Fatih İstanbul’u kuşattığında Bizans’ın okumuşları meleklerin cinsiyetini tartışıyordu. Yine İstanbul’da, 1918’de İngiliz donanması toplarını Meclis-i Mebusan’a çevirdiği sırada, içeride “don giymenin caiz olup olmadığı” konuşuluyordu. Tarihin trajikomik sayfalarını çevirdiğimizde 1920’lerde de benzerini görürüz: Batı emperyalizminin tetikçisi Yunan ordusu Ankara’ya yaklaştığı sırada Ankara’daki Millet Meclisinde erkeklerin başörtüsü konuşuluyordu. Erkekler, başlarına fes mi, sarık mı yoksa kalpak mı örtmeleri gerektiğini hararetle tartışıyor, başındaki kalpağıyla meclis başkanı Mustafa Kemal sabırla tartışmayı yönetiyordu.

İnsanlar içine düştükleri zor şartlardan kaçış için mi bu hallere düşer yoksa bu halde oldukları için mi o şartlardadır diye bir tartışma yapılabilir. Bu tartışmayı yapmıyorum, sadece sorup geçiyorum.

Türkiye bir borç batağına saplanmış, millet kültürel saldırı altında mankurtlaştırılıyor, ekonomide yabancıların etkisi kritik seviyeyi çoktan aşmış, toplum bitiril(e)meyen bir terör ile yaşamaya mahkûm olmuş, eğitim, sağlık, istihdam gibi sorunlarını çözememiş, AB kapısında şamar oğlanına dönüştürülmüş, millî haysiyetinin çiğnendiği duygusu topluma yerleştirilmiş, Gümrük Birliği nedeniyle dış ticarette söz hakkını büyük ölçüde yitirmiş... Dahasını saymaya gerek var mı? Doğu ile Batının, İslam, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin ortasında, adeta dünyanın merkezinde olan, Kafkas, Balkan ve Ortadoğu gibi problem alanlarının içinde yer alan ve her taraftan çekiştirilen, bundan çok rahatsız olan ve gerginlik yaşayan Türkiye, yıllardır kadının başörtüsünü konuşuyor!.. Tartışmayı şimdiden tarihin trajikomik sayfalarına kaydedebiliriz.

Bu koşullarda ülke gündeminin üniversiteli kızların başlarını örtmesine odaklanması nasıl açıklanabilir? Bu bir oyalama türü mü? Dünya bilişim devrimini yaşar ve bu toplumun gereklerini tartışırken bu hallerimiz nasıl açıklanabilir?

Başörtüsü konusunda yapılan analizlerde sanki bir derinlik yok ve sorunun aslında nereden kaynaklandığı açıklanamıyor. Bilim görüneni ve gösterilmek isteneni değil, görünenin görünmesini sağlayan derindeki sebebi ortaya çıkarmalıdır. Yoksa bilim yol göstermez, yolu şaşırtır. Zaten bu bilim değil, şarlatanlıktır.

Türkiye’nin 1945 sonrasında yeniden başlayan yeniden Batılılaşması, halkın kültürel savunma mekanizmasını harekete geçirmiştir. Toplum Batının emperyalist-sömürgeci yüzünü görmüş ve 60’larda Batıdan rahatsızlık duymaya başlamıştır. Önceleri emperyalizm karşıtı olan sola yönelerek mevzileşen kitleler, zamanla solun terör olaylarına alet edilerek emperyalizme hizmet eder hale getirilmesi, ardından da 12 Eylül 1980 sonrasında sola giden yolları kapatmasıyla başka adreslere yönelmiştir.

60 ve 70’lerin solu eşitlik, adalet ve bağımsız ülke vaat ediyor, Batıyı emperyalist olarak niteliyordu. Halkın sezgilerini açığa çıkarıyordu çünkü 60’lı yıllardan itibaren halk tehdidin Batı’dan geldiğini sezmiş ve Batı karşıtı hareketlere sempati duyar hale gelmişti. 12 Eylül sonrasında halk Erbakan’ın Millî Görüş hareketine yönelmişti. Millî Görüş de, adil düzen vaat ediyor, Batı karşıtı söylemleri dile getiriyor, bağımsızlıkçı ve kültürel değerlere vurgu yapan düşünceleri dile getiriyordu ve halk bu kez oraya katıldı. Ancak Millî Görüş hareketinin de yolu kesildi...

Geçmişte sola akan gönüllerin (özellikle yoksul ve batılılaştırılamamış yerli kitlelerin) şimdilerde AKP’ye akmasının sebebi nedir? “Minareler süngümüz” şiiriyle belleklerde yer edinen ve  kitlelerden destek isteyen Tayip Erdoğan’ın bu “süngü”yü Batı’ya çevireceği düşünülmüş olamaz mı? Bu bağlamda başörtüsü aslında Batı karşıtlığının bir simgesi mi?

Bu soruya “evet” cevabını veriyorsak şu sonuca ulaşırız: Gecekondu ve kırsal kesimdeki halk ne eskiden komünist idi ne de şimdi teokratik bir düzen istiyor. Cevap belki de çok basit: Millet adalet ve eşitlik istiyor. Onurlu yaşamak için ulusal bağımsızlık ve bu amaçla da kültürünü korumak istiyor. Türban takanların çok farklı gerekçeleri olabilir ama buradaki Batı karşıtlığını ve yerliliği görmek durumundayız.

Ülkeye yönelik yabancı bir kültürel saldırı varsa, saldırıya uğrayan toplum çekirdek değerlerine yönelir. Bu değerlerin başında din ve milliyet gelir. Gerek ulusalcılık / milliyetçilikteki yükseliş gerekse üniversitede başı örtme davranışları dinsel duyarlıktan çok kültürel savunma refleksinden de kaynaklanabilir. Eğer öyle ise bu onurlu, saygıdeğer bir tavırdır. Yine eğer öyleyse, bu tavrı ezmeye çalışmak ulusun bağımsızlık bilincini oluşturan ögelerden birini yok etmeye çalışmakla sonuçlanmaz mı?

Tartışmaya açık bir önerme de şu: 1980 öncesi genel olarak Batı karşıtı olan solun kalıntıları şimdilerde genel itibariyle Batıya yakın durumdadır. AKP çizgisi de peşine kattığı kitleleri başka yollardan oraya mı götürecektir? Zira, görünüşte dindarlığın yükselmesine rağmen, aslında dinin içinin boşaltıldığı yerdeyiz. İslamcılar artarken müminler azalıyor! Asıl sorunumuzun kaynağına inebilecek miyiz?

Başörtüsü sorunu yakında çözülecek gibi görünmüyor. Bari gündemimizin gerisine çekme mahareti gösterelim. Bunu siyasetçilerin yapmayacağını öğrenmiş olmalıyız. Ulusal gündemimiz, büyürken aynı zamanda bizi izleyen çocuklarımızı eğittiğimiz konulardır. Onlara öğreteceğimiz, haberdar edeceğimiz başka derdimiz, davamız, hedefimiz yok mudur? Bu konuyu konuşmayı uzatarak neleri konuşamadığımızın farkında mıyız?

Sağduyu, tarafların “önce vatan” demesi gerektiğini söylüyor!

Bu konuda ağzı olan konuştu. Bir ben kalmıştım, ben de yazdım!

Uyuyan Yolcu.

Antakya Müzesi

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile