya Meydan Savaşı diyoruz bu savaşa. Bu savaş toprağına bağlı köylülerle, toprak alıcısı saldırganların savaşıdır ki sen buna iki halkın savaşı de.

Anadolu halkıyla Yunan halkının savaşı, yolsuz, kurak, yoksul Anadolu’yla ardı deniz, askeri semiz, tüfeği İngiliz Yunan ordusunun savaşı. Hele bak sen şu işe, Sakarya boylarında, Anadolu Türk köylüsü bir kalkmış ayağa, ne kağnıyı vermiş, ne düğümü çözdürmüş. O düğüm köylü eliyle atılmış bir düğümdür, ancak toprağın dilinden anlayan, toprak aşığı köylünün eliyle çözülür: Kılıç mılıç, gülle mülle, para etmez ki nasıl etmez, görmüş anlamış Yunan oğlu (Ceyhun Atuf Kansu, Balım Kız Dalım Oğul, 1971: 58).

29 Ekim 1923 (Cumhuriyetin İlanı)

Bağımsız, özgür bir ülkenin çağı yakalayan kendi kendine yeten bir ülke konumuna gelebilmesinin devrimlerin önünü açacak bir yönetim anlayışıyla mümkün olacağını bilen Atatürk, 29 Ekim 1923’te cumhuriyeti ilan etmiştir. Cumhuriyetle birlikte atılacak adımların özünü şöyle belirler Ata’mız, ki bugün de anlamını ve önemini yitirmiş değildir bu düşünce: “Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz değişimlerin dönüşümlerin amacı Türkiye Cumhuriyeti halkını tümüyle çağdaş ve bütün anlam ve biçimleriyle uygar bir toplumsal kuruluş haline ulaştırmaktır. Dönüşümlerimizin temel ilkesi budur. Bu gerçeği kabul edemeyen anlayışta bulunanlar olmuştur. Herhalde, anlayışı kaplayan boş inançlar, hurafeler, tümüyle atılacaktır. Onlar çıkarılmadıkça gerçeğin ışıklarını dimağa sokmak imkânsızdır.”

Yukarıda anlam ve önemini gelecek kuşaklara aktarmakla yükümlü olduğumuz özel günlerin yanı sıra, bizi biz yapan daha pek çok değere sahip çıkmamız gerektiğini de vurgulamam gerekir. Millî Eğitimin yeni görevi kapsamında artık Millî Eğitimin Atatürk’le bağlantılı hiçbir değeri çocuklara aktarmak görevi yoktur. Bu kapsamda, Millî Eğitimin genel amaçları, Öğretmen Andı, personel alım ilkeleri, ders programları, ders kitapları…vs. değişecektir. Elimizde gizli gizli okuyacağımız/okutturacağımız “Gençliğe Hitabe” daha da zora düştüğümüzde “Bursa Nutku” bu yolda önümüzü aydınlatacaktır.


[*] Bu yazı, İçel Sanat Kulübü (Şubat-Mart 2012, S.190, s. 8-10) dergisinde yayımlanmıştır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top