1. Giriş

Herhangi bir konuda tartışmak istediğimizde, özellikle ileri mantığa (daha da iyisi bilime) dayanılarak kullanılan kavramların (terimlerin) kesin şekilde belirlenmesi gerekir. Bu nedenle de aşağıda kullanacağımız bazı kavramları hatırlatalım:

Anlamak (bilimsel temele veya mantığa dayanarak), bir şeyleri duygu organları ile belirleyerek, deneyerek, duyduğunu ve okuduğunu kabul etmektir. İnanmak ve inançlı olmak için insanın doğru düşünceye bile ihtiyacı yoktur. Maddi dünyada olan canlı ve cansız varlıklarla bağlı olan gerçekleri yalnız doğru şekilde test ederek ve derin düşünerek bilebiliriz. Materyal (parçacıklar ve alanlardan oluşan) dünyadaki veya Evrendeki mutlak gerçekleri insan tam olarak bilemez. Bilimsel düşünceler geliştikçe ve deneylerin (gözlemlerin) hataları azaldıkça gerçek olarak kabul ettiğimiz bilim sonuçları daha da gerçekçi olurlar. Bu göreli gerçekler temel bilimlerin sonuçları oldukları için Evrenin her yerinde geçerliler. (Çoğu zaman fizikteki göreli kavramı, tamamen yanlış olarak sana, bana ve ona göre gibi anlaşılıyor. Bilimde farklı zamanlarda veya farklı duyarlılıkla test edilmiş bilimsel sonuçların karşılaştırılmasına ve farklı koordinat sistemlerinde izlenen olaylara göreli denir.) Yeter ki gerçekleri test eden deneyler (gözlemler) aynı koşullarda ve duyarlı şekilde yapılsın.

Evrenin hangi köşesinde olursa olsun ayni bilimsel seviyeye ulaşmış yaratıklar yaklaşık olarak aynı fizik deneyleri yaparlar ve yaklaşık olarak aynı matematik yöntemleri kullanırlar. Çünkü Evrenin her bir küçük olmayan köşesinde aynı madde ve aynı fiziksel alanlar vardır. Bunların (madde ve alan) aynı ve fiziğin temel kanunlarının Evrenin tümünde geçerli olduğunu gözlemlerden biliyoruz. Bu nedenle de Dünyada olduğu gibi, aynı bilimsel gelişme seviyesinde olan toplumlar, aralarında iletişim olmadığına rağmen, aynı fizik bilimini ve yaklaşık olarak temel bilimlerin aracı olan matematiği elde etmeleri gerekmektedir. Evrendeki sonsuz sayıda olan gezegenlerde yaşayanların gelişme seviyeleri çok farklı olmalıdır, buna benzerini Dünya’da yaşayanlarda bile görüyoruz. Doğal olarak iletişimde olmayan canlıların fizik, matematik ve kimya bilimlerdeki gelişme seviyeleri yerde yaşayanlarınkinden çok daha fazla farklı olmalıdır. Ama biz aynı bilimsel seviyeye ulaşanların fizik ve matematik bilimlerinden konuşmaktayız ve bu nedenle benzerlikleri vurguluyoruz. Unutmamak gerekir ki Evrenin farklı köşelerinde benzer matematiğin ve fiziğin gelişebilmesine rağmen,  oralardaki biyoloji yaşam ve biyoloji bilimi çok farklı olabilir.

Klasik veya makroskobik fiziğin bazı dallarında (örneğin mekanik) kesin belirlilik (gerekircilik-determinizm) geçerlidir. İstatistik fizikte ve özellikle mikro parçacıklar dünyasında bu prensip biraz yumuşamaktadır, özellikle de tek bir parçacık için. Bu nedenle de Evrende matematiğin, fiziğin ve organik olmayan kimyanın yaklaşık olarak tek bir şekilde olmasına rağmen, canlı dünyalar sapmalara bağlı olarak çok farklı şekilde olabilmelidirler. Aynı nedenle de biyoloji dünyasının Evrenin farklı yerlerinde benzer olabileceğinden hiç bahsedemeyiz. Biz yalnız düşünen yaratıkların bilimsel açıdan (biyoloji ve dış görkem değil) fizik, matematik ve organik olmayan kimyanın gelişme seviyesinden ve bilimde ala bilecekleri yolu kabaca tartıştık.

Bazı malzemelerin, hayvanların, insanların ve bilgisayarların hafızaları (bilgi kapasiteleri) çok farklıdırlar ve bunlar yanlış bilgiler de içerebilirler. Ama biliyoruz ki en mükemmel hafıza (özellikle uzun yıllar bozulmayan) çiğinlerimizde oturan meleklerdedir.  Gelişmemiş ülkelerde okul ve okul dışı eğitim ezberciliğe dayanır ve bu nedenle de dünyanın çoğundaki insanların genelde yanlış bilgiler kazanma ihtimali yüksektir. Sonuç olarak onlarda yanlış bilgiler üretmektedirler ve neleri gerçekten bildiklerini pek anlamamaktadırlar. Daha ötesi böyle toplumlar pratik olarak bilimin ve teknolojinin gelişmesine katkıda bulunmazlar. Ama diğer yandan gelişmemiş ülkelerin insanları daha mutludur ve kendilerin en bilinçli ve doğru düşünen olduklarına inanmaktadırlar. Böylece bilime dayanmayan ve bilimsel düşüncesi yetersiz olan insanların Evrendeki madde, alanlar, cisimler ve yaşamla bağlı elde ettikleri bilgiler pek bir işe yarayan yönleri çok azdır.

En iyi bildiğim şey hiç bir şey bilmediğimdir.

Apologie Sokratus  (Milattan önce 469 -399)

Materyal olmayan ve insanların dünya görüşüne bağlı olan dini bilgilerle yansıtılan ruhlar dünyası denetilemeyen, testlerle doğrulanmayan dini inançlardır. Şimdiki ve gelecek zamanlarda hiç kimse dini inançlara bağlı temel bilgileri bilimsel yollarla ne sübut ne de inkâr edemez, aynen her hangi test edilmesi mümkün olmayan bir fikir gibi. Bu nedenle de bu konularda gerçekler aranamaz ve olan bilgiler olduğu gibi kabul edilebilir. Böyle inançlardan insanlar faydalanmışlar ve faydasını gelecekte de görecekler. Bu nedenle de her tür dine hoşgörü ile yaklaşmak gerekir. Burada dinlere bağlı her tür uydurmalardan konuşmuyoruz ve sadece dinlerin toplumlara faydası olan taraflarının olduğunu kayıt etmek istedik.

Bildiğimiz gibi yeryüzünde yaklaşık 7 milyar insan yaşamaktadır. Bunların yaklaşık 1,5 milyarı Müslüman, 2 milyarın biraz üstünde Hıristiyan ve yalnızca 12-14 milyonu Musevilerdir. Dünyayı (Evreni) bir tek Allah’ın oluşturduğu ve idare ettiği fikri sırası ile Yahudiler (Musevi), Hıristiyanlar ve son olarak Müslümanlar (İslam) benimsemişler. İnsanların diğer yarısı tek bir Allah fikrini kabul etmemişlerdir. Şimdiye kadar bilim ve yeni teknolojiler üretimine en fazla katkıda bulunanlar sırası ile Hıristiyanlar, Yahudiler, Allah’ı kabul etmeyenler (bunlar tam olarak Avrupa’da ki ateistler gibi değiller ve farklı özellikte ilahlara inanıyorlar) ve Müslümanlar olmuşlar. Bilime ve yeni teknolojilere son 500 yılda bu toplumların katkıda bulunma payları çok farklıdır. Örneğin Müslümanlar hepsi birlikte, güney Avrupa’nın bir küçük ülkesi kadar bile katkıda bulunamamışlardır. Yahudiler ise, Allah’ı tanımayan toplumların (Çin, Hindistan ve onlarla komşu ülkelerde yaşayanlar, yaklaşık dünya nüfusunun yarısı) hepsinin birlikte katkısından daha fazlasını yapabilmişlerdir.

Müslümanların ve genelde Asya ve Afrikalıların temel bilimlerin gelişmesinde ve yeni teknolojiler üretiminde paylarının yok kader az olması onların duygu hislerinin beyin çalıştırmasının çok daha önünde olmasına bağlı olması gerekir. Böyle olduğundan da bizlerde sayısal değil, sözel alanlarda daha çok başarılar elde ediliyor. Örnek olarak hatırlatabiliriz ki yalnız Türkiye’de dini konularda yazılan makale sayısı, bütün Hıristiyan dünyasındakinden fazladır. Zencilerden tanınan temel bilimci hiç çıkmamıştır, ama çok sayıda ünlü politikacı, kumandan, polis, şarkıcı, sporcular çıkmıştır.

Burada hemen hatırlatmak gerekir ki, Evren kavramı çok yeni kavramdır ve eski zamanlar Dünya (Kâinat) denildiğinde yalnızca yeryüzünün küçük bir kısmını düşünürlerdi. İnsanların çoğunun kendi köylerinin dışından bile pek haberleri yoktu. En bilgili insanların ise kıtaların yarısının olduğundan bile haberleri yok idi. Hıristiyanlık oluşan zaman Dünyanın en büyük şehri Roma olmuştu ve nüfusu 500 bine ulaşmıştı. Müslümanlık oluştuğunda Dünyanın ikinci 500 bin nüfuslu şehri vardı. Bu Persiyanın (İran) Ctesiphon şehri idi. Yaklaşık 1300 yıl bundan önce dünyanın en büyük şehri Bağdat olmuş ve nüfuzu 1 milyona ulaşmıştır.

Genelde Müslümanlar (özellikle eğitim seviyesi düşük olanlar) bilimde bilinenlerin ve teknolojide elde edilenlerin hepsine Kur’an’da işaret edildiğine inanıyorlar. Bu çok yanlış ve ciddi olmayan bir yaklaşımdır. Bilimde bilinen her şeye Kur’an’da bir kısa cümle ile işaret edilse idi, onun hacmi hiç olmasa yüz kere daha fazla olurdu. Diğer yandan Kur’an dünyadaki kutsal kitaplar içinde en ciddisi olduğundan orada doğa bilimlerinin en temel kanunlarına, olaylarına ve süreçlerine işaret edilmesini kabul etmek gerekir. Ne yazık ki bir sürü lise fiziğini bile iyi bilmeyen insanlar kendilerinin pek anlamadıkları kavram, olay ve süreçlere kutsal kitabımızda işaretler bulurlar ve farklı dergilerde bunları yayımlıyorlar. Bilgisayar ortamı da böyle makalelerle doludur.  O ise Üniversite ve lise fiziğinde öğretilenler en temel fizik olmadığından ve tam olarak gerçekleri yansıtmadıklarından kuran gibi çitti kitapta yer almakları inandırıcı olmasın gerek.

Örneğin Einstein genel çekim kanununu yansıtmak için bir tane denklem yazmıştır.  Binlerce bilim adamları bu denklemi çözmenin farklı yollarını aramışlar ve farklı durumlar için denklemin on binlerce çözümünü bulmuşlardır. Şu açıktır ki, bu kişilerin büyük çoğunluğu doğaya uymayan çözümler bulmuş veya büyük önem taşımayan sonuçlara varmışlar. Kur’an’da da işaret edilenler genel çekim kanunu gibi en önemli kanunlardır, şimdiye kadar bilinenler ve gelecekte bulunacaklar veya hiç bulunamayacaklar. Örneğin: Temel parçacıkların yüklerinin korunma kanunu. Ayrıca düz uzayda meydana gelen süreçlerde enerji-momentumun ve açısal momentin korunması. Kapalı sistemlerde entropinin maksimum değere doğru gitmesi. Denge durumunda enerjinin her zaman minimum değere ulaşması prensibi gibi bütün Evrende geçerli olan kanunlar. En küçük etki ve belerliksiz prensipleri ve temel bilimlerin diğer kanunları ve prensipler.

Allah’ı tanımak için onun yaptıklarını, onun oluşturduğu nesneleri ve canlıları, onun kanunlarını derinden ve kapsamlı şekilde öğrenmek gerekir. Allah evrenler üretiyor, bu evrenlerin gelişmesi ve evrimleşmesi için değişmez kanunlar koyuyor. Bunları öğrenmeden ve bilmeden Tanrıyı anlama imkânımız var mı? Kutsal kitaplar ve özelliklede Kur’an bu yolda insanlara yardım etmek için de indirilmiştir. Sadece ibadet etmeyi öğretmek için değil. Böyle olduğu için de Kur’an’da doğa bilimlerinin en önemli kanunlarına, olaylarına ve süreçlerine işaret edilmiştir.

Bu dünyayı yaklaşık 50 yıl önce terk etmiş Babaannem il merkezinde yaşamıştı. Ama yaşadığı yaklaşık 90-100 yılda (1906 yılında, babamı yaklaşık 40 yaşında doğurmuş. Yaklaşık diyorum, çünkü o zamanlar Müslümanlar doğum yıllarını bile bilmiyorlardı.) oturduğu evden 1000–1200 metreden daha uzakları hiç görmemişti. Ne bir sinemaya gitti, ne de bir radyo ve televizyon dinledi. Türkler dışında 2-3 sivil Rus ve ne kadarsa asker görmüştü. Bu nedenle ve o zamanlar farklı giyecekler olmadığından, farklı şekilde insanlarda görmemişti. Ama Rusların ve Ermenilerin kâfir olduklarını biliyordu. “Herkesin aklını pazara çıkarmışlardı.” Einstein de aklı orda idi. Babaannem onun aklını değil, kendi aklını beğendi. Sanırım ki biz Müslümanların %99,9 aynı şeyi yapar, çünkü bizlerin Allah hakkında düşüncemiz ile onun aynı Allah hakkındaki düşüncesinde çok büyük fark vardır.

İnsanların akılların (zekâsını) pazara koyup satışa çıkardılar.

Herkes kendi aklını beğendi ve aldı.

Atasözü.

Einstein’ın Allaha saygı ve sevgisinin temelinde duranlar kendi sözlerinden görünmektedir:

İnsan doğanın sırlarına ne kadar derinden sahip olarsa, bir o kadar Allaha saygısı artar.

Albert Einstein. (1879–1955)

O ise bizler için Allaha sevginin ve saygının artması yolu, onu tanımak, emellerini bilmek yolları çok farklıdır. Babaannem için Müslüman olmayanlar hepsi kâfirdi ve cehennemde yanacaklardı. Neden Einstein’ın aklını alıp da cennete gitmekten vazgeçsin ki? Diğer yandan babaannem Einstein gibi cahil de değildi ve cennete gitme yollarını çok iyi biliyordu.

Bizim sonsuz evren,  diğer bir sonlu evrenin küçük bir kısmı veya sonsuz sayıda evrenlerden biri de olabilir. Allah her durumda tek olduğundan, evrenimizdeki (evrenlerdeki) din sayısı sonsuz olduğunu düşünebiliriz. (Galaksimizde ve evrenimizde dinlerin sayısının nasıl tespit edildiği aşağıda açıklayacağız.) Babaannem bunları bilmiyordu, ama Einstein bunları da biliyordu. Bunlar ikisi de Allaha inanmışlar, Allah ve evren (babaannem için dünya) kavramını düşünmüşler. Bu kavramlar arasında Einstein’ın, şimdiki insanların ve babaannemin düşünceleri arasında bir fark var mı?  Farkı ne diye sorabilirler. Ben biliyorum ki, babaannem bu kavramlar ile bağlı bilgisine Einstein’dan daha fazla güvenirdi. Babaannem ve Einstein’ın bilimsel düşünce kapasitelerinde fark inanılmaz derecede çok olmuştur. Onların Evren anlayışına bağlı düşünceleri ne kadar farklı ise, Allah kavramını da bir o kadar farklı benimseye bilirler, söz tek olan Allah’tan gitmesine rağmen.

Bildiğim kadar iki şey sonsuzdur (limitsizdir).

Bunlardan biri evrendir diğeri ise insanların düşüncesindeki farktır.

Ama Evrenin sonsuz olmasına tam olarak inanamıyorum.

Albert Einstein

Einstein Evrende Allah’ın neleri yarattıklarını babaannemden çok çok daha iyi biliyordu (cennet, cehennem, mezardaki olaylar, melekler dışında), ama onun neleri istediğini pek bilmiyordu. Babaannem ise kendi çocuklarının neler yaptıklarını bilmiyordu, ama Allah’ın yaptıklarını ve neleri istediğini çok iyi biliyordu.  Namazından hiç geri kalmazdı, her zaman orucunu tam olarak tutardı, Kur’an okunan ve yorumlanan yerlerde çocukluğundan ömrünün sonuna kadar bulunmuştu. O tam olarak eğitimsiz idi ama cahil değildi. Einstein ise, cahil olsa da çok fazla eğitimli insan olmuştu. Bu dünyadaki olaylar ve yaşam açısından Einstein’ın veya babaannemin mi daha zeki olduğunu söylemek zordur, çünkü zeki ve cahil kavramlarını farklı toplumlar (insanlar) farklı şekilde benimsemişlerdir.

Babaannemin ve ona benzerlerin ibadetlerini en iyi şekilde yaptıkları nedeniyle böyle şekilde Einstein ile karşılaştırsak ve Allahın gözünde daha önemli bulsak, bizleri dini açıdan da ciddiye almazlar. Allah’ın yarattığı evrenleri, bizim evrenin içerdiklerini ve onun evrensel kanunlarını yüksek seviyede ve kapsamlı şekilde öğrenmek, İslami anlamak ve Kur’an’ın nelere işaret ettiğini bulmak için çok büyük önem taşıyor. Tıpkı bizim din konularda bilim adamlarımızın toplum yaşamına ve ibadetlere verdikleri önem gibi.

Temel bilimlerdeki kanunlar deneysel ve gözlemsel olarak defalarca onaylanmıştır. Bunlar tam olarak (yani hata payı sıfıra eşit) doğanın, yani Allah’ın kanunları değildir. Ama onlar hakikate çok güzel yaklaşmadırlar. Bu nedenle de temel bilimlerin kanunlarından en önemlileri evren doğduğu zaman oraya Allah tarafından koyulanlardır. Böyle olduğu içindir ki, onlar hiçbir dinle ve özellikle İslam’la çelişkide olamazlar.

Matematik teoriler kurulduğu zaman onların temeline aksiyomlar, fizik teorilerin temeline ise postulatlar koyulabilir. Kurulan teoriler eskiden bilinenleri kapsamalıdır ve yeni öngörmelere getirmelidir. Bu öngörmeler deneylerle (fizikte) ve mantığa (matematikte) uymalılar ve iç çelişkiler içermemelidir. Yazıda bu prensiplere uymaya çalışarak dinimizdeki en önemli bazı kavramları fizik biliminin temel kanunları ve fikirleri ile uyumlu şekilde bir araya getirmeye çalışacağız.

2. Herkesin bilmesi gereken bazı bilgiler

Ben, bilmediklerimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım.

Apologie Sokrates   (Milattan önce 469 -399)

Bizim gezegenimiz olan Dünyanın boyutları 10cm, Güneşinki 1011cm, Güneş sistemi sınırlarının 1018cm, bizim yıldız sistemi olan, Galaksinin 1023cm ve Evrenin 1028cm mertebesindedirler. Bildiğimiz dinlerin de (küçük inançlar hariç) tarihlerinin bin yıldan fazla, ama yaklaşık olarak üç bin yıldan az olduklarını da biliyoruz.

Son birkaç bin yıl içinde yaşayan insanlar gibi düşünebilen canlılar, galaksimizde bulunan yaklaşık 1011-1012 gezegenden, yaklaşık bininde yaşadığı düşünülmektedir. Bu nedenle de şimdilerde Galakside toplam olarak 10000 farklı din olma olasılığı vardır. Evrenimizde galaksi sayısının da milyarlarca olduğunu göz önüne alsak, aynı zamanda farklı din sayısının 1014 mertebede olabileceğini düşünebiliriz.

Biliyoruz ki yeraltındaki yakıtlardan en önemlisi olan petrolün oluşması ve birikmesi için birkaç milyon yıl geçmiştir ve bu yakıt insan yaşamındaki teknolojik devirde birkaç yüz yılda tükeniyor. Buradan diyebiliriz ki yeryüzünde gelişmiş insan toplumları her 10 milyon yılda bir kereden fazla oluşamaz. Dünyanın yaşının 5 milyar yıl olduğunu bilerek, şimdiye kadar yerde yaklaşık bin kere gelişmiş insan toplumlarının oluşması için imkân yarandığını sanki söylemek mümkündür. Ama Dünyanın genç yaşlarında radyoaktif elementlerin daha fazla olması bu yaşam imkânını kısıtlamıştır. Bu nedenlerle de yerde gelişmiş insan toplumlarının yalnızca 100 kereye kadar kendini yenilediğini düşünebiliriz. Bu durumda Evren doğduğundan sonraki dinler sayısını da yaklaşık 100 kere artırabiliriz, yani 1016 kereye kadar.

Olabilir ki bizim sonsuz evren,  diğer bir sonlu evrenin küçük bir kısmı olsun veya biri birinden bağımsız evrenlerin sayısı çok fazla olsun. (Şimdiki kozmoloji bilimi böyle olasılığı tercih ediyor. Allahın ise her durumda tek olmasına rağmen, din sayısı sonsuz sayıya da olabilir. Doğal olarak bu dinlerin hepsinin temelinde tam olarak İslam’ın olmasa gerekir. Çünkü Allah kavramı ile İslam kavramı bağlıdır ve İslam Allah’ı en doğru şekilde tanıtıyor. Evrenler doğmadan önce Allah ve sanki onu yansıtan İslam vardır. Evrenlerin doğuşlarının nedeni de Allah’tır ve bu olaylar insanlara ( bizim evrendeki sayısı yaklaşık 1016 mertebesinde olan farklı dine mensup yaratıklara)  din olarak İslam ve kitap olarak Kur’an ile iletilmiştir.

Biliyoruz ki, göz, kulak, ağız ve burunlarıyla canlılar doğada çok küçük farklılıkları olan renkleri, şekilleri, sesleri ve kokuları ayırt edebilirler. Bilindiği gibi duyulara ait olan bu özellikler hayvanlarda insanlara göre oldukça gelişmiştir (koşma, yüzme, koku alma,...). İlginç olan, hayvanların bazılarının da, insanlar gibi, ağırlık ve hız (rüzgar etkisi de dahil) gibi niceliklerin,  hem bir büyüklüğü, hem de yönü (skaler ve vektörel nicelikler) olduğunun farkında olmasıdır. Hayvanlar buna benzer olarak, insanların bildikleri basit,  ama önemli bilgilere sahip olmasaydılar, özellikle avlanma sırasında oldukça zorlanırlardı.

Görüntüler, sesler, kokular gibi fark ettirici etmenler, yaşamda insan hayatını kolaylaştırıcı ve geliştirici bir role sahiptir. Ama insan yaşamını en fazla kolaylaştıran ve zenginleştiren eğitim ve bilimdir. İyi bir bilgin olmak için ise, iyi bir eğitimle beraber tanrı vergisi bir sezgi oldukça önemlidir. Güçlü sezgi doğa ve doğadaki süreçleri inceleyen bilim insanı, özel olarak fizikçiler için, doğadaki olayları ve süreçleri detaylı araştırmalar yapılmadan önceden görme ve anlama olanağı demektir. Dünya bilimine en büyük katkıları da bu tür sezgisi olan insanlar yapıyorlar. Bazen de hiç bir insanın anlaya bilmediğini anlamakla.

Süreçlerin ve olayların zamanla değişmesine kinetik denir, ama nesnelerin (örneğin gezegenler, yıldızlar, galaksiler ve evrenin), bitkilerin, böceklerin, hayvanların ve insanların zamana bağlı olarak değişmesine evrim denir. Doğada çok farklı kanunlar vardır, fizik, kimya ve biyolojidekiler gibi. Bunlardan en mükemmel olanlarına, evrenin her köşesinde cansız ve canlılar için geçerli olanlarına Allahın (veya Doğanın) kanunları olarak adlandıralım. Ben bir fizikçi olarak, kendime yalnız fizik alanında güvenebilirim. Böyle olduğundan Evrende en önemli fizik kanunlarından ve astrofizikçilerin inceledikleri nesnelerdeki evrimi kısaca ele alacağız. Eğer bunların oluşumu ve evrimi Allahın kanunları sonucu ise, o zaman evrim bütün canlıları da kapsıyor demektir. Evrende giden en önemli süreçler ve evrim olayları altında, bir kaos (kargaşa) değil, süper mantık vardır demektir.

3. Temel parçacıklar ve doğanın temel kanunları.

Gerçek deneylerle test edilenlerdir.

Albert Einstein (1879–1955)

Şimdiki zamanda 100`den fazla temel parçacığın bulunduğu bilinmektedir ve her bir parçacığın bir tane anti-parçacığı vardır. Burada temel parçacık sözünü,  yaklaşık 50 yıl önceki anlamda kullanıyoruz,  yani daha alt katta olan kuarklar seviyesine inmiyoruz. Bu tür yeni parçacıklar direkt olarak, maddenin yapısına dahil olmuyorlar (atom ve moleküllerde bulunmuyorlar) ve Evrenin yaşı dakikaları aştıktan sonra onun içindeki parçacık dağılımını etkilememektedirler.

Anti-parçacıkların ve bunlara karşılık gelen parçacıkların ayrı - ayrılıkta lepton, elektrik ve baryon yükleri birbirlerine zıttırlar, ama her bir çiftin (parçacık ve onun antiparçacığının) kütleleri– m0, daha doğrusu  (mm)   ve durgunluk enerjileri, eşittir. Bu parçacıklardan yalnızca ikisinin kütlesinin, (durgunluk enerjisinin)  sıfıra eşit olduğu kesin olarak bilinmektedir.  Bunlar,  kütleçekim (daha doğrusu enerji çekim)  alanının parçacığı graviton ve elektromanyetik alanının parçacığı fotondur. Alan parçacığı olmayan,  ama lepton yükü taşıyan elektron nötinosünün kütlesi varsayılır, ama bu enerji 7 eV`tun altındadır, yani mc2 < 7 eV.  Müyon (m) nötrinolarının kütleleri de sıfırdan farklılar. En fazla çeşitleri ve az ömürleri olan parçacıklar rezonansal olarak adlanmaktadır ve onların içinde 10-22 s kadar az yaşayanları olduğu bilinmektedirler.

Bilindiği gibi Evrende yalnızca dört temel etkileşme vardır  (olduğu bilinmektedir ve diğer bir bilinen yoktur):

1). Etkileşme katsayısı  1  kabul edilmiş çekirdek,  güçlü  veya   baryon   etkileşmesi.  Baryon etkileşmesinin alan parçacıkları pionlardır  (p0,  p+ ve antiparçacık olan  p). Bunların durgunluk enerjileri  135 – 140  MeV  ve yaşama ömürleri  <2.6 10-8 s`dir. Etkileşme yarıçapı ise  10-12 cm mertebesindedir.

2).   Etkileşme katsayısı 1/137  (ince yapı sabiti) olan elektromanyetik etkileşmesi.  Bu etkileşmenin alan parçacığı, fotondur  (g).  Doğal olarak fotonun antiparçacığı, yani antifoton da vardır,  ama onu fotondan ayırmak imkânı yoktur. Çünkü fotonun (graviton gibi) ne lepton,  ne elektrik,  ne de baryon yükü vardır. Foton ile anti foton kendi aksanları çevresinde dönme yönleri ile farklı oldukları düşünülmektedir. Elektromanyetik etkileşmesinin etkileşme yarıçapı sonsuz kadar büyüktür.

3). Etkileşme katsayısı 10-12– 10-14 (belirsizlik etkileşmenin zayıf olmasına, başka bir deyişle,   etkileşme enerjisinin çok az olmasına bağlıdır) olarak kabul edilmiş zayıf veya lepton etkileşmesi. Bu etkileşmenin alan parçacığı W ve Z bozonlar sayılırlar. Bu parçacıkların durgunluk enerjilerinin çok büyük ( > 105-24 s`den daha az olduğu kabul edilir. Etkileşme yarıçapı 10-16 cm mertebesindedir. MeV)  ve yaşam ömürleri 10

4)   Etkileşme katsayısı 10-36– 10-40 olan gravitasyon ( enerji çekim ) etkileşmesi. Bu etkileşmenin alan parçacığı gravitondur. Gravitonların yaşam süreleri ve gravitasyon etkileşmesinin yarıçapı da sonsuzdur. Tüm parçacıkların enerjileri olduğundan, enerji çekim etkileşmesi yaparlar..

Görüyoruz ki,  etkileşme yarıçapları sonsuz olan alanların,  alan parçacıkları olan graviton ve fotonun durgunluk enerjileri sıfır ve yaşama süreleri sonsuzdur. Yalnızca elektron  (e-),  müyon  (m-),  onların anti-parçacıkları ve nötrinoları lepton yükü taşırlar.  Müyona ağır elektron da denir, çünkü o etkileşmelerde tıpkı elektron gibi davranır ve yalnızca durgunluk enerjisi elektronunkinin 230 katıdır. Parçacıkların kütleleri (durgunluk enerjileri) arttıkça,  genel olarak,  onların etkileşmeleri daha etkili olur ve özellikleri artar.  Leptonlar zayıf ve elektromanyetik etkileşmelerde, mezonlar ve baryonlar ise, baryon etkileşmesine ek olarak bu etkileşmelere bağlı olan tepkimelerde bulunurlar.

Bütün tepkimeler sırasında mutlak şekilde korunan nicelikler, Evrenin her köşesinde ve her zaman, tartıştığımız yüklerdir, parçacıkların sayısı ise korunmamaktadır. Parçacıkların çok önemli diğer kuantum sayıları da vardır. Ama bunlardan bazıları, değişik tepkime türlerinde korunmayabilirler.

Yüzden fazla parçacıktan yalnızca üçünün (elektron - e,  proton - p  ve  nötron – n) maddenin yapısında yer almasının nedeni  bütün temel  parçacık türlerinin  yaklaşık  %90` ının,  yaşama sürelerinin (atom ve çekirdek  içinde bile) çok kısa olmasıdır. Temel parçacıklar doğarlar ve saniyeden çok çok küçük zamanlar içinde bozulurlar, ama kesinlikle evrimleşmezler.

Şimdiye kadar insanlar yanlış olarak düşünüyorlar ki, evrende olan bütün nesneler ve çevremizde ki cisimler boş uzayda yerleşmişler. 1916 yılda,  Einstein Genel görelik (gerçekte relyativistik gravitasyon) teorisinde göstermiş ki, nesneler boş uzayda değil, uzay nesneler arasına yerleşmiştir. (Farkı ne? Farkı inanılmaz kadar çok.) Uzay ve zaman, nesneler ve alanlar, diğer bir deyişle enerji olmayınca uzay ve zamanda olamazlar. Uzay ve zaman üretmek, enerjinin bir özelliğidir. Enerji uzayı eğik yapar ve zamanın temposunu değişir. Bunlar gözlemsel olarak destek bulduğuna göre ebedi olan Allahın genelde doğmuş olan Evrenin, evrenlerin, uzayın ve zamanın dışında olduğunu düşünmeliyiz.

İlk önce, evren doğma anında, enerji yoğunluğu ve sıcaklık sonsuz kadar büyüktü ve evrenin boyutları başlangıçta sıfıra yakındı. Evrenin oluşmaya başladığı ilk saniyeler de bile orada çok büyük sayılarda ilkin (şimdiki kavramda gerçek) temel parçacıklar da (kuvarklar da) vardı.  Ama ilk 5 dakikanın sonuna yakın, Evrende şimdi gözlenen kadar proton, nötron, elektron ve helyum atomunun çekirdeği vardı. Şimdiki zaman evrenin her bir cmde 500 foton ve 3  tür nötrino çiftlerinin sayısı 450’dir. Baryon ve elektron sayısı ise, ortalama olarak, her bir metreküpte yaklaşık bir tanedir. Ne ilginçtir ki, bizler yaklaşık 50-60 yıl yaşamış baba ve dedelerimizin ilk yaşam yıllarında neler olduğunu bilemiyoruz, ama yaklaşık 15 milyar yıl yaşı olan Evrenin, doğduğundan sonraki ilk dakikalarda neler olduğunu çok iyi biliyoruz, Güneşin var olduğu ve her gün doğup battığı gibi.

4. Evren ve evrenler

Akıl yenilik üretme yeteneğini ancak insan onu zorladığı zaman kullanır.

Henri  Poincare (1854–1912)

Bizim evrenin yaşı sonlu olduğundan ve yaklaşık olarak sonsuz sıcak bir noktadan doğduğundan, evreni yaratan Allah’ı bizim ve diğer evrenlerin içinde olduğundan daha çok, onların dışında bulunduğunu düşünmemiz gerekir. Gerçektende bizim sonsuz Evren, belki de diğer bir sonlu Evrenin küçük parçasıdır. Diğer yandan Allah birdir ve bizim evrenin dışında çok sayıda ve durmadan diğer evrenlere hayat vermektedir diyebiliriz. O evrenler üretiyor ve evrenlerin evrim kanunlarını koyuyor düşüncesi doğru olduğunu düşünebiliriz.

Eğer evrenler hepsi bizim evren gibi sonsuz sıcak, sonsuz küçük durumdan başlayarak doğarlar ise,  Allah’ın onların dışında da olduğunu düşünmek zorundayız. Her hangi bir evren başka bir evrenin içinde doğmamış ise, bu evrenin dışında ne uzay ne de zaman vardır. Orada uzay ve zaman dışı bir ebedilik, Allah ve onun varlığını anlatan İslam’ın olduğunu düşünebiliriz. Böyle olduğundan da Allah’a bir Evren, uzay ve zaman dışı varlık olarak bakmamız gerekir. Evrenleri üreten ve onların evrimlerini değişmez kanunlarla belirleyen bir varlık gibi. O mükemmel ve ebedi kanunlar oluşturmuş işe (3. bölümde verdiğimiz örnekler gibi) ve Allahın işlerine karşı koyan bir küvette yok ise, ayrı ayrı evrenlerin evrimlerine pek karışmayabilir. Burada çok ve belki de sonsuz sayıda evrenlerden konuşmamız gerekir. Çünkü son gözlemler kozmolojide enflasyon modellerinin daha doğru olduğunu gösteriyorlar. Bu yeni modellerde de vakumdaki fuluktasyonlar (sapmalar) evrenlerin oluşumuna yol açmaktadır.

Yaklaşık olarak ışığın boşlukta ki hızı ile genişlenmeye başlayan evrenimiz, genişlenme sonucu hızla soğuyor. (Bu soğuma süreci Evrenin doğduğu andan oluşan madde ve ışımalara aittir, sonralar oluşan yıldızlara ve onların ısıttıkları gaza değil.) Evrenimizin yaşı yaklaşık 10yıla ulaşana kadar onun içindeki maddenin tümü, plazma şeklinde kalmaya devam etmiştir. Bu gazın basıncı ve sıcaklığı büyük olduğundan, evrendeki madde ve ışıma onun hacmini homojen olarak doldurmuş olmaktadır. Daha sonralar, genişlenme sonucu bu gazın sıcaklığı ve yoğunluğu çok daha az oluyor (bin derecenin altında), bu da normal atomların ve moleküllerin oluşmasına neden olmuştur ve olmaktadır. Maddenin büyük çoğunluğu atom ve moleküller şekline geldikten sonra,  atomlardan ve moleküllerden oluşmuş gazın içinde yoğunluğun sapmalarının artmasına imkân yaranmıştır.

Bizim evrende geçerli olan fizik kanunlarından bildiklerimize uygun olarak, evrenin bazı bölgelerde maddenin yoğunluğu ortalama değerden çok fazladır ve bu da,  Evrenin yaşı yaklaşık 10yıl mertebesine geldiği zamanlarda galaksilerin oluşumunun başlamasına neden olmuştur.  Bu yaştan sonra, evrenin her bir köşesindeki galaksiler, yıldızlar ve gezegenler oluşmaya başlamıştır ve bu süreç şimdi de devam etmektedir. Galaksilerin fiziksel parametreleri (kütleleri, boyutları, açısal momentleri) çok farklı olduğundan, elips şekildeki galaksilerde gazın yaklaşık hepsi, sarmal şekilde olanlarda yaklaşık % 95 i ve düzgün olmayanlarda yaklaşık % 50 yıldızlara dönüşmüştür. Galaksiler, yıldızlar ve yıldızlar arası gaz, zamana bağlı olarak, Evrenle birlikte değişmekteler ve başka bir deyişle onların ve Evrenin evrimleşme süreçleri devam etmektedir.

Doğal olarak bizim evren için geçerli olanlar diğer evrenler için de geçerli olmak zorunda değil. Bu anlattıklarımız küçük hatalar dışında tamamen doğrudur ve çok sayıda gözlemlerle desteklenmiştir. Böylece Allah evrenleri oluşturduğu zaman, onlara değişmez olan temel kanunlar koyuyor. Daha sonralar bu kanunlara kesin şekilde uyan süreçler sonucu, evrendeki değişmelere ve oluşumlara (evrimleşmelere) karışmasına hiç gerek kalmıyor. İşte böyle mükemmel çalışıyor Tanrının kanunları.

Okur kitaplarda her zaman böyle bir tanıtımla rastlaşmaktadır: Maddenin üç hali vardır,  katı, sıvı ve gaz. Katı yoğundur, şeklini ve hacmini korur. Sıvı yoğundur, hacmini koruyor ama şeklini kabın şekline uygun olarak değişir. Bunlar yaklaşık olarak doğrudurlar. Çünkü sıcaklık, dış kuvvetler ve elektrik alanı katıların ve sıvıların hacmine ve şekline etki yaparlar. Gazın seyrek olduğunu ve bulunduğu (verilen) hacmin hepsini homojen olarak kapsadığını yazarlar. Bu tanım yalnız belirli şartlarda doğrudur. Örneğin Dünyanın atmosferi homojen değil,  bulutları oluşturan buhar, verilen hacmin hepsini kapsamıyor ve bu nedenle de bulutlar küme halindedirler. Galaksiler içinde ki ve genelde Evrendeki soğuk  (yaklaşık bin derecenin altında) gazda benzer şekilde davranır. Diğer yandan katıyı ve sıvıyı çok sıkıştırsak onlar da gaz haline geçerler. Madde çok yoğun olursa, o iyonlaşmış gaz haline geçmek zorundadır. Böylece maddenin en yoğun hali de gazdır.

Galaksiler ve yıldızlar oluşmaya başlamadan önce evrendeki maddenin kütlesinin yaklaşık % 75’i hidrojen ve % 25’i helyum idi. Şimdi ise helyum biraz artmış ve evrenin kütlesinin yaklaşık % 1 kadar helyumdan daha ağır elementler oluşmuştur. Kütleleri 3–4 Güneş kütlesinden daha küçük olan yıldızların evrimi, yıldızlar arası ortamın ve genelde Evrenin kimyasal bolluğunu önemli derecede değiştirmezler. Büyük kütleli yıldızların merkez kısmında gerçekleşen çekirdek tepkimeleri sırasında özellikle karbon-oksijen grubu elementleri artmışlar ve bunlar ayrı ayrı galaksilerin düzlemlerindeki ortamın kimyasal bolluğunu çok etkilemişler. Kütleleri daha da büyük olan yıldızların (7–8 Güneş kütlesinden büyükler) evrimleri sırasında, yıldızlararası ortamda, demir gibi elementlerinde çoğalmasına neden olmuşlardır. Böyle yıldızlar evrenlerini daha çabuk bitirirler ve evrenlerinin sonunda Süpernova patlaması sonucu özellikle demir grubu ve en ağır kimyasal elementlerin bile oluşmasına neden olurlar.

Süpernova patlaması sonucu genişlenen sıcak gaz milyar yıldızdan, yani küçük galaksiden daha fazla ışıma verebilmektedir. Bizim galakside yıldız sayısı 1011kadar dır ve o büyük sarmal galaksidir. Bunlar hepsi bir önceki bölümde hatırlatılan ve bazı diğer fizikten bildiğimiz temel kanunların sonuçlarıdır. Gözlemler de bu kanunların Evren oluşmaya başladığı dakikadan şimdiye kadar geçen zamanda kesin şekilde ve hiçbir müdahile olmadan çalıştıklarını gösteriyorlar.

Şimdi bizim evrenin yaşı yaklaşık 13 milyar yıldır, ama Güneş ve Dünyan ki yaklaşık 5 milyar. Bu rakamlardaki hata payı %20’ni aşmamaktadır. Galaksimizde, ortalama olarak kimyasal bolluk, son 5 milyar yılda yaklaşık olarak değişmediğini kabul edebiliriz, özellikle de galaksi düzleminden uzaklarda. En yaygın element de Gamow George (1904–1968) nin sıcak evren modelinin öngördüğü gibi hidrojen, helyum ve sonrada karbon, azot ve oksijen olduğundan ve galaksideki yıldızlar arası gazın çoğunun sıcaklığı yaklaşık eksi 1700 C olması nedeni ile, bunlar kendi aralarında birleşerek çok farklı moleküller haline geçmişlerdir. Böyle moleküller bulutsularda,  çok tür organik moleküller de oluşmuştur. Farklı alkol molekülleri dâhil. Doğal olarak su molekülleri de çoktur. Böyle ortamdan, özellikle kometler (yanlış olarak kuyruklu yıldız adı taşıyan, ama yıldız olmayan) yoluyla, Dünyaya büyük miktarda su ve organik madde gelmiştir. Dünyanın kütlesi ve Güneşten uzaklığı, öylece de yer üzerinde bol su ve organik maddenin birikmesinden sonra, ilkel canlıların yaranmasına ve çoğalmasına çok müsait bir ortam oluşmuştur.

Böylelikle galaksiler ve gezegenlerde ki gazın kimyasal bolluğu,  farklı tür moleküller ve basit canlılar, evrenin kendisi, galaksiler, yıldızlar ve bazı diğer nesneler gibi evrimleşmektedir. Bütün bu süreçler süresince temel parçacıkların yükleri, toplam enerji, momentum ve açısal moment korunurlar. Tanrının İslam yolu ile bizlere ulaştırmak istediği ve aynı zamanda bilimsel yollarla elde edilen kanunlar, evrenin (belki de evrenlerin) bütün köşelerinde ve her zaman geçerli olduklarından en temel korunma kanunları ve evrim, genelde evren dışında olan Allahın emelleridir.

İnsanlar için evren,  yaşam, evrim ve Allah kavramlarını birbirinden bağımsız olarak düşünmek zordur.  Bu kavramlar farklı toplumlarda ve farklı eğitim seviyesindeki insanlar arasında çok fazla değişik şekilde anlaşılmaktadır. Bu nedenle de insanların düşünce seviyesi ve kültürüne, bu kavramlar gibi çok etki yapan konuların medyada çok tartışılması gerekir. Ama ne yazık ki bizim toplum da dünyadaki diğer toplumların çoğu gibi eğitim ve bilimden uzak kalmıştır.

5. Evrenler, Cennet ve Cehenneme ait bazı bilgiler ve düşünceler

Bir bilim dalında ne kadar matematik varsa,

kesinlikle bir o kadar da gerçek vardır.

İmmanuel Kant  (1724–1804)

Evreni tam bir bütün olarak ve onun içerdiği nesneleri ve onlarda oluşan olayları ve süreçleri temel bilimlere dayanarak öğrenmek için tek bir yol bilinmektedir. Deney ve gözlemler yapmak, elde edilen bilgileri incelemek ve genelleştirmek. Bunlara ve sezgiye dayanarak yeni teoriler kurmak. Her hangi bilim dalındaki yeni teoriler eskileri kapsamalıdır, bilinen deneyleri ve gözlemleri anlatmalıdır, bilinmeyen ve daha sonralar deneylerle (gözlemlerle) onaylanan yenilikleri öngörmelidir. Bu teorilerin temelini oluşturan kanunlar matematiksel ifadelerle verilmelidirler. Doğanın kanunları böyle şekilde yansıtılmasalar onların bilim ve yeni teknolojiler üretimi için pek bir faydası olmaz.

Fiziğin, kimyanın ve biyolojinin kanunları tam olarak doğanın, başka deyişle Tanrının kanunları değildirler. Bilim geliştikçe, deneylerin hataları azaldıkça ve çok derin ve geniş düşünce kapasitesinde olan bilim adamları yetiştikçe bu kanunların yerlerine daha kapsamlıları ve doğanın kanunlarını daha iyi şekilde yansıtanları gelir. Örneğin Newton’un kanunları yerine Einstein’ın kanunları geldiği gibi. Matematik ise temel bilimlerin aracıdır. Matematik ilk olarak temeline doğada rastlaşan çok sayıda ve farklı geometri ve topoloji figürlerin özelliklerini ve bunların arasındaki oranları almıştır. Matematik Allahın insana verdiği ve insanların toplumlara bağlı olarak geliştirebildikleri mantığa dayanan bir ilimdir. İnsan mantığı çoğu zaman doğadaki kanunları, olayları ve süreçleri doğru şekilde ortaya çıkarmaz. Gelişmiş mantığı olmayan insanlar ise ne Tanrıyı, ne İslam’ı, ne de Kuran’ı, kendi uğraşı ile doğru şekilde anlayamazlar. Bu nedenle de Allah tarafından çok güçlü sezgi ve mantık bağış edilen Peygamberimiz bilime çok büyük önem vermiştir. Ama ne yazık ki Müslümanlar Peygamberimizin bu tavsiyesine pek önem vermemektedir.

Bütün evrenlerde, evrenler dışında, evrenleri yaratan Allah olduğundan, onun kendisini, emellerini ve isteklerini tanıtan İslam (Ku’ran’da anlatılan) da vardır. Düşünme potansiyeli ileri olan ve teknolojiler yaratan canlıların oluşması ve gelişmesi için elverişli imkânları olan gezegenlerin her birinde, evren doğduktan sonra, ardı ardınca yaklaşık yüz kere dünyaya gelişmiş toplumların yaşayabilmesini yukarıda söylemiştik. Evrende de böyle gezegen sayısının sonsuz kadar çok olduğundan bahsetmiştik. Diğer yandan Tanrının oluşturduğu evren sayısının da sonsuz kadar çok olabileceğini biliyoruz. Böylece din sayısının sonsuz kadar çok olmasına rağmen, onların hepsinin temelini İslam oluşturmuştur.

İnsan gibi gelişmiş canlıların yaşamı için imkân olan her bir gezegene milyonlarca yıllar aralıklarla, hiç olmasa bir Kuran gibi kutsal kitap gönderilmiş ise ve her bir evrende sonsuz kadar gezegenler var ise, kitap sayısı da sonsuz kadar çok olmalıdır. Diğer yandan Allah da, onu tanıtan İslam dini de tek olduğuna göre, kutsal kitapların ibadetleri anlatan kısımlarının farklı olmasını düşünmek zor olsa da, bu gerçeği kabul etmek zorumdayız. Örneğin fizikten bildiğimiz en temel teoriler Evrenin her yerinde geçerliler. Bu teorilerin anlatım seviyesi kimlere anlatılmağına göre farklı olabilir, ama kesinlikle mahiyeti ve matematik ifadelerin görünüşü değişemez. Ama bu teorileri anlatan farklı kitaplar her tür yanlışlıklar içere bilirler, aynen farklı kişilerin anlattıkları gibi. Ku’ran ise en mükemmel kitaptır ve onun indirilmiş halleri farklı olamazlar. Ku’ranın farklı baskıları, farklı çevrileri ve yorumları hata içerebilir. Bunlarında Ku’ran ile bağlantısı yoktur, insanlar hata yaparlar.

Bilindiği gibi İslam ve kutsal kitap Ku’ran yalnızca ibadetleri, insanların doğru davranışlarını, cennet ve cehennem gibi bilgileri anlatmamaktadır. Allahın amacı sadece bunları ulaştırmak olsaydı bu kadar fazla türde nesneler, bitkiler ve canlıların yaranmasını teşvik ederdi mi? Unutmamak gerekir ki, yaşam için yararlı olan sonsuz sayıda gezegenlerde biyoloji hayatlar çok farklı olabilirler. Doğal olarak kutsal kitaplar Allahın doğadaki nesneler, olaylar ve süreçler için en temel olan kanunlarına işaret de etmektedir. Bizim evren için en temel doğa kanunlarından bazılarını yukarıda hatırlattık. Çok önem taşıyan nesneler ve doğa kanunları Tanrının emellerini ve kendisini en doğru şekilde anlatırlar. Bütün Evrende geçerli olacak şekilde, sadece bir gezeğende ve çok kısa bir devirde (örneğin sadece 10 bin yıl) değil.

Bizim evrende inanılmaz kadar çok farklı nesne, olay ve süreçlerin olduğunu bilerek, devamlı olarak çok sayıda üretilen evrenlerin hepsinde aynı kanunların geçerli olmasını düşünmek sanki hiç de doğru olmaz. Çünkü doğa kanunlarının geçerli olduğu şartlar belirlidir ve bu şartlar değiştiğinde kanunlar genelde çalışmazlar. Bu nedenle farklı evrenlerde en temel kanunlar ve böyle kanunlara bağlı olarak bazı nesnelerin, olayların ve süreçlerin farklılıklar gösterdiklerini göz önünde bulundurmak mantıklı değil mi? Böylece bütün evrenlerde İslam’ın aynı olmasına rağmen her bir evren için Ku’ran’daki doğa bilimlerine bağlı işaretler farklı da olabilir düşüncesine kapılabiliriz. Ama bu durumda Ku’ran Allahı ve İslamı doğru anlatmaz ve önemini kayıp etmiş olmaz mı? Böyle durumda Ku’ran’daki işaretlerin yorumlarının farklı olabileceğini düşünmek yolu açılmış oluyor.

Sadece bir gezegen olan Dünyanın bile farklı yerlerinde farklı bitkiler ve hayvan türleri olduğundan ve farklı düşünce seviyesinde insanlar yaşadıklarından, farklı kutsal kitaplar mı olmalı yani? Ku’ran Tanrını ve İslami anlattığı için, yalnız bir evren değil, farklı evrenler için geçerli olan, yani en temel kanunlara, olaylara ve süreçlere işaret eden kitaptır. Bu nedenle de Doğaya bağlı olan Ku’ran’daki işaretleri, yalnız ve yalnız büyük bilim insanları doğru şekilde yorumlaya bilirler. Böylece Ku’ran’da, Allah ve İslam gibi tek bir kitap olmalıdır. Tek bir Kur’an bütün farklı özellikler taşıyan evrenlerdeki, düşüncesi gelişmiş, varlıklar için yeterli olur. Bu şekilde mantık yürütüldüğünde, neden Ku’ran gibi en kutsal kitapta doğanın kanunları kesin şekilde anlatılmıyor ve neden kanunlar matematik formüller şekilde verilmediği de anlaşılmış oluyor.

Düşünen herkesi ilgilendiren bu soruya birçok kimse cevap aramış olmalı. Ku’ran doğaya (evrene) bağlı bilgilere işaret ediyorsa neden Ku’ran’ı devamlı okuyan Müslümanlar bilim ve yeni teknoloji üretimine çok az katkıda bulunmuşlardır? Örneğin 1.5 milyar Müslüman 12-14 milyon Yahudilerden yaklaşık 100 kere daha az. Şimdi anlaşılıyor ki bunun nedeni Ku’ran’ın genelde düşünüldüğü gibi yalnızca dünyadaki tek kitap değil, evrende ve daha da ötesi, evrenlerin hepsinde her zaman, zamanların temposundan bağımsız olarak tek kitaptır. Orada Allah’ın bütün evrenler için geçerli, yani ortak olan en temel doğa kanunlarına, olaylara ve süreçlere işaret ediliyor. Bu işaretleri doğru şekilde yorumlamak için çok derin ve kapsamlı temel bilimler düşüncesi gerekir. Bizlerde ise böyle düşüncenin oluşması için yüzyıllardır ortam oluşamıyor.

Biliyoruz ki, Nobel ödülü almış Abdus Salam dışında Kuran’ı detaylı inceleyen Müslümanlar iyi temel bilimci değildirler. Bu nedenle de Kur’an’ı inceleyerek Allah’ı ve İslam’ı güzel şekilde tanıtan büyük din bilimcilerimiz ile birlikte iyi temel bilicilerimizin çalışmaları gerekmektedir. Yalnız bu durumda Kur’an’daki doğaya ve evrenlere bağlı işaretler kısman doğru olarak yorumlanırlar ve sonuçta Müslümanlar da gereken katkıyı doğa bilimlerine ve yeni teknolojiler üretimine yapabilirler. Ama bunun için aynı zamanda bizlerin Peygamberimizin tesviyelerine önem vererek, kaliteli eğitimin ve bilimin ne olduğunu anlamamız ve bu yönde ciddi çalışmamız gerekir.

Bilindiği gibi insanlar ölünce onların ruhları cennete veya cehenneme gidiyor. (Unutmayalım ki Allah, cennet ve cehennem kavramlarını bizlerden çok önceler kullanmağa başlayan Yahudiler ve özellikle Hıristiyanlar bu kavramları biraz bizden farklı açıklıyorlar. Örneğin Hıristiyanlar bizler gibi Allahtan, cehennemden ve özelliklede mezara gitmekten pek korkmuyorlar.) Acaba cennet ve cehennem nerededir ve ruh dediğimiz şeyin temelini ne oluşturmaktadır. Cehennem çok sıcak bir bölgedir ve böyle bölge yerin alt katları ve bir az uzakta Güneşin tacından başlayarak merkezine kadar olan bölge olabilir. Ama ruh çok hafif (yoğunluğu çok az olan bir şey) olduğundan yerin alt katlarına batamaz. Güçlü motorlarla çalıştırılan özel teknolojiler kullanarak bile yerin derinliklerine ulaşmağın çok zor olduğunu madenciler iyi bilmektedir.

Ruh çok hafif bir şey olsa bile Güneşe ulaşmak için, insan vücudunun içinden birinci uzay hızından (7.93 km/s) daha fazla olan hızla çıkmalıdır ki Dünyayı terk edebilsin.  Böyle hızla giden ruh Güneşe bir yılda ulaşabilir.  Güneş sisteminde güneşten başka cehennem olabilecek başka bir yer de Venüs’ün atmosferi olabilir. Madde içeren rufun başka bir yıldıza da ulaşma imkanının olmadığını söyleyebiliriz. Böyle durumda sanki her bir evrende sonsuz kadar cehennemlerin olması gerekir. Sanki ruh atom veya moleküllerden oluşamaz, çünkü gaz şeklinde olan bir şeyi bile, böyle hızlandırmak için büyük enerji gerekir. Diğer yandan bu oluşumun parçacıkları nasılsa çevremizde de kalırdı ve fizik cihazları tarafından tespit edilirdi. Bu zorlukları aşmak için ruhun yalnızca zayıf etkileşen hafif temel parçacıklar demetinden oluştuğunu düşünebiliriz. Lazer ışıması gibi ince demet şeklinde olan ruh Güneşe ulaşabilir, ama zayıf etkileşen parçacıkların hızlandırılması, demet şekline sokulması ve yanması fiziğe aykırıdır.

Bizim evrende güller, çiçekler, güzel kuşlar ve bedava her tür yemek-içmekle dolu olan cennete benzer bir bölgen hiç yoktur deyebiliriz sanki? (Böyle bölgelerin yalnız kuşlar ve böcekler için olduğunu biliyoruz, insanlar için değil) Çünkü ne gözlem verileri, ne temel bilimleri, ne de toplum kanunları sanki buna imkân vermemektedir. Bu nedenle ruhlar cennete ulaşmak için evrenimizi terk ediyorlar belki. Bildiğimiz maddenin ve alanların hiçbir türü evrenimizi terk edemediğinden ruh bildiğimiz hiçbir etkileşime girmeyen bir şeyden oluşmalıdır. Diğer yandan evrenimizi ışığın boşluktaki hızı (300.000 km/s) ile terk eden bir şeyin bile ondan çıkmak için yaklaşık olarak 15 milyar yıl zamana ihtiyacı vardır. Bu da ruhun cennete ulaşmasını çok zorlaştırır.

Evrenlerin içindeki ortamların özelliklerinin zamana bağlı olarak değişmekte olduğunu, yani evrimleşmesini, biliyoruz. Böyle olduğundan cennet özel ve kararlı bir evren olmalı ki ebedi olsun. Böylece cennet sanki bir özel evrendir ve bütün evrenlerde yaşamlarını bitiren ve cennete gitmek yolunda olanlar bu evren-cennete gelmiş olmalılar şeklinde düşünebiliriz. Sanki cennete giden ruhlar cehenneme giden (kendi evrenlerinde “yanan”, dediğimiz, ama yanması bilimsel açıdan anlaşılmayan) ruhlardan çok faklı ve inanılmaz özellikler taşımalılar. (Cehenneme giden ruhlarında özelliklerinin bilim çerçevesinde anlaşılmasının zor olduğuna yukarıda deyindik.) Cennete giden ruhlar evrendeki etkileşmelerde iştirak etmediğinden, şimdiki temel bilimler açısından, cehennemlerin hiçbir türünde yanamazlar. Çünkü yanmak için etkileşmelerin gerçekleşmesi gerekir, o ki cehenneme giden ruhların bile elektromanyetik veya baryon etkileşmelerine girmediğinden nasıl yandıkları anlaşılmıyor.

Fiziğin kanunları, kimya ve biyoloji kanunlar gibi Allah’ın bizim evrende geçerli olan kanunları olduklarından (doğal olarak hata payı içinde) büyük olasılıkla gerçekleri yansıtıyorlar. Bende bir fizikçi düşüncesi ile yukarıda tartışılan problemleri imkân dâhilinde inceledim. Bütün evrenleri yaratan tek bir Allahın, onu yansıtan tek bir dinin (İslam) ve bütün evrenlerde yaşayacak, yaşayan ve yaşamış olan insanlara benzerler (gelişmeleri anlamında) için tek bir kutsal kitabın olmasının temel bilimlerle çelişkide olmadığı fikrini destekleyen sonuca vardım.

Sanki büyük olasılıkla cennet özel bir kararlı evrendir, çünkü kararsız bir evrende olanaklar ebedi olamaz. Hiçbir temel bilimin bu evren-cenneti ve ruhu inceleme imkânı belki de yoktur. Bizim evrende dört tür temel etkileme olduğu bilinmektedir (vardır ve bunları 4’ci bölümde hatırlattık) bu etkilemelerde iştirak eden hiçbir şey cennet-evrene gidemez. Sanki hiçbir diğer evrenlerde yaşam sürdüren canlıların cenneti ve ruhi incelemek imkânı olmamış ve olmayacaktır. Her bir evrende cehennemler olabilir. Cennete giden ruhlar bizim evrendeki etkileşmelere de iştirak etmiyorlar ve cehenneme gidenlerden çok farklı özellikler taşıyorlar düşüncesi doğru olabilir. Bu özellikleri de inceleme ve temel bilimler açısından anlama imkânımız olmayacaktır. Evrendeki etkileşmelerde iştirak etmeyen ruhun evren-cennetten nasıl gelip insanların içine girecekleri ve etkileşmediği halde insanın içinde nasıl kaldığını temel bilimler açısından anlaşılmayacaktır. Böyle olduğundan da cennetin, cehennemin ve ruhların deneysel ve gözlemsel yollarla ortaya çıkmamaları ateizmi desteklemiyor.

Avrupa’da çok sayıda yüzyıllarca kullanılan yaşam binaları vardır. Buralarda çok eskilerde yaşamış olan insanların ruhları zaman zaman görünmekte olduğu söylenmektedir. Eğer bu doğru ise Hıristiyanların ruhlarının cehennemi kolayca terk etmeleri gerçekleşiyor demektir. Diğer yandan, sanki Hıristiyanlar her hangi bir ölünün ruhunu çağırarak ona sorular yönetirler ve cevaplar alarak tartışa da bilirler. Adeta bu ruhlar cennet ve cehennemden konuşmuyorlar, sanki böyle bir yerlerde hiç olmamışlar. Büyük şehirlerde onların cesetleri yakıldığı ve toprağa verilmediği için, mezar içindeki işkencelerden de kurtulmuş olurlar. Dünya nüfuzunun yarsı zaten evrende bir Allahın olmasına, cennet ve cehenneme inanmadığına göre onların ruhlarının olduğundan bile kesin konuşmak sanki zordur. Aynı zamanda onların cesetleri yaktıklarını da biliyoruz.

Biliyoruz ki yere indirilen kutsal kitaplar hepsi evrendeki Dünya gibi çok küçük hedefin çok küçük bir bölgesine ulaşmışlar (Filistin ve İsrail topraklarına). Peygamberlerde bu topraklarda yaşamışlar ve böylece Allah dünyanın diğer bölgelerine elçilerini göndermeye sanki ihtiyaç duymamıştır. Aynen yeryüzünün çok çok artmış nüfuzu için son yaklaşık 1400 yılda göndermediği gibi. Birde kesin biliyoruz ki bundan böyle hiç elçi göndermeyecek. Ne yazık ki Allahın neden Filistin ve İsrail’e bu kader çok önem verdiğine bağlı hiçbir fikrim yoktur, çünkü böyle konuları hiç bilmiyorum.

Ama biliyorum ki hiçbir lazerin ışık demetini, örneğin Ay’ın üzerinde yerleşen bir iğne ucu gibi küçük hedefe yerden tam olarak gönderilemez. Çünkü lazer demetinin ışık açısı bile böyle amaç için yeterli kadar küçük değil. Ama kutsal kitaplardaki fikirleri Dünyanın Yakın Doğusunda yerleşen bu tür küçük bölgeye gönderilmesi çok daha büyük maharet istiyor. Böyle mucize gibi süreçler Evren dışı olan kanunların gerçekleşmesi ile, ruhları ışık hızından yaklaşık milyar defa büyük hızla cennet özelliği taşıyan kararlı bir evrene ulaştırabilir. Unutmamak gerekir ki ışığın boşluktaki hızı yalnız bizim evrende ve enerji taşıyan bir parçacık veya alan için limit hızdır. Ama kesinlikle Allahın evrenimizde geçeri olan ve bildiğimiz kanunlara uymayan ruh için değil.

Burada biz mucize sözünü kullandığımıza rağmen onu hayatta çok duyduğumuz mucize kavramından uzak tutmak istiyoruz.  Genelde gözümüzle görüp ama anlaya bilmediğimiz şeylere mucize diyoruz.  İnsanın düşüncesi ne kadar kısıtlı ise ve çok az şeyler görse bile, onun için mucize sayısı fazla olur. Çünkü düşünce seviyesi düşük, bildikleri az ve bildiklerinin çoğu da yanlıştır. Doğal olarak Newton ve Einstein gibi insanlar için mucize pratik olarak olmamıştır. Doğanın bilinen kanunlarına aykırı olmayan hiçbir şeye onlar mucize demezler. Bizde mucize sözünü ruhin özelliklerinin bildiğimiz doğa (Tanrı) kanunları çerçevesinde anlaşılamadığı için kullandık.

Ne yazık ki lise fiziğini iyi bilmeyen insanlar evrenler için temel olabilen bilgilere işaret bulunduran Ku’ran’da basit fizik olaylarına işaretler arıyorlar ve kolayca bulurlar. Bunlar genelde fiziği doğru şekilde anlatmıyorlar ve böyle anlatımlara Ku’ran’da işaretler bulduklarını söylüyorlar. Biz Türklerde bilime ve yeni teknolojiler üretimine pratik olarak katkıda bulunmasak da, dergileri ve bilgisayar ortamını lise fiziğine bile çelişkide olan fikirler içeren dini makalelerle doldururuz. Türkiye de Arapçayı veya Türkçeyi çok iyi bilen din bilimcilerimiz vardır. Diyanet İşleri Başkanlığı bunlarla ortak çalışmalara iyi temel bilimcilerimizi bir araya getirerek çok önemli problemler çözebilirdi. Örneğin evrenlerin doğduğu anlarda çok önemli olan ve evrenler için ortak görünen:

1. Temel etkileşmelerin birleşik teorileri;

2. Protonun bozulması;

3. Manyetik monopol;

4. Vakumda faz geçişleri ve fiziksel olaylar;

5. Sicimler;

6. Evrenin ve evrenlerin doğuşu.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top