Yönetim biliminde “insan ilişkileri yaklaşımı” giderek içeriğini doldurmakta ve yöneticiler kurumlarında çalışan insanlar ve onların sorunlarıyla ilgilenmektedirler. Örgüt yöneticileri, örgüt ortamında mutlu ve huzurlu insanlar olmadıkça örgütsel amaçlara ulaşamayacaklarının daha çok bilincine varmaktadırlar. Kuruluşlar “personel yönetimi” ya da “özlük” birimlerinin adlarını bile değiştirip “insan kaynakları yönetimi” haline getirdiler. Bu da yetmedi, insan kaynaklarını geliştirmeye dönüştü. Bu yaklaşım var olanla yetinmeyip, elindeki kaynağın ötesinde, potansiyel insan kaynağını nasıl geliştirebileceğine de odaklanmıştır. İyi eğitilmiş insanı istihdam edip ona uygun koşullar sağlandığında iyi bir verim alınabilmektedir. Ancak çalışanın atıl bulunan kapasitesini harekete geçirip yeteneklerini sonuna kadar geliştirerek hem kişinin kendini gerçekleştirmesi hem de iş ortamına katkı sunması, yöneticinin işi değil, çalışanı öne çıkarmasıyla mümkündür. Konunun birçok yönü bulunmaktadır ve bir yazıyı aşar niteliktedir. Bu yüzden yazıda iş hayatında iyi eğitimli kadın olgusu üzerinde durulmaktadır.

Kadın çalışanlar konusunda önemli gelişmeler yaşanmaktadır. Bilişim toplumuyla birlikte erkek egemen düşüncenin yerini giderek kadınsı değerlere bırakması, işteki kadını mercek altına almayı gerektirmiştir. Önemli mantık değişiklikleri de yaşanmaktadır. Eski yöneticiler kadın çalışanları pek tercih etmezlerdi. Nasılsa bir süre sonra evlenip evinin kadını olacaklarını, hamile kalacaklarını, çocuk doğuracaklarını, süt izni isteyeceklerini, kendilerini öncelikle ev ve çocuklarına adayacaklarından örgütteki performansının düşeceği vb kaygılarla kadınlar özellikle üst düzey konumlara yükselemez, yükseltilmezdi. Gerek yönetimde insan ilişkileri anlayışı, gerek bilişim toplumunun zorunlulukları ve gerekse önündeki engelleri yıkacak kadar iyi eğitimli ve girişken kadınların ortaya çıkması bu anlayışları değiştirmektedir.  Erkek çalışanlar da bir kadın yöneticinin yanında çalışmayı sorun haline getirmemektedir. Toplumsal cinsiyet (gender) önemli bir araştırma alanı haline gelmiştir. Ancak sorunlar bitmiş değildir. Çalışan kadının sorunlarının yanına iyi eğitimli, kariyer peşinden koşan kadınların yeni sorunları ortaya çıkmış ya da yeni fark edilmeye başlanmıştır.

Bu yazı eğitimli yalnız kadınlarımızın bazı sorunlarını tartışmak için yazıldı. Birkaç yabancı dil bilen, yüksek lisans ve/veya doktora yapmış, üst düzey konumlarda çalışan bu nitelikli insanların birçok sorunu bulunmaktadır. Gözlemler onların özellikle (bu yazının konusu olan) aile kurma konusunda haksızlığa uğradığını gösteriyor. Onlar öyle yetiştiriliyor, toplumsal cinsiyetleri öyle biçimlendiriliyor ki, yetiştiklerinde hem biz hem onlar kendilerine kazık atıyorlar. Belki de bu durum çağın bir dayatması. Sorun sadece bizde değil dünyanın da bir sorunu. Etnikçilik ve mezhepçilikle uğraşan insan hakları şövalyeleri henüz bu soruna el atmış değiller.

Türkiye açısından bakıldığında geleneksel aile kalıpları içinde yetiştirdiğimiz kızlarımızın modern toplumun çarkları arasında ezildiğine tanık oluyoruz. Hayatta kritik öncelikli iki seçimin iş ve eş bulma olduğu kabul edilirse, birbirini etkileyen bu seçimlerin olması, dahası, doğru seçim olması gerekir. Yakın bir zamanda dillere dolanan bir şarkı vardı: “Çocuk da yaparım kariyer de” diye. Ne yazık ki her ikisini de yapabilen çok az kızımız var. İkisinden birinden feragat etmek zorunda kalıyor ya da önceliklere göre birini yapınca ikincisi için geç kalınmış olunabiliyor.

İnsan kaynağını (kullanmak değil) geliştirmek açısından çalışan kadının anne olmak gibi doğal, üretken ve yaratıcı bir yönünün gelişmesini sağlamayı es geçip hizmet içi pedagojiyle (andragoji değil) uğraşmak, insan kaynağı geliştiricilerinin sevişmeye üşenip mastürbasyon yapmak istemeleri anlamına gelir.

Eski bir deyim günümüzde daha çok sorgulanır ve rahatsız edici oldu. Belki eskiden de rahatsız ederdi: Evde kalmış kız olmak! Bu deyimi toplumun kızları evliliğe zorlamak için özellikle ürettiğini düşünmek mümkündür. Öte yandan bu aynı zamanda bir saptama çünkü “evde kalmak”, paketi açılmamış ukdelerle kalmak demektir. Kadının kendisinin kurduğu bir yuva, eş ve çocuğunun olmaması onun başta gelen yoksunluklardandır.

Bu deyime karşılık bir kız isyanını şöyle dile getiriyor: “Şakayla söylendiğinde bile tüylerim diken diken oluyor. Biz neyiz, Allah aşkına? Pazarda tezgâh üzerinde beğenilip alınmayı bekleyen ama kimsenin beğenmediği için elde kalan bir mal mı?”

Modernleşmenin zirvesi olan Niyork’taki kadın isyanlarının sesi buraya kadar geliyor. Aynı sesi Moskova’dan da duymak mümkündür. Kariyerinin zirvesine tırmanmış ama eş ve çocuk sahibi olamamış hatta karşı cinsten bir arkadaşı dahi olmayan milyonlarca kadın adeta çığlık çığlığa. Duymak için insanî duyarlılığa sahip bir kulak gerek. Niyorklu bir kadın şunları söylüyor: “Çalışıp en tepeye çıktım. Bir erkekle paylaşacaklarımı paylaşamıyorum. Etrafta ya erkek yok, olanlar ya evliler ya da eşcinsel. Kız arkadaşlarımı yokladım onlar da lezbiyen olmuşlar!”

Son yıllarda Rusya’da da benzer isyanlar var. Rus kızları daha işlevsel düşünüyor olmalılar. Çok iyi eğitimli bazı Rus kızları ülke dışından evlilik yapmaya yönelmiş durumdalar. Eğitişim Dergisi yazarlarından değerli fizik bilgini Oktay Hüseyin derginin 19. sayısında Rus kızlarıyla ilgili durumu güzelce açıklamıştı. Ancak ne kadar Rus kızının bunu başardığını ve mutlu olduğunu pek bilmiyoruz.

Türkiye’de de benzer bir durum söz konusu. İyi eğitimli ve üst düzey yönetici bir hanım “Türk erkeklerinin çok cahil ve ilkel olduklarını, eğitimli olanların da bencil ve anlayışsız olduklarını” söylemişti. Eş bulmak için Londra’ya gitmiş ve üç yıl kalmış. Yakışıklı bir adama âşık olmuş. Şansa bakar mısınız o yakışıklı da “gey” çıkmış! Gerçi haklarını yememeliymiş, birkaç sevgilisi olmuş. Tahmin edildiği gibi bu kızımız kolej eğitimi almış, seçkin ve pür batıcıydı. Batı ona bir eş bile veremedi. İlginç olan bundan bile Türkiye’yi ve Türk erkeklerini sorumlu tutmasıydı.

Kolej eğitim almamış, batıcılaşmamış ama modern, iyi bir eğitimle bir yerlere gelen yalnız kızlarımız da var. Böylesi bir kızımız şöyle diyor: “Doğru adam, doğru zaman ve doğru yer üçlemesini bir araya getiremedim. Çevremdeki erkeklerin zekâmdan hoşlanmadıklarını düşünüyorum hatta erkekler zeki kadınlardan korkuyorlar gibi bir genelleme de yapabilirim. Ben kalın bir kitabım. Her sayfam gizemli ve sürprizlerle dolu. Ama kalın bir kitap birçok okurun gözünü korkutuyor aslında.”

Bu durumu sezmiş bir kadın da arkadaşlık sitelerinden birinde şunu yazmış: Kadınlar ağaçtaki elma gibidir. En iyileri üst dallarda bulunur. Erkeklerin çoğu düşüp incinmekten korktukları için, üst dallara uzanmak istemezler. Onun yerine yere düşmüş çürükleri toplarlar. Çünkü onları elde etmek daha kolaydır.. Yukarıdaki elmalar da suçu kendilerinde arar ve sorarlar; nerede hata yapıyorum diye. Aslında hatasız ve muhteşemlerdir. Sadece doğru erkeğin ortaya çıkıp cesaretini ve yüreğini toparlayıp, o üst dallara ulaşmasını beklemeleri gerek.”

Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde görüyor, okuyor, duyuyoruz ki geleneksel evlilik yerine evlilik olmadan "birlikte yaşamak" modeline bırakıyor. Bazı ülkelerde doğan bebeklerin yarısından çoğu evli olmayan çiftlerin çocukları. Âdeta birkaç yıl biraber yaşayıp bir çocuk yapıyorlar ve sonra birisi eşyasını toplayıp gidiyor. Tek ebeveynli bir aile tipi ortaya çıkıyor. Bunun olumlu ya da olumsuz sonuçları var elbette. Türkiye'deki gidişat da bu yönde. Türkiye'yi altmış yıldır muhafazakâr-sağcı iktidarlar yönetti. Şu sıralar aşırı sağcı bir hükümetimiz var. Gelinen noktayı geçelim, bu konuda geleceğe ilişkin bir vizyonları var mı diye baktığımızda, henüz oraya gelemediklerini görüyoruz. Hükümeti oraya getirmesi gereken sağ aydınların ilmihal bilgisinin ötesine geçmeyen dini-entelektüel ufukları da umut vermiyor. 

Dağın öte yamacında başka durum ve sorular ortaya çıkıyor: İş ortamında erkeklerle, erkeklerin şeridinde, erkekçe bir yarışa girerek mücadele etmek kadının kadınsılığını zedeliyor olabilir mi? Yani kızlarımız ya iş rekabeti sırasında koşulların zorlamasıyla kendi doğalarının ötesinde erkekleşmeye zorlanmışlarsa? Onları dişi olarak algılayamamaları yüzünden ilgi göster(e)meyen erkekleri nasıl eleştirebiliriz? Bu bir tartışma konusu. Sorun içinde yaşadığımız çağın bir dayatması belki de. Modernleşme kadını da erkeği de değiştiriyor, makineleştiriyor.

Bu kızlarımızın bazıları artık umutsuz ve köşelerine çekilmiş durumdalar. Ruh hallerini tahlile gerek var mı? Öncelikle büyük bir özgüven kaybı ortaya çıkarır. Bazıları çok gergin ve yalnızdır. “Meyve vermeyen bir ağaç” olarak tanımlanmak ya da algılamak hiç kimsenin istemeyeceği bir durumdur. Anne olma duygusunu yaşamamak da öyle. Hayat boyu birine bağlanamamak... Ötekilerin bir kısmı tarafından acındığını hissetmek... Hep bir şeyler eksiktir hayatlarında, bazen ne olduğunu bilemeseler de. Değerli tiyatro sanatçısı Ayşen Gruda sinemada bu durumun “ev kızı tipi”ni çok güzel yansıtmıştı.

Bazılarını ne mühendisler, ne doktorlar istemiştir de... Hatta kimler ona nasıl hayran kalmışlardır da... Ama o kısmet denilen mendebur yüzünden... Bu ifadeler kızlar arasında bazen de şaka ve kendini alaya alma olarak kullanılıyor.

Bazılarının da peşinden çok koşan olmasına rağmen eşiği o kadar yüksektir ki, kimse erişemez. Evlenmiş olmak için evlenmeyen, seçilen değil, eşini kendi ölçütlerine göre seçmek isteyen ve sırf bu yüzden evlenmeyi geciktiren kızlarımız da çoktur. Yaş ilerledikçe eş adayı havuzu daraldığı (onların deyişiyle “iyilerin kapıldığı”) için içine sinen seçimler yapmakta sıkıntı çeker birçoğu.

Bir kısmının yaşın ilerlemesine bağlı olarak ilgi alanı değişir. Hayata farklı anlamlar yükler. Bunun kişisel ve sosyal hayata yansımaları da olur. Bazıları sağlığını koruma konusunda aşırı duyarlı olurlar. Aklına geldikçe ya da birisiyle tokalaştıkça ellerini yıkayanlar vardır. Şifa niyetine bin bir çeşit ot çayını içenler, vejetaryen olanlar... Bazıları çok alıngan olurlar. Hemcinslerine acımasız davrananlar olduğu gibi, sorunu erkek düşmanlığına kadar götürenler de olur.

İlk gençlik yıllarında sözü döndürüp dolaştırıp evliliğe getiren aileler de artık onun yanında evlilikten söz etmez olurlar. “Evde kalmışlık” olgusunu kabullenmiş gibidirler. Hem “yarayı deşmek” neye yarayacaktır ki... Aileye çok yararlı olur bazıları. Yeğen ve diğer yakın çocukların iyi oyalayıcısıdırlar. Hem onlar yeğenlerini severek çocuk özlemini giderir hem de çocuklardan illallah etmiş olan anne babaların işini yüngülletmiş olurlar. Alan da, veren de memnundur. Ailenin yaşlılarıyla ilgilenmek için de uygun kişiler haline gelirler. Madem çocuk ve ev bakma dertleri yok öyleyse ihtiyarlarla ilgilenebilirler. İhtiyarlar onların can yoldaşı olur, onlar da bakıcı.

Konuya ulusal ölçekte ve insan kaynağını geliştirme açısından da bakılabilir. Eğitim bilimiyle ilgilenenler iyi bilir ki toplumsal kalkınmada özellikle kadınların eğitim düzeyi çok etkilidir. Eğitilmiş kadınlar toplumsal kalkınmada eğitilmiş erkeklerden daha verimli olabilmektedir. Çocuk yetiştirmekten, aile ekonomisine, sağlığını koruma bilinç ve alışkanlığından bilinçli üretici ve tüketici olmaya, kültür aktarımından sağlıklı çocuklar yetiştirmeye varıncaya kadar kadınlar erkeklerden daha çok etkili olmaktadır. Bu kadınların yüksek eğitimli olanlarının etkisi çok daha yükselmektedir. Ancak eğitimli kadınlar bir yuva kurup bu becerilerini kullanmamaları halinde bu etki yeterince açığa çıkmaz. Daha da kötüsü eğitimli kadınlar çocuk yapmaz/yapamazken bunu eğitim düzeyi daha düşük olanlar yapmaktadır. İnsan kaynağını geliştirme açısından tam bir toplumsal savurganlık olduğu söylenebilir.

Konuya hem insan kaynağı geliştiren ilgililerinin, hem toplumsal mimari sorumlularının hem de aydınların ilgi göstermeleri ve bu insanî-toplumsal sorunu irdelemeleri, çözüm geliştirmeleri sosyal gündemimizin öncelikli konusunu oluşturmaktadır. Görmezden gelinmemelidir.

Yönetim açısından çalışanın düzenli bir aile hayatı olmasının onun performansı üzerinde olumlu etkiye yol açtığı ve istenen bir durum olduğu eskiden beri bilinmektedir. Son yıllarda sebebi ne olursa olsun bu anlayışın geri plana itilmesi olumlu bir gelişme olarak değerlendirilemez. İKG, çalışanın sadece iş hayatıyla değil, hayatının birçok yönüyle ilgilenmek, kişiyi bütün olarak kavramak zorundadır. Zira özel hayattaki mutsuzluğun bireyin entelektüel alanına ve iş yaşamına etkisi kaçınılmazdır.

İnsan kaynağı yöneticileri çalışandan daha fazla verim alabilmek adına bile olsa onun mutluluğunun eş bulma ve aile kurma boyutunu da dikkate almaları gereği önem kazanmaktadır. Bunu sağlamak için insan kaynağı geliştiricilerin çöpçatanlık işlevini de üstlenmesi, insanları bir araya getirecek, kaynaştıracak ortam düzenlemeleri, iş ve iş dışı sosyal ilişki projelerini nezih bir biçimde planlama ve uygulama görevlerini yapmalıdırlar. Bundan kuruluşlar başta olmak üzere herkes kazançlı çıkacaktır.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top