Cafer Cabbarlı (1899-1934) XX. yüzyıl Azerbaycan Edebiyatının en güçlü şahsiyetlerinden biridir. Başlangıçta şiir ve hikâye türünde edebî faaliyetlerde bulunmuş olmakla birlikte, sonradan özellikle drama sahasında kaleme aldığı eserleriyle haklı bir üne kavuşmuştur.

Cabbarlı’nın edebî faaliyetlerini iki ana dönem altında incelemek mümkündür. İlk dönemi Vefalı Seriyye veya Gözyaşı İçinde Gülüş (1916) piyesiyle başlayan ve Nasreddin Şah (1916), Solgun Çiçekler (1917), Trablus Muharibesi veya Ulduz (1918) ve Edirne Fethi (1918) piyesleriyle devam eden Cabbarlı, ikinci dönemine geçiş aşamasında Aydın (1920-1921) ve Ogtay Eloğlu (1921) piyeslerini kaleme alır.

İlk döneminde ortaya çıkan piyeslerde Azerbaycan toplumundaki feodalite, dinî fanatizm, eğitimsizlik, kadın-erkek eşitsizliği, adalet ve hukuk tanımazlık gibi sosyal sorunların yanı sıra aşk teması da ağırlıklı yer tutar. Rusya’da Meşrutiyet’in ilân edilmesi (1905) ile birlikte  Azerbaycan’da milliyetçilik ve Turancılık akımlarının etkisiyle matbuat ve edebiyatta bir dizi gelişmeler yaşanmaya başlanmıştır. Gazete ve dergiler yayınlanmış, tiyatroda bu fikirlere uygun eserler sahnelenmiştir. Cabbarlı da gelişmelere kayıtsız kalmayarak 1918 yılında kaleme aldığı Türkiye’nin istiklal mücadelesini anlatan Edirne Fethi adlı dramını aynı yıl sahneye koyar. Benzer şekilde Trablus Muharibesi veya Ulduz (1918) da defalarca sahnelenir.

Osmanlı Devleti’nin son dönem tarihiyle yakından ilgili olan bu piyesler vatan sevgisi ve kahramanlık motifleri eşliğinde İslâmî değerleri de yüceltmeye çalışan edebî ürünler olarak Azerbaycan’da önemli yankı bulur.

Azerbaycan’ın Sovyetler Birliği’ne dahil edilmesinin (1920) ardından Cabbarlı’daki düşünsel değişim Aydın piyesiyle kendisini gösterir. Piyeste yer alan grev, lokavt, burjuva, emekçi gibi kavramlar Azerbaycan tiyatrosunda ilk kez görülmektedir. Öte yandan, piyesin kahramanı Aydın’ın inanç bağlamında yaşadığı tereddütler Cabbarlı’nın inanç dünyasının esere yansımış hâlini tasvir etmektedir.

Tiyatro Cabbarlı için en önemli kitlesel iletişim aracıdır. Ona göre toplumu aydınlanmaya davet etmenin en etkili yöntemlerinden biridir. Tiyatronun görevini eksiksiz yapabilmesi için yerli oyunculara, özellikle yerli kadın oyunculara ihtiyacı vardır. Dramaturg, Ogtay Eloğlu piyesiyle  toplumu tiyatroya yönlendirmeye çalışır.

Bu iki piyesin ardından Cabbarlı Gız Galası (1923) adlı manzum hikâyeyi kaleme alır. Daha sonra uzun sayılacak bir suskunluk dönemine girer.  1927’de kaleme aldığı Od Gelini piyesini, kendisini tiyatro ve edebiyat dünyasında çok meşhur edecek olan Sevil (1928) piyesi izler. Bu piyes, kadının erkek egemenliğine başkaldırışının görkemli bir tasviridir. Kadının cehaletten kurtulması için eğitimin ön plâna çıkartıldığı piyes Sovyetler Birliği’nin 1934’te şekillenecek olan resmî edebî anlayışının, bir başka ifadeyle devlet realizminin veya sosyalist realizm edebî anlayışının Azerbaycan’daki ilk örneği olması bakımından bütün dikkatleri üzerine çeker ve defalarca sahnelenir. Daha sonra, benzer şekilde Almas (1930) piyesini kaleme alır. Piyes, eğitim almış Azerbaycan kadınının Sovyet toplumuna düşman unsurlarla verdiği mücadele üzerine kurgulanır. Kadının üretime katılması, dayanışma, kolhoz gibi kavramlar eşliğinde köy toplumunun irtica ile mücadele ederek sanayileşmesi ve kalkınması söz konusu edilir. 1931’de kaleme aldığı 1905. İlde piyesiyle Azerbaycan’daki Türklerle Ermenilerin dost oldukları tezi işlenir. Dönüş (1932) piyesinde ise Ogtay Eloğlu piyesine benzer bir şekilde tiyatronun sorunları ele alınır. Aynı yıl, son eseri olan Yaşar piyesini yazar. Bu piyes Bilim-teknoloji-toplum etkileşimi ve gericilikle mücadele üzerine kaleme alınmıştır.

Eserlerinde arı bir Azerbaycan Türkçesi kullanan ve bu yönüyle dilin Arap, Fars ve Rus dillerinin etkisinden uzak kalması için bilinçli bir çaba sarf eden Cabbarlı’nın eserlerinin Türkiye Türkçesine aktarılması genel Türk Edebiyatı için bir kazanç olacaktır. Bu bağlamda, Yaşar Ahıskalı, Cabbarlı’nın yukarıda adını andığımız, Türkiye tarihiyle ilgili Trablus Muharibesi veya Ulduz piyesini Türkiye Türkçesine aktarmış ve okuyucuların dikkatine sunmuştur.

Cabbarlı, Trablus Muharibesi veya Ulduz piyesinde medeniyetler çatışması olarak nitelendirdiği Trablusgarb Savaşı’nda, üç milletin karakteristik özelliklerini ön plâna çıkartır: Hıristiyan İtalya işgalcidir, sömürgeci anlayışın simgesidir. Mehmet Akif Ersoy’un (1873-1936) söylediği gibi “tek dişi kalmış canavardır”. Arap toplumu homojen tavır sergilemekten uzaktır: Düşüncelerin farklılığı eylem ve davranışlarda açıkça görülmektedir. İhanet ve sadakat, menfaat veya vatan sevgisi kavramlarına göre şekillenmektedir. Aynı iklimi yaşayan insanlardaki bu farklılık ancak menfaat veya kabile taassubuyla izah edilebilir. Türkler, küçük zaaflarına rağmen ortak bir bilincin ve kültürün mirasçıları olarak homojen bir görüntü sergilerler. İnancın, dürüstlüğün, merhametin ve yiğitliğin mizaçlarına kök saldığı vurgulanır.

Yazıldığı tarihten Sovyet dönemine kadar, iki yıl boyunca Azerbaycan’da defalarca sahnelenmiş bir piyesin Türkiye Türkçesine aktarılmış olması, arzu edilen hizmetin ilk adımı olması bakımından önemlidir ve takdire şayandır.