Ben, bilmediklerimi bildiğim için diğer insanlardan akıllıyım.

Apologie, Sokratus   (MÖ 469 -399)

1. Farklı fikirler ve gerçekler

2007 yılının sonbaharında bilgisayar ortamında İslamabad’da yaşayan Pakistanlı bilim adamı Dr. Faruk Saleem’in “Neden Yahudiler tüm Müslümanların toplamından yüz kez daha güçlüdürler” veya “Neden Müslümanlar bu kadar güçsüz, ama Yahudiler güçlü” başlıklı bir makalesinin internet ortamında okuyucu kitlesi çoğalmaya başladı. Beklendiği gibi bu konuyla ilgili zıt fikirleri savunan bir yazı da internette yayıldı. Bu yazıyı Sayın Eryılmaz yazmıştı ve bu yazının da çok sayıda insanın fikrini yansıttığı bilinmektedir. Sayın Eryılmaz Kuran ve bilim alanında tez yazmış ve bir çoğu gibi İslam’ın bilim ve eğitimin büyük destekçisi olduğunu savunmaktadır. Biz çok dar alanda uzman olduğumuzdan çok geniş açıdan böyle problemlere bakamayız. Ama buna rağmen Dr. Faruk Saleem’in makalesi ilgimizi çekti ve fizik bilimi açısından görüşlerimizi kısa bir yazı şeklinde yazmak istedik.

Dr. Faruk Saleem’in makalesi eğitimli (diplomalı olmak yeterli değil) insanların genelde bildikleri ve bilmesi gereken çok sayıda bilgiyi içeriyor. O bu bilgilere dayanarak yazısının başlığı yansıttığı problemi açıklamış ve bu probleme bağlı sorulara cevap vermiştir. Bu soruların cevaplarının yeni olmadığını bütün eğitimli insanlar yetersiz de olsa hemen hemen bilmektedirler. Ama biz bilimci olduğumuz için, ilk önce bu bilgilerin bu gün için ne kader doğru olduklarını inceledik. O diyor ki: “Dünyada yalnızca 14 milyon Yahudi var, Kuzey ve Güney Amerika'da 7 milyon, Asya'da 5 milyon, Avrupa'da 2 milyon ve Afrika'da 100,000 kişi. Tek bir Yahudi’ye 100 tane Müslüman düşmektedir.” Wikipedia serbest ansiklopedisinin verilerine göre dünyada 12-14 milyon Yahudi yaşadığı bilgisine ulaşabilir. Bunlardan 5.2-5.5 milyonu ABD’de, 5.35 milyonu İsrail’de, 545 bini Fransa’da, 400 bini Arjantin’de, 350 bini Kanada’da, 300 bini İngiltere’de ve daha az sayıda diğer ülkelerde. Böylece Dr. Faruk Saleem’in makalesinde verilen Yahudi sayıları gerçekleri yansıtıyor deyebiliriz.

Bilindiği gibi özellikle Avrupa ve Asya’da Yahudileri binlerce yıl boyunca hep ezmeye çalışmış ve onlara karşı katliamlar yapmışlardır. Ruslar da onları sevmiyorlardı, ama buna rağmen 19. yüzyılın sonunda dünyada yaşayan Yahudilerin yaklaşık % 45’i Rusya’da yaşıyordu. Şimdi ise Rusya da yaşayan Yahudi sayısı 200 bin civarındadır. Sovyetler Birliğinin çökmesi ile birlikte yaklaşık 5 milyon Yahudi ABD ve İsrail’e göçmüşler. Yahudiler eğitim, bilim, kültür ve ticaret alanlarında çok çalışkan ve yetenekliydiler. Bu alanlarda en yetenekli millet olarak Yahudileri söyleyebiliriz. Yahudiler şehirlerde yaşarlar ve bu da doğaldır. Onlar hangi devlette yaşarsa yaşasınlar kendi milletinden olanların gelişmelerine her zaman yardım ederler. Böylece diğer milletlerin çoğunun tam tersi davranırlar.

Avrupalıların son birkaç yüzyılda çok geliştiklerini, Avrupa ve Amerika’da şehirlerin büyüdüğünü göz önüne alan Yahudiler onlarla yaşamayı tercih etmişler ve onlara amansız rekabete girmişlerdir. Eski zamanlarda bu rekabet, özellikle ticaret ve sanayi alanlarında, Avrupalıların hoşuna gitmiyordu ve onların düşmanlıkları Yahudilere yönelmişti. Şimdilerde ülkelerin kalkınmasının % 76’sı temel bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine ve yalnız % 5’i topraklarının zenginliklerine bağlıdır. Hükümetlerin ve iş adamlarının fedakâr ve dürüstçe çalışmaları ve işçilerin alanlarında uzman olmaları ise ortalama olarak kalkınmanın % 19’unu sağlıyor (temin ediyor). Bu nedenle de hangi ülkede Yahudi çok ise o ülke hızla kalkınmıştır. Böylece gelişmiş ülkelerde Yahudilere ihtiyaç artmıştır.

Yahudilerin bilimin her alanına büyük katkılarda bulunduklarını her kes biliyor. Biz Dr. Faruk Saleem’in fizik alanındaki bilgilerin ne kadar doğru olduğunu inceledik. O diyor ki: “Tüm zamanların en etkin bilim adamı ve Time Dergisi tarafından "Yüzyıl'ın Adamı" seçilen  Albert Einstein bir Yahudi idi.” Bu bir gerçektir. Newton Isaac (1643–1727) yaklaşık 300 yıl dünyanın en büyük bilim adamı olarak kalmıştır. Şimdi onun seviyesinde olan tek bilim adamı Einstein’dir ve bu durum birkaç yüz yılda böyle sürebilir.

Fizik alanında dünyada Albert Einstein’dan (1879-1955) sonra yer alanlar içinden Niels Bohr (1885-1962), Max Born (1882–1970) ve Wolfgang Pauli (1900–1958) de Yahudi’dir. Fizik Nobel ödülleri 1901 başlayarak yaklaşık her yıl verilmektedir. Bu alanda bugüne kadar (2007 dahil) 176 kişi Nobel ödülü almıştır ve bunlardan 45 Yahudi. Müslümanlar içinde yalnızca Pakistan kökenli ve batı ülkelerinde yaşamış Abdus Salam (1926–1996)  Nobel ödülü almıştır.

Bilimlerin, yeni teknolojiler üretiminin ve kültürün dallarından örnekler vererek Dr. Faruk Saleem soruyor:

“Soru: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür?

Cevap: Eğitim (Sorgulayıcı, Araştırıcı, Yaratıcı)

Soru: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür?

Cevap: “Yanlış Eğitim veya Sıfır Eğitim (Din Eksenli, Sorgusuz, Araştırmasız, Ezberci)”. Bunlar da doğru tespitlerdir.

Dr. Faruk Saleem diyor ki: “Gezegenimizde  yaklaşık 1.476.233.470 Müslüman yaşamaktadır. Asya'da 1 milyar, 400 milyon Afrika'da, 44 milyon Avrupa’da ve 6 milyon Amerika kıtasında. Toplam dünya nüfusu içinde her beş kişiden biri Müslüman’dır. Her bir Hindu'ya iki Müslüman düşmektedir, her bir Budist'e karşılık iki Müslüman vardır ve her bir Yahudi'ye karşılık 100 adet Müslüman bulunmaktadır.” Afrika kıtasında ekvator üstü ülkeler genelde Müslüman ülkeleridir. Hindistan’da 150 ve Bangladeş’te 135 milyondan fazla Müslüman yaşamaktadır. Yani veriler doğru. Ama bu kalabalığa rağmen, yazar şunları hatırlatıyor:

“2004 yılında Shanghai Jiao Tong Üniversitesi "Dünya Üniversitelerinin Akademik Değer Listesi" hazırlamış ve ilginçtir ki Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin hiç birinden ilk 500 e giren üniversite yoktur.” Sonuç: İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur.”

Bu yazı ile ilgili bizim toplumun büyük çoğunluğunun düşüncesini yansıtan bir yazı aynı internet sitesine konuldu. Bu yazıyı yazan İ. Eryılmaz bir zamanlar tez yazdığını yazısında bildirmiştir. Bu nedenle onun öğretim üyesi olduğunu düşünüyoruz. O diyor ki: “Bu yazıya maalesef katılmıyorum, iyi derecede olanların hepsi en kısa yoldan Yahudileştiriliyor, İslam adeta hepimize bir öcü olarak gelişmeyi önleyen en büyük engel olarak gözüküyor. Fakat kimse kendine düşeni yapmıyor. İslam toplumları, kendilerine yabanlaşmış idareci, asker ve politikacıları ile adeta bir baskı altında yasıyorlar. Ekonomik damarları tamamen kesilmiş. Pastadan faydalanmak isteyen de malum klüplerin üyesi olmak zorunda. Kısaca batinin Amerika keşfinden ve daha öncesinden beri uyguladığı politika olan;

1. Üst düzey topluları yok etme. Düşünen sınıfı öldürme. En güzel örneği sadece 1.000 profesörün işgal sonrası Irak’ta öldürüldüğünü biliyorsunuz.

2. Haçlıların gelişmekte olan Müslüman toplumlara, baskı ve kargaşa ile gelişmelerini yok etme, misal mi Hindistan da hiç bir askeri ihtilal olmazken, Pakistan’a bakın, tamamen satılık bir kadro.-halkına yabancı politikacı, asker ve toprak ağaları ile yönetiliyor. Her anda batıya kaçmaya hazırlar bütün birikimleri batıda. Kur’an gerçekten bir önderdir, yapmış olduğum çalışma tezim, GAUSS ergisi her şey doğar -büyür-ölür prensibi nereden gelme. Bunu her şeye, mamullere, devlet hayatına veya kuruluşlara uygulamak mümkündür. Batı 12 ayı bilmez iken Kur’an’da 12 ay gösteriliyordu.

İlk denizaltının yapılması, Osmanlı askerinin her savaşta bir yeniliği denemesi, Osmanlı ordusunun Kur’an-ı Kerime göre organize ve dizaynı daha çoğaltmak  mümkün. Yahudiler kendilerinden başka hele Müslümanlara hiç şans vermiyorlar. Nuri Demirağ uçak yaptı. Sebepsiz yere uçağı ürettirilmedi ve halen nedeni açıklanmıyor, neden? Atatürk Makine Kimyayı kurdu nerede bu teşkilat, son öldürülen mühendislerimiz! Saddam’ın cehennem toplarını yapan mühendis kim tarafından yok edildi.” (Bu yazıdan bazı kesin şekilde fikir içermeyen küçük kısımları geçiyoruz.)

Sayın İ. Eryılmaz’ın yazısından görüyoruz ki o da Müslüman toplumlarının kendi sayılarından 100 kere daha az olan Yahudilerden çok daha güçsüz olduğuna katılıyor ama nedenini farklı ve bazen fantezi (örneğin Gauss eğrisine bağlı yazdıkları) şekilde görüyor. Yazarın anlattığı (bizlerin bildiği) gibi yaklaşık 1.400 yıldır ellerimizde bütün bilimleri ve bilime dayanan bilgileri içeren sayılan kutsal kitabımız vardır. Buna rağmen biz gerideyiz. Yazar güçsüz/geri olmamızın nedenlerini de kısmen açıklamıştır.

Müslüman ülkeleri içinde en güçlü ve uzun ömürlüsü Osmanlı imparatorluğu olmuştur. Ama unutmamak gerekir ki bu imparatorlukta nüfusun ve sultanların çevresindekilerin büyük kısmı Hıristiyanlar olmuşlar. Sultanlığın son yıllarında bile Türkiye’deki nüfusun yaklaşık % 40’ı Hıristiyan idi. Hatta en önemli bakanlar bile onlardandı.

Bizim sayımızın çok,  topraklarımızın geniş, güneşli ve zengin olmasına rağmen onlar güçlüler. Bizim tarihimiz kaç binyıllar ve Hıristiyanların çoğununki yalnızca iki bin yıla yakın olmasına rağmen. Elimizde Kur’an, önümüzde Avrupa, Amerika ve Japonya örneklerinin olmasına rağmen böyleyiz. Avrupa, Amerika ve Japonya’dan aldığımız bilim ve teknolojiler yardımı aldığımıza rağmen bizler çok az gelişebilmişiz. Bunların nedenlerinden bazılarını Dr. Faruk Saleem çok doğru göstermiştir: “Sorgusuz, Araştırmasız, Ezberci, yani Yanlış bir eğitim.” Gerçekten de böyle bir eğitim insanlar için çok yetersizdir ve bunu birçok insan bilmektedir.

2. Durumu din farkı ile açıklamak doğru mu?

Şimdi toplumların gelişme seviyesinin ve gelişme temposunun dinle önemli bir bağlantısının olmadığını gösterelim. Dünyanı yaratanın ve idare edenin tek bir Allah’ın olması gerektiğini ilk anlayanlar Yahudiler olmuşlar. Ondan sonra bundan 2000 yıl önce Hıristiyan ve 1400 yıl öncede Müslüman dinleri kabul edilmişlerdir. Bu 3 temel dinin (bunların her birinin içinde çok sayıda biri birinden az farkları olan inanç grupları vardır ve özellikle böyle grupların çoğunun Hıristiyanlıkta olduğu bilinmektedir) temelinde duran en önemli kavramlar aynıdır. Dünya nüfusunun diğer yarısının inancında böyle bir Allah kavramı yoktur. Buna rağmen Müslümanların gelişme seviyesi ve gelişim temposu Hindistan ve Uzak Doğuda yaşayan ve Allah’a inanmayanlar, Afrika ve Latin Amerika da yaşayan Hıristiyanlarla yaklaşık olarak aynıdır. Yahudiler, Avrupalılar (özellikle kuzeyindekiler) hangi kıtada yaşıyorlarsa yaşasınlar, Hıristiyanlığın her hangi bir kolunu kabul etmeden, bağımsız, bizden çok daha fazla gelişmişlerdir.

Örneğin 15 milyon nüfusu olan Hollanda’nın, bilim insanları, Çin’den Avrupa sınırlarına kadar, Asya ve Afrika halklarından (yaklaşık 4-5 milyar insan) daha fazla fizik Nobel ödülü almışlardır. 2006 yılındaki altı Nobel ödülünün ise dördünü ABD kazanmıştır. Temel bilimlere verilen ödüllerin ise hepsini. Böylece gelişmedeki esas fark için önemli olan din faktörü değildir.

Avrupalıların yaşadıkları kıtadan, yerden, sudan ve havada bağımsız olarak iyi geliştiklerini de bildiğimiz için diğer bir soruya bakalım. Avrupalıların mantaliteleri ve gelenekleri Avrupa’da olgunlaşmış ve onların bir kısmı yüz yıllardır ki diğer kıtalara göç etmişler. Böylece toprak ve iklimin de önemini vurgulamış oluyoruz. Sanki Japonlarda bir adada yaşamakları ile bunu destekliyor. Ama bunun da tam olarak doğru olmadığını biliyoruz. Yahudiler ve Ermeniler (dünyadaki sayıları 10 milyon civarındadır) bizlerle hep iç içe bin yıllardır yaşamışlar, ama örneğin Ermenilerin bilime ve yeni teknolojiler üretimine katkıları bütün Türklerinkinden fazla olmuştur!

Bunu destekleyen bilgileri hatırlayalım. Örneğin Sovyet bilimine ve tekniğine 1917–1987 yılları arasında en fazla katkısı olan işleri ve kişileri kapsayan “1917–1987 yılları arasında Sovyet bilimi ve tekniği. Vakayiname.  Moskova. Nauka 1988” künyeli resmi kitap da Ermeni kökenli yirmi beş (25) kişinin adı geçerken, Türk Cumhuriyetleri kökenlilerden “birisi ben olmak üzere” yalnızca iki (2) kişinin adı geçmektedir. Kazan Tatarları içinden bu kitapta on bir (11) kişinin adı geçmektedir. Elbette Tatarlar da Türk kökenli ama Ruslarla, Moskova’ya yakınlıklarından dolayı, iç-içe yaşamaktadırlar. Yaklaşık bin yıllık etkileşimin sonucunda onlar da temel bilimlere ve teknolojiye tüm diğer Türklerden daha fazla katkıda bulunmuşlardır.

Sovyetler Birliğinde yaşayan Kazan Tatarlarının sayısı Ermenilerin sayısından 1–2 milyon daha az idi. O zamanlar Sovyetler Birliğinde yaşayan Ermenilerin sayısı yaklaşık 6–7 milyon civarında idi. Bu örnek de kusurumuzun tam olarak genetik olmadığını göstermektedir. Burada biz insanların eğitim, bilim ve kültür açısından genetik farklarının hiç (veya çok az) olmadığını söylemiyoruz. Bizim ön plana çıkarmak istediğimiz, toplumların ilgi alanları, bilime ilgi derecesi ve değerleridir. Bizlerin kaliteli eğitime ve bilime neredeyse hiç değer vermediğimizi, bunların toplumun ve devlet kurumlarının ilgi alanı dışında kaldığını üzülerek hatırlatıyoruz. Daha ötesi, bizim bilim akademimizin (TUBA) bile kaliteli bilimle pek ilgilenmemesini ve sıralarında kendilerinden daha iyilerini görmek istememesi normal durum sayılır.

Burada Sayın İ. Eryılmaz’ın: “Kimse kendine düşeni yapmıyor. İslam toplumları, kendilerine yabanlaşmış idareci, asker ve politikacıları ile adeta bir baskı altında yasıyorlar. Ekonomik damarları tamamen kesilmiş. Pastadan faydalanmak isteyen de malum kulüplerin üyesi olmak zorunda” fikrine kısmen yaklaşmış olduk. Ama onun bizleri hep eziyorlar fikrine katılamayız, çünkü ezilmek toplumların kendi özelliğidir.

Bin yıllardır Yahudileri bütün dünyada ezmeye çalışmış, işyerlerini ve evlerini yakmışlar. Onlar yaşadığı yerlerdeki insanların adlarını ve dillerini kullanmışlar. En büyük soykırım da onlara yapılmıştır. Diğer milletler de çok insan kaybetmişler, genelde hastalıklardan ve savaş yıllarında. Gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde en fazla insan iç savaşlarda öldürülmüş, yani kendi kendilerini öldürmüşler. Örneğin hâkimiyet ve din nedenleri ile Rusya’da ve Sovyetler Birliğinde, Kamboçya’da (toplumun yarısı birkaç yılda ölmüştür), Afganistan’da (30-40 yıldır), Yakın doğu ve özellikle Afrika’da. Müslümanlarda en fazla kendi kendilerini öldürmüşler, ezmişler ve kendi milletlerinin gelişmesini her tür yollarla engellemişler. Ama Yahudiler ve Ermeniler bütün tarih boyu, ayrı-ayrılıkta kendi içlerinde biri birine hep destek olmuşlar ve diğerlerini ezmişler.

Hastalıklara karşı mübarezede, tarım ve teknoloji kalkınmada bizlere en büyük yardımı Yahudiler, Hıristiyanlar ve Japonlar yapmıştır. Dünyadaki bilimin ve yeni teknolojilerin yaklaşık % 90’ını onlar üretmişler ve sonuçlarını büyük ölçüde bizlerle paylaşmışlar. Çünkü onların zengin yaşamları için bizim ülkeler pazar olmuştur. Ama aynı zamanda bunlar gelişmemiş toplumlar içinde iç (kardeş) savaşları teşvik etmişler ve her zaman bu işte becerikli olmuşlardır. Bunları göz önüne alırsakYahudileri ve Hıristiyanları suçlamaktan uzak durmamız ve kendi kusurlarımızı inceleyip ortadan kaldırmaya çalışmamızın gerekli olduğunu anlamamız lazım. Ama ne yazık ki gelişmemiş ülkelerin hepsinde olduğu gibi bizde kendi kusurlarımızı hiç görmüyoruz ve kendimizi hiç temeli olmadığı halde de hep övüyoruz.

Hiçbir temel olmadan kendi zekânın iyi olduğuna

inanmakla mutlu olursunsa, durma ol.

Kuzma Prutkov

Diğer yandan unutmayalım ki, Hıristiyanlar geçen yüz yılda en büyük savaşları Almanlara ve Japonlara karşı yapmak zorumda kalmışlar. 1905 yılında Rus-Japon, 1914-1918 Birinci ve 1939-1945 İkinci Dünya savaşlarını hatırlayın. Almanya ve Japonya yerle bir edilmiştir. Bunları göz önüne alarak bizler ile onların şimdiki durumlarını karşılaştırın.

Rusya Birinci Dünya savaşı ve hemen ardınca gelen devrime bağlı iç savaşta yaklaşık 20 milyon insan kaybetmiştir. Sovyetler Birliğinin İkinci Dünya savaşındaki insan kaybı yaklaşık 30 milyondur. Daha sonralar Amerika ve Avrupa Sovyetler Birliği ile yaklaşık 40 yıl soğuk savaş halinde olmuşlar.  Amerika Cumhurbaşkanı olan Reygan devrinde, yıldızlar savaşı programı üzere yarış Sovyet ekonomisini tam olarak çökertti. Reygan hükümeti kesin olarak biliyordu ki, gerçekleri göz önüne almayan ve halkının yaşam durumu ile pek ilgilenmeyen Sovyetler Birliğinin liderleri ülkelerini maliyeti çok büyük olan bu yarışa yöneltecekler ve ekonomik yönden tam olarak yenilecekler. (Sovyetler Birliğinde her zaman gündemde olan slogana: “Amerika’ya ulaşalım ve önüne geçelim”  fıkralara konu oldu. “Amerika’ya ulaşalım ama onların önüne geçmeyelim. Geçersek çıplak kaldığımızı görürler.”) Sovyetler Birliğinin hızla geliştiği zamanlarda yaygın şekilde kullanılan slogan: “Yeri doldurulamayan insanları koruyalım” idi. O zamanların Devlet ve Parti başkanı Stalin yaklaşık olarak böyle diyordu: “Bakan bulmak zordur, ama büyük bilim adamı bulmak çok daha zordur.” Daha sonralar ahlaka sığmayan slogan: “Yeri doldurulamayan insan yoktur” sloganı kullanıldı. Hayat gösteriyor ki böyle sloganlarla yaşayan toplumlar gelişemezler.

Gelişmemiş toplumlar farklı şekilde ezilmişler ve genelde kendi kendilerini ezmişlerdir. Kaliteli eğitimi olmayan toplumlar dinlerinden bağımsız olarak açlık ve hastalıklarla boğuşarak yaşamağa mahkûm kalmışlar. Onlar kendilerine dış düşmanların yapacağından çok daha fazla zarar vermişlerdir. Ama böyle durum onların mutsuz olduğu anlamına gelmez. Önemli olan insanın dünyaya bakışıdır.

Örneğin yankesicinin veya hırsızın bir vatandaşın 100 dolarını çaldığı ya da gasp etmesi bir suçtur ve hırsız da yaptığının suç olduğunun farkındadır. Diğer yandan Azerbaycan’ın eski sağlık bakanı yılda yaklaşık olarak bir milyar (1.000.000.000) dolar kadar, halkın malını, kendi sermayesine kattığında ise bu durum neredeyse normal karşılanmaktaydı.

Bakan ise mahkemedeki açıklamalarında “ne yapalım, açlıktan mı ölelim”, ”çevremizdekiler yaparken biz yapmayalım mı?” gibi cümleler kuruyordu. Bu adam haklı mıdır, haksız mıdır?! Tutuklanmasının nedeni Devlet devrimi yapmak niyetinde olması idi. Devletin kaynaklarını böylesine sömüren birisini, sadece hemşerisi olduğu için destekleyen, yapılan soyguna haklı gerekçeler arayan ve ayda 100 dolarla geçimlerini sağlamaya çalışan aileler çok idi. (Orada ortalama olarak fiyatlar Türkiye ile aynı, ama insanların çoğu Sovyetlerin onlara verdiği kendi dairelerde oturuyorlar.) Bu eski bakan af olunsa bu açlıktan ve hastalıklardan ölmekte olan insanlar mutlu olacaklar. Çünkü bizler aşiret, orta çağ, feodal ilişkileri ortamında yaşıyoruz. Bazı Müslüman ülkesinde aşiret birkaç köyle sınırlıdır, bazı ülkeler ise bir aşiretin elindedir. Bunların da temelinde millet sevgisi ve milletin birliği dayanmaktadır.

Sovyetler Birliğinde aynı işi görenler hangi cumhuriyette olursa olsun ve milletinden bağımsız tuttuğu vazifeye uygun aynı maaşı alırdı. Şimdi en iyi durumda Baltık cumhuriyetlerde yaşayanlardır. Örneğin Rusya’daki bilim adamlarının maaşları yaklaşık olarak Azerbaycan’dakilerden yaklaşık on kat fazladır. Sekiz milyon nüfusu olan Azerbaycan’ın 2-3 milyon genci Rusya’da yaşıyor ve çalışıyor. Onlar vatanlarında kalan akrabalarına yardım ediyorlar, evler alıyorlar ve bununla da milletlerine yardımda bulunmuş oluyorlar. Yaklaşık olarak aynı şeyleri (daha iyi durumda olan Kazakistan ve Türkmenistan dışında) eski Sovyetler Birliğinin güneyinde yerleşen cumhuriyetler içinde söyleyebiliriz. Ama buradan Rusya’dan ayrılmanın kötü olduğunu söylemek doğru değil. Çünkü şimdi her bir toplum kendi dininin gerektirdiklerini yerine yetirme imkânını bulmuştur. Ekonomik durumları, eğitim ve bilim seviyeleri, sağlık durumları çok fazla kötüleşse de insanlar daha mutlu. Çünkü kendi insanları tarafından idare ediliyorlar, her şey kendi dillerinde ve ek olarak cennete gitmek yoları da açılmıştır.

3. Biz, temel bilimler ve fizik

Bu dünyayı yaklaşık 50 yıl önce terk etmiş babaannem il merkezinde yasamıştı. Ama yaşadığı yaklaşık 90-100 yılda (1906 yılda, babamı yaklaşık 40 yaşında doğurmuş) oturduğu evden 1000–1200 metreden daha uzakları hiç görmemişti. Sinema görmedi, radyo ve televizyon dinlemedi. Türkler dışında 2-3 sivil Rus ve ne kadarsa asker görmüştü. Bu nedenle ve o zamanlar farklı giyecekler olmadığından, farklı şekilde insanlarda görmemişti. Ama Rusların ve Ermenilerin kâfir ve pis olduklarını biliyordu. “Herkesin aklını pazara çıkarmışlardı. Einstein de aklı orda idi. babaannem onun aklını almadı, kendi aklını beğenmişti.”

İnsanların akılların (zekâsını) pazara koyup satışa çıkardılar.

Herkes kendi aklını beğendi ve aldı.

Atasözü.

Bizim sonsuz Evren,  diğer bir sonlu Evrenin küçük bir kısmı da olabilir. Allah her durumda tek olduğundan, Evrenimizdeki (Evrenlerdeki) din sayısı sonsuz sayıda olduğunu düşünebiliriz. Babaannem bunları bilmiyordu, ama Einstein biliyordu. Onlar ikisi de Allah’a inanmışlar, Allah ve Evren (babaannem için dünya) kavramını düşünmüşler. Bu kavramlar arasında Einstein’nin, şimdiki eğitimsiz insanın ve Babaannemin düşünceleri arasında bir fark var mı?  Farkı ne diye, sora bilirler.  Ben biliyorum ki, babaannem bu kavramlar ile bağlı bilgisine Einstein den daha fazla güvenirdi.  Babaannem ve Einstein’nin bilimsel düşünce kapasitelerinde fark inanılmaz derecede çok olmuştur. Onların Evren anlayışına bağlı düşünceleri ne kadar farklı ise, Allah kavramında da bir o kadar olabilir, sözün tek olan Allah’tan ve aynı Evrenden gitmesine rağmen.

Einstein Allah’ın neleri yarattıklarını babaannemden çok daha iyi biliyordu, ama onun neleri istediğini hiç bilmiyordu. Babaannem ise kendi çocuklarının neler yaptıklarını bilmiyordu, ama Allah’ın neleri istediğini çok iyi biliyordu. Namazından hiç geri kalmazdı, her zaman orucunu tam olarak tutardı, kuran okunan ve yorumlanan yerlerde çocukluktan ömrünün sonuna kadar bulunmuştu. O tam olarak eğitimsiz idi ama cahil değildi. Einstein ise, cahil olsa da çok fazla eğitimli insan olmuş. Bu dünyadaki olaylar ve yaşam açısından Einstein in veya Baba annemin mi daha zeki olduğunu söylemek zordur, çünkü zeki ve cahil kavramlarını farklı toplumlar (insanlar) farklı şekilde benimsemişler.

Şundan eminim ki, babaannem büyük olasılıkla cennete gitmiştir. O her hangi bir yakıtla veya elektrikle çalışan araç ve makine kullanmadı. O zamanlar köylerde ve kasabalarda kullanılan inşaat malzemeleri ve tarım mahsulleri bilimden ve teknolojiden pek katkı almamışlardı. Babaannemin evinde elektrik ampulü vardı ve giyeceği elbiselerin kumaşları fabrikalarda üretilmişti. Böylece Babaannem bunların dışında kâfirlerin buluşlarından hiç yararlanmamıştı.  Einstein çok farklı yaşam sürdürmüştü ve bu nedenle onun şimdi nerde olduğunu söylemek çok zor. O zamanlar Müslümanların büyük çokluğu öldürüldüğünde veya öldüğünde cennete gediyorlardı, ama bu durum Hıristiyanlar için geçerli değildi. Dünya nüfuzunun yarısının sahip olduğu dinlerde Evrende tek Allah’ın var olduğu kavram yer almadığından, büyük olasılıkla düşüne biliriz ki onlar cennete hiç gitmiyorlar. Böylece Yahudiler bu dünyada Müslümanlardan çok daha güçlü olmalarına karşın, bizlerin de o biri dünyada Hıristiyanların hepsinden çok daha kalabalık olacağımız söylenebilir. Sanki o biri dünyada bizlerin daha güçlü olduğumuzu düşünebiliriz.

Kaliteli eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimi derdinde (kaygısında) olan toplumlar en fazla uzak doğu halkları olsunlar gerek. Bunların diğer dünyada cennete gitme şansları hiç yok derecede az ve çoğu da bu dünyada açlık ve hastalıklar içinde yaşam sürdürüyorlar. Son 300-400 yıldır bizler eğitim ve bilim konularında Hıristiyanlardan çok çok gerilerde kaldığımız kesindir. Bu dünyada farklı bölgelerde yetişen aynı meyvelerin de bile farklı olduklarını biliyoruz. Her bir hayvanın da farklı türleri vardır. İnsan toplumlarının da farklı çeşitlerde olması doğal değimli? Bu fikri desteklemek için herkesin bildiği spor alanlarından örnekler verelim.

Örneğin yakın mesafelerde koşanların en iyileri Amerika’da ki zenciler, Jamaikalılar, Kübalılar ve Bahama adalarındakilerdir. Orta ve uzak mesafelerde (yani 800 metreden fazla) Kenya, Habeşistan, Fas, Japon ve Çinlilerdirler. Dünyanın en iyi futbolcuları Brezilya ve Arjantinlerdir. En iyi güreşçiler Çeçenler, Dağıstanlılar, Osetinler ve Gürcülerdir. Boksta Kübalılar ve Amerikan zencileri en güçlü olanlardır. Dünyada en iyi yüzenler Avustralyalılardır. En iyi halterciler Türkiye Türkleri ve Bulgarlardır. Rusya’nın ok atma milli takımının % 70-80’ni Buryatlardır (Çengiz hanın askerlerinin uzantıları). Fiziksel göstergelerde milletler arasında bu kadar farklar olduğu halde de neden genelde yalnız insana has olan düşünce gücünde daha da fazla farklar olmasın ki?

Bildiğim kadar iki şey sonsuzdur (sınırsızdır). Bunlardan

biri Evrendir, diğeri ise insanlar düşüncesindeki farktır.

Ama Evrenin sonsuzluğuna tam olarak inanamıyorum.

Albert Einstein. (1879–1955)

Eskiden bilim ve teknoloji üretimi çok derin ve kapsamlı bilimsel düşünce gerektirmiyordu. Bu nedenle de bilimsel ve teknoloji yenilikler dünyanın her bir bölgesinde yaşayan ve o zamanın gelişmiş sayılan ülkelerinde üretiliyordu. Örneğin en iyi özellikleri olan çelik Çin’de ve Suriye’de üretilirdi. Bu çelikten dünyaca meşhur olan Şam kılıçları yapılırdı. Bu kılıçlar ipek başörtüsünü ve yastığı havada kesebilecek kadar keskindiler. Dört bin yıl önce ise Bağdat da nehir altından tünel yapılmıştır. Orta çağdan beri Avrupalılar, Yahudiler ve Japonlar bilim ve yeni teknolojiler üretiminde hep ilerlediler. Biz ise temel bilimler eğitimine ve ona dayanan teknoloji üretimine pek ihtiyaç duymadık. Bu alanlarda düşünce kapasitemizi pek geliştirmedik ve böyle devam etmeye de kararlı gibiyiz. Zaman geçtikçe eğitim, bilim ve yeni teknolojiler üretimindeki eksikliklerimiz daha da hızla büyümektedir. Ama kendimizi hep gelişmiş olarak ve dünyanın bizim insanlara muhtaç olduğuna inandırarak mutlu oluyoruz.

Temel bilimler dallarında bildiklerimizi ve düşüncemizi uzun yıllar üniversite fizik bölümü öğrencilerinin çözemediklerini gördüm. Bunları örneklerle anlatalım: Bir nehirdeki yaş (ıslak) olan su akıntısının ortalama hızı 20 km/saat’tir. Nehrin aynı kıyısındaki A ve B şehirleri arasında bir gemi yük taşımaktadır. Geminin durgun sudaki hızı 25 km/saat olduğuna göre A ve B şehirleri arasındaki gidiş ve geliş hızlarını bulunuz.

Bildiğiniz gibi, kabaca incelediğimiz bu meselenin cevabını genelde herkes (ilkokul öğrencisinden başlayarak üniversitelerin öğretim üyelerine kader) şöyle verir. Geminin yere göre hızı, su akıntısıyla aynı yönde giderse 45 km/ saat ve ters yönde giderse 5 km/saat. Bu tam olarak yanlış bir cevaptır ve böyle yanlış öğretime çok sayıda örnekler getirmek mümkündür. Çocuklarımızın odaklandığı ÖSS sınav sorularında ve çözümlerinde de bilim dışı şeylere çok rastlamaktayız. Şimdi ÖSS sınav sistemi şekil olarak değişecek, ama öğrencilerin zekâsını kısıtlayan soruların özellikleri değişmeyecektir. Buna imkân yoktur. Çünkü bilimsel düşüncenin gelişmesi için ne toplumun, ne devlet kurumlarının ne de her hangi özel okulların (üniversiteler dâhil) talebi ya da ihtiyacı vardır.

Nehirdeki suyun ortalama hızının 20 km/saat olması, yaş suyun gemiyi bu hızla sürükleyeceği anlamına gelmez. Biliyoruz ki su nehrin dibi ve kıyısı ile de etkileşmektedir. Yani nehrin dibi ve kıyısındaki su molekülleri de bu kısımlarla etkileşerek buraları ıslatır diyebiliriz. Nehrin bu kısımlarındaki molekülleri ile su molekülleri arasındaki etkileşme kuvveti, su moleküllerinin kendi aralarındaki etkileşme kuvvetine göre daha büyüktür. Su cama yapışır (ıslatır) ama cıva cama yapışmaz (ıslatmaz). Bu nedenle küçük su damlaları yatay şekilde duran cama yapışır ama onun üzerindeki cıva yaklaşık olarak küre şeklinde durur. Şeklinin tam küre olmaması genel çekimin (gravitasyonun)  yarattığı ağırlık etkisinden kaynaklanır. Eğer genel çekim etkisinin olmadığı ortam sağlansaydı cıva tam küre şeklinde camın üzerinde durabilirdi. Bu durumda basit olarak su cam için yaş, ama cıva ise kurudur demek gerekir. Bu nedenle nehrin tam olarak dip ve kıyı kısımlarında suyun hızı sıfır olacaktır. Doğru boyunca akan derin suyun en hızlı aktığı bölge, nehrin dip ve kıyı kısımlarına olan uzaklığın en fazla olduğu bölge olacaktır. Bu fikir de nehrin eninin, derinliğinin ve doğrultusunun değişmeyen halinde geçerlidir.

Aynı zamanda, genelde, nehir kanarları ıslanmayan ve çapı değişmeyen, düz bir boruya benzemediği için de, onun içindeki suyun hızı her yerde aynı değildir. Dikkat edilmesi gereken bir noktada suyun en hızlı aktığı bölgenin suyun üst bölgesi olmadığıdır. Çünkü su bu bölgede hava ile etkileşmektedir. Ayrıca soruda geminin nehrin hangi kısmında hareket ettiği ve gidiş ve gelişinde izlediği yol da belirtilmemiştir. Su molekülleri geminin sudaki kısmıyla etkileştiğinden geminin sudaki kısmının boyutlarına ve şekline de bağlı olan bir sürüklenme olacaktır. Bilindiği gibi gemilerde su altında kalan kısım simetrik olmamaktadır (ön ve arka tarafları farklıdırlar) ve bu yüzden, su akımının oluşturduğu dinamik kuvvetler de gidişteki ve gelişteki hızlar arasında fark oluşturacaktır.

Diğer yandan nehirde cisimlerin sürükleme nedeni sadece suyun akışı değildir, aynı zamanda rüzgâr etkisi de sürüklenmeye neden olur. Bu dinamik kuvvet hem akışkanın hızına hem de geminin (cismin) akımla karşılaşan kısımlarının şekline de bağlıdır. Böylelikle gemiye hem sudaki hem de havadaki akımlar dinamik kuvvetler ile etki ederler. Bu etkilerde gemi, rüzgâr ve su akıntısını arkasına aldığında ve tersine karşısına aldığında (gidiş ve dönüş) aynı oranda etkilemeyeceklerdir. Elbette su ve rüzgâr akıntısını arkasına alan gemi daha hızlı sürüklenecektir. Bu sürüklenme, geminin yüküne bağlı olarak, onun suya çok veya az oturmasına da bağlıdır. Su derin ise, geminin çok oturması sürüklenmeyi artırır.

Bütün bu etkilerin verileri problemde bulunmadığı için kesin çözüm imkânsızdır. Ama kesin olarak, geminin suyun aktığı yöndeki hızının durgun sudaki hızına göre daha hızlı ve akıntıya ters yöndeki hızı ise durgun sudaki hızına göre daha yavaş olmalıdır. Çünkü gemi yelkenli değildir ve rüzgâr, yüklü gemiyi ortalama hızı 20 km/saat olarak verilen akan su kadar etkileyemez. (Genelde nehrin hızı büyük olur ve fırtınanın olma olasılığı azdır.) Yaklaşık bir cevap vermek gerekirse, hata payı yaklaşık 5 km/saat olmak üzere, akan su yönünde gemi hızı 40 km/ saat (yani 35-45 km/saat) ve akıntıya ters yönde 12 km/saat (yani 7-17 km/saat) değerleri verilebilir. Geminin su içinde kalan kısmı tam olarak ıslanmayan yağla örtülmüş olsa, dinamik kuvvetlerin rolü daha önemli olur ve geminin şekli en büyük önem taşır.

Bu soruda nehirde akan sudaki sanal çizgilerinin birbirlerine karışmadığı (lominer akım) varsayımını kullandık. Gerçekte nehirlerin suları bizim ele aldığımız şekilde akmamaktadır. Su akımları türbülans halindedir. Durgun suda (denizde) hareket eden geminin arkasında oluşan türbülans olayını çoğumuz gözlemişizdir. Gerçek hayatta karşılaştığımız olay aslında çok daha karmaşıktır.

Böyle örnekler bizdeki kötü eğitimin, kötü temel bilimler ve teknolojiler üretiminin göstergesidir. Gerçek eğitim ve bilimle, bilime haykırı olanları ayıramayan bilim adamları, özelliklede yüksek görevlerde, gelişmemiş toplumlarda çoktur. Örneğin üniversitelerin fizik bölümünde sorsanız: 1. Bizim sonsuz evren sonlu bir evrenin küçük bir parçası olabilir mi? “Hayır” cevabını alırsız. 2. Sıcaklığı milyon veya milyar derece olan bir ortam insana soğuk gelir mi? “Hayır” derler. Oysa bu soruların cevabı evet de olabilir. Gelişmemiş ülkelerde böyle basit şeyleri fizik profesörlerinin bile bilmiyor olması hiçbir kurumu ilgilendirmiyor. Çünkü adeta bir konu anlatılırken kullanılan sözler tanış gelirse konuyu da bildiklerini sanıyorlar. Böyle olduğundan da derin ve geniş bilgileri olduklarını düşünüyorlar. O ki örneğin, 90 yıl önce Einstein boş uzayın eğri olmasını ve onun nasıl eğildiğini bile anlatmıştı.

Bilimsel olarak düşünen ve düşünmeyen insanlar arasında fark inanılmaz derecede büyüktür, bu da Einstein in yukarıda yazılmış sözlerinden iyice belli oluyor. Unutmayalım ki ezberciliğe dayanan eğitim sisteminde yetişen birisi doğa olaylarını basit ve anlamsız bir modele indirgeyerek çözmeye çalışır. Bizim amacımız bu yaklaşımın önüne geçmek olmalıdır. Şunu da bilmek gerekir ki doğa olayları ile ilgili hiçbir problemin tam olarak kesin (hatası sıfır olan) çözümü bulunmamaktadır. Fizik kanunları da tam olarak doğanın (Allah’ın) kanunları değiller, onlar doğanın kanunlarına yaklaşmalardır ve bu yaklaşmalar zaman geçtikçe iyileşmektedir. Kesin çözümler olaylara ve süreçlere daha basit (yaklaşma) şekilde bakışın sonucudur. Ne yazık ki eğitim sistemimizde de egemen olan bu basit (farkı ne) bakış açısı bilimsel ve teknolojik gelişmenin önündeki en önemli ve kısıtlayıcı engellerden biridir. Bu bakış açısı en az 100 yıl önceki zamanlara takılıp kalmak demektir. Bilindiği gibi problemlere yaklaşırken bazı önemi az olabilen etkileri ihmal ederek onu basitleştirmeye çalışmaktayız. Ama bu yaptığımız ihmallerinde hata payının ne kadar etkisi olduğunu mutlaka önemsemeliyiz. Büyük bilginlerin bizlerden farkı önemli ölçüde burada ortaya çıkmaktadır.

Her şey olabileceği kadar basit olmalıdır,

ama  daha basit değil.

Einstein (1879–1955)

Televizyonlarda genç şarkıcıların jüri üyeleri karşısında şarkılarını okuduklarında, değerlendirmelerin nasıl yapıldığından pek bir şey anlamıyorum, çünkü bende ne gereken müzik kulağı var ne de kimin sahneye nasıl yakıştığından yeterince anlıyorum. Yalnızca “hoşlandım” veya “beğenmedim” deyebilirim. Ama fizikin bazı konularından ve astrofizikten anladığım için doktora tez değerlendirmelerinde ve doçentlik sınavlarında jüri üyelerinin benim müzik değerlendirmem gibi karar verdiklerinin da az rastlaşmadığını biliyorum. Ezberciliğe dayanan eğitim insanların göz, kulak, dil ve beyinin hafıza kısmının çalışmalarını geliştirir. Ama gelişmiş ülkelerde çok daha fazla beyinin düşünmesine önem verilir. Yani onlar bizim gelişmesini engellediğimiz beyin kısmını geliştirirler. Burada da örnekler versek uygun olur.

1995-1996 yılları arasında TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi, Uzay Bilimleri Bölümünde çalıştım. Aynı bölümde konusunu çok iyi bilen, doğu Avrupa’dan gelmiş bir eleman çalışıyordu. Bu ülkeyle kurulan ilişkiler sonucunda pek işe yaramayan bir radyo teleskop antenini Türk tarafına çok ucuza satmışlardı. Onlar teleskobu çalışır duruma getirmek istiyor ve konularında iyi uzman olduklarından başka diğer işleri de yapmayı amaçlıyorlardı. Teknoloji üretimi ile ilgilenen pek çok insan vardı ve ünlü ve kendi alanlarında çok iyi olan fizikçilerimiz de bu gelen elemanın çalışmalarıyla ilgilenirlerdi. Ben de bu elemanın onlara anlattıklarını dinlerdim; bizim gerçekten de en iyilerimizden olanlar (TÜBA üyeleri dahil) “OK” ve “I see” dışında bir şey söylemezlerdi ve bu eleman da bazen, basit fizik düzeyiyle onları kandırırdı. Ben bu elemana neden böyle yaptığını sordum. Yanıtı yaklaşık şöyleydi: “Türkler fizik bilmezler ki”. Haklıydı; çalıştıkları dar alanlarda bizimkiler iyi uzmandırlar ama geniş fizik bilgileri azdır. Bu eleman hâlâ merkezde çalışıyor. Uzun yıllardır da yönetim kademesinde; bizim gençler ondan çok önemli bilgiler alabilirler, isterseler ve düşünce kapasiteleri gelişmişse.

Diğer bir örnek. 1992 yılında ODTÜ Fizik Bölümünde çalışmaya başlamıştım[1]. Aynı yıl düzenlenen Ulusal Astronomi Toplantısına katıldım. Yetersiz Türkçeme rağmen, bilimsel alışkanlıklarım gereği pek çok soru yönelttim. Bundan rahatsız olanlar da oldu. Sonraki günlerde, gözlemsel astrofizikçiler arasında çok değer verdiğim bir arkadaşım iki uzun konuşma yaptı. İkinci konuşması yanlış temele (iki yıldızın ortak ışık merkezi) dayanan ancak çok önemli sonuçlara varan bir sunumdu. Türkiye’deki astrofizikçilerinin çoğu yıldız fotometrisi çalıştıklarından bu basit yanlışı hemen görmeleri gerekirdi. Ama bilimsel tartışmanın yetersizliğinden dolayı durum böyle olmadı. Ben bunu gördüm ve tartışma sevmeyenlere karşı küçük ama öğretici bir oyun oynadım: Bu temel yanlışlığı çürütmeye çalışacağıma, büyük değer verip önemsedim. Bunu gören, astrofizikçiler arasında en değer verdiğim (ama yıldız fotometrisi çalışmayan) bir diğer arkadaşım, “bu işin çok çabuk yayınlanmasını” istedi. Böylece herkes şakama kanmış oldu.

Öğle arasında sunumu yapan arkadaşımla birebir konuştum ve yaptığı işin yanlışlıklarını açıkladım ve o da hemen anladı; zaten kendisinin de kuşkuları varmış: Konuyu önceden başkalarıyla tartışabilseydi yanlışını kendisi de bulabilirdi. Ertesi gün yine birlikte otururken işin yayınlanmasını isteyen arkadaşım da aramıza katılıp konuşmaya başladı ve yayın için teşvik etmeyi sürdürdü. O an anladım ki en iyi biliminsanlarımız bile önemli problemlere ve bunların sonuçlarına gerekli ilgiyi göstermiyor ve bunları tartışmıyorlardı. Bu yüzden lise fiziğini çok iyi bilen bir öğretim üyesine hâlâ rastlamadım desem yeridir. Geleneklerimiz işte böyle. Böyle bir ortamda dünya çapında önemli ve uygulamaya dönük bir bilim yapılabilir mi?

Hatırlatalım ki eskiden bilimsel çalışma yapanlar, bilimi sevenler ve onu hayatlarının amacı yapanlardı. Şimdilerde ise eşya üretim sektöründe olduğu gibi,  bilim yönetmenliği ortaya çıkmıştır. Üretim sektöründe çalışan yöneticilerinin fabrikalarda çalışanların her biri gibi,  pazara çıkarılacak ürünün nasıl yapılacağına dair incelikleri bilmeği için doğrudan üretimde iştirak etmeyi gerekmiyor. Yöneticinin iyi yapan özellik, yaklaşık olarak, ürünün satışı ve elde edilen kardır. Bu da doğrudur, çünkü tüketici üreticiden bağımsızdır.

Bilim üreten sektörde üretici, yönetici ve reklamcılar çoğu zaman alıcıdan (bilimi kullananlardan) bağımsızlardır. Eskiden bilim sektöründe büyük miktarda paralar dönmüyordu. Şimdi dönüyor. Eski zamanlar bir bilim üreticisinin değerini diğer bilim üreticileri verirlerdi. Şimdilerde ise yöneticiler ve kendini her hangi bir yolla ünlü saydırmağı becerenler anlasalar da, anlamasalar da bilimsel sonuçları ve bilim adamlarının değerlendirme hakkını ellerinde tutuyorlar. Böyle olduğundan gelişmemiş ülkelerde büyük bilim yöneticisi ve ünlü bilim adamı olmak için aynı zamanda iyi bilim üreticisi olmaya ve bilimin ne olduğunu anlamağa hiç gerek kalmıyor. Torpil varsa ülkenin bilimini ve eğitimini istediğin (hiç bilmediğin) dere tepeye yönlendirebilirsin.

Böyle olumsuz davranışların yaygın olduğu ülkelerde bilimlerin hangi yönde nasıl geliştiğini pek bilmeyen insanlar yaygın olarak eğitim, bilim ve teknoloji üretimi yapan kurumların başlarında yer alıyorlar veya özellikle getirilirler. Böyle yöneticiler bilim sonuçlarına değer vermeyi pek bilmezler ve sonuç olarak makale ve yanıt sayısı ön plana çıkar. Böyle ortamda milyonlarca insan ve büyük sermaye bilime haykırı olan işlere yönetilir ve hükümetler gelişmekten konuşmak fırsatı buluyorlar. Doğal olarak böyle ortamlarda eğitim ve bilimle fazla ilgilenmeyen kurumlarda ve daha iyi bilim adamları çalışma imkanlarını kaybeden üniversitelerde ön plana türban çıkmış olur. Kötü eğitim olan ülkelerde doğal olarak ideoloji ve inançlar baskın rol oynarlar ve bunlarda mutlak kardeş çatışmalarına yol açar. Sonuç olarak bilim sonuçları elde eden insanlar yerine profesör sayısını artırmakla uğraşılır ise, eğitim yerine bilgi (doğru ve yanlış olanı) ezberletilir ise, gelişmiş bir toplum yolunda bir adım atılmış olamaz ve bunun da Müslüman olmakla pek bir ilişkisi yoktur. Aynı şekilde solcu ve sağcı olup olmamasıyla bir alakası olmadığı gibi.

Eskiden bir Batı Alman Doğu Almanyalı ile görüştüğü zaman sormuş: Neden batı ülkeleri içinde biz ve doğu ülkeleri içinde siz en gelişmiş ülkeleriz. Cevap hemen hazırdır: Çünkü siz de biz de Almanız.

4. Farkı ne?

Bundan yaklaşık 28 yıl önce, ilköğretim öğrencisi olan kızımın müzik dersi için piyanoda çaldığı parçayı defalarca dinlemiştim. Müziğin sesini duyan komşumuzun kızı, bize gelerek rahatsız olduğunu söylemişti ve rahatsızlığının nedeni olarak da kızımın bir tuşa eksik vurmasını belirtmişti! Benim için ise, piyanonun kaç tuşun olmasının ve müzik çanılar iken kaçına yanlışlıkla basıldığının önemi yok idi. Farkı nedir? Gerçekte tuşların hepsine gerekli zamanlarda vurulması gerekir, yoksa müzik olmuyor diyorlar. Aynen bu örnekteki gibi fizikte (bilim, teknoloji ve yaşamda karşılaştığımız çok şeyde) de doğadaki nesnelere ve süreçlere duyarlı olmak gerekir. Kültürel seviye düşük olan toplumlarda güçlü ve güçsüz insanlar arasında çok fark görünmektedir, eğitim, bilim ve kültür farkına pek önem verilmiyor. Gelişmiş ülkelerde ise bunun tam tersi görünmektedir.

Biliyoruz ki, göz, kulak, ağız ve burunlarıyla canlılar doğada çok küçük farklılıkları olan renkleri, şekilleri, sesleri ve kokuları ayırt edebilirler. Bilindiği gibi duyulara ait olan bu özellikler hayvanlarda insanlara göre oldukça gelişmiştir (koşma, yüzme, koku alma,...). İlginç olan, hayvanların bazılarının da, insanlar gibi, ağırlık ve hız (rüzgar etkisi de dahil) gibi niceliklerin,  hem bir büyüklüğü hem de yönü (skaler ve vektörel nicelikler) olduğunun farkında olmalarıdır. Buna benzer olarak,  insanların bildikleri basit,  ama önemli bilgilere sahip olmasaydılar, özellikle avlanma sırasında oldukça zorlanırlardı. Görüntüler, sesler, kokular gibi fark ettirici etmenler,  yaşamda insan hayatını kolaylaştırıcı ve geliştirici bir röle sahiptir. Elbette burada söz konusu hayatı kolaylaştıran bir etmen olarak,  tarım ve endüstriden söz etmiyoruz.

Sirkte ayıların bisiklet ve paten kullandıklarını herkes görmüştür. Onlar bisikleti ve pateni üretmemişler, ama bizler üretmeyi biliyoruz ve bu da hayvanlardan daha fazla gelişmemizi gösteren bir örnekti. Avrupalılar, Yahudiler ve Japonlar bilimin ve yeni teknolojilerin üreticisidirler. Diğer toplumlar pratik olarak bunları üretmiyorlar, ama bunların basit halde olanlarını kullanmağı öğrenmişler ve teknoloji ürünlerin kopyalarını fabrikalarda üretiyorlar. İşte toplumlar arasındaki farklar bu kadar fazla. Ama böyle farkları, gelişmemiş toplumlar pek önemsememektedirler ve çokta bunun farkında bile değiller.

Doğada gelişen tüm olaylar ve süreçler arasındaki farklar bizim duygu organlarımızla fark edebildiğimizden çok daha fazladır. İşte insanı da hayvanlardan üstün hale getiren bugünkü yaşamımızda, duygu organlarımızla fark edemediğimiz bu ayrıntıları ortaya çıkarmakla oluşmuştur. İnsanlar arasındaki üstünlükte, yine bu ayrıntıları en iyi şekilde ortaya çıkaran eğitim, bilim ve teknoloji gibi genel olarak kültürel seviyeye bağlı olmaktadır. Doğadaki olay ve süreçleri anlayarak ve yaşamını daha iyi hale getirmek için onları kullanan toplumlar her zaman güçlü olmayı başarabilmişlerdir. Ama unutmamak gerekir ki insanlar da kendilerinden çok daha önce dünyaya gelen hayvanlardan bir şeyler örgenmişler.

Şehirlerde bir yaşından küçük olan kedilerin ve köpeklerin trafikte sokakları 5-7 yaşında çocuklardan daha güvenli şekilde geçtiklerini biliyoruz. Gözleri olmayan ve yalnızca bir-iki hafta kadar ömürleri olan karıncaların yaşamları ile ilgili olan örneklerin bazılarını hatırlamakta da yarar vardır. Masanın üstündeki bala, karıncalar ulaşamasınlar diye masanın ayaklarını içi su dolu kaplara koymuşlar. Karıncalar bala ulaşmak için duvardan yürüyerek odanın tavanına çıkmışlar ve oradan kendilerini masanın üstüne bırakmışlar. Balı aldıktan sonra masanın üstünden, sudan uzak yerlere kendilerini bırakarak yuvalarının yolunu tutmuşlar!

Karıncalar birbirlerine akrabalık bağı ile bağlı, büyük (bazen 100 milyona yakın sayıda) toplumlar şeklinde yerin 6-10 metre kadar derinliklerinde, birbirlerine geçit yolları olan yuvalar kurabilirler. Öyle yuvalar kurarlar ki, onların yaşam alanlarına sel suları bile girmiyor! Onlar, yuvalarında bazı bitkilerin yapraklarının üzerinde mantar üretirler. Sakatlanmış akrabalarına yemek verirler ve göç ederken onları yanlarında taşırlar. Genelde hayvanlarda bir sürü duygusallıklara ve büyük sevgilere rast geliyoruz. Bunlarda insanlığın veya karıncalığın daha üstün olduğunu düşünmeye itiyor. Karıncalar boyutları ile orantıda insanlardan daha yüksek ve büyük hacımda binalar yapabilirler. Kurtlar ve kuğu kuşları insanlardan daha duygusal, daha merhametli ve daha sadık olabilirler. Ama hiçbir hayvan soyut şekilde düşünemez, yeni bilgiler elde ederler, ama bilim üretmezler ve bilimsel düşünceye sahip olamazlar.

Böylece hayvanlar doğduktan hemen sonra insanlardan çok daha becerikli olurlar. Ama insanlarda ise çok daha fazla gelişme potansiyeli vardır. Topluma ve aileye aynı zamanda yararlı olan beceriklilik potansiyeline zekilik deyebiliriz. Doğal olarak bu potansiyel (zekilik) de milletten millete çok ta büyük fark etmiyorsa da, insandan insana çok fazla değişir. Doğru eğitim bu farkları çok daha ileri götürür. Zaten insandan insana zekâ çok değişmeseydi bu kavrama gerekte kalmazdı. Zeki olmanın büyüklüğü ve yönü de doğadaki her bir şey gibi gelişir ve değişir.

Toplumun ilgisini çekmeyen bir şey toplumda gelişmesi çok zor gerçekleşir. Her hangi bir alanda çok zeki olmak, insanların diğer yetenekleri gibi toplumun ilgisine, geleneklerine ve zihniyetine (mantalitesine) çok büyük ölçüde bağlıdır. Örneğin dünyanın satranç şampiyonları genelde Yahudilerdir (ikisi Ermenidir ve biri Yahudi-Ermeni karışığı). Temel bilimlerin ve yeni teknolojilerin % 90’nı üretenler Avrupalıların, Yahudilerin ve Japonların olması da anlaşılmaz bir şey değildir. Son yüzyıllarda bu alanlarda en zeki insanlar bunların içinden çıkması da şaşırtıcı değil. Örneğin Newton’un ve Einstein in bu dünyada işe yarayan zekâları herkesinkinden fazla olmuştur. Ama babaannemin diğer dünyada işe yarayacağı zekası onların bu zekalarından da fazla olabilir. Biz ise burada Dr. Faruk Saleem gibi bu dünyada ve temel (fen) bilimleri ve yeni teknolojiler üretimi için işe yarayan zekanı ve başarıları tartışmaktayız.

Doğa bilimlerinden en gelişmişi fiziktir. Sonra sırası ile kimya ve biyoloji geliyorlar.

Her bir bilim dalında ne kadar matematik varsa,

kesinlikle bir o kadar da gerçek vardır.

İmmanuel Kant  (1724–1804)

Kant’ın bu fikri şimdi de geçerlidir, ama Einstein’ın söylediklerini göz önünde bulundurmak şartı ile.

Matematikçi istediğini söyleyebilir, ama

fizikçi biraz olsun aklı başında olmalıdır.

Josiah Gibbs  (1839–1903)

Gerçek deneylerle test edilenlerdir.

Albert Einstein (1879–1955)

Böylece doğa kanunları matematiksel formüllerle ifade olunmalı ve deney (gözlem) ile test edilmeliler, yoksa onlar doğa bilimleri ile ilişkilerini kaybederler. Bu kriterleri de fizik en fazla ödediği (temin ettiği) için doğa bilimleri içinde en gelişmişi fizik sayılır. Ama bu fiziğin en önemli doğa bilimi olduğu anlamına gelmez. Fiziğin de en fazla gelişmiş olması onun yeni teknolojiler üretiminde en büyük rol almasını temin ediyor. Matematik ise temel (fen) bilimidir, ama o doğa bilimi değil, ama doğa bilimlerinin aracıdır.

Hayvanlarında vektör ve skaler niceliklerin olduklarını bilmelerini yukarıda hatırlattık. Şimdi maymunların ve papağanların ezberci-matematik bilgilerine bağlı örneklere bakalım: Maymunlar ve üniversite örgencileri bilgisayar ekranında gördükleri 1’den 8’e kadar rakamların her hangisini görünmesinden hemen sonra uygun klavyeyi en çabuk basmakta yarışmışlar. Maymunlar bu işte daha becerikli olmuşlar. Farklı geometrik figürler şeklinde olan 6-7 cisim papağan karşısına koyulur. Ayni figürler şeklinde ve boyutlarda duvarda girintili yerler yapılmıştır. Papağan hiç yanlışlık yapmadan yerdeki figürleri hemen duvardaki yerlerine yerleştiriyor. Diğer bir denemede üniversite öğrencilerine ve papağana biri birine geçirilmiş eğik halkalar verilir. Topolojisi basit olmayan bu halkaları biri birinden ayırmakta papağan daha başarılı oluyor. Üçkâğıtçıların bardakları masa üstünde kaydırması oyununda papağanı kandırmaları imkânsızdır, çünkü izlediği eşyanın hareketini çok büyük hızla izleyebilir. Böylece bizim eğitim sisteminin çocuklara kazandırmak amaçladığı hız ve hafızanın bazı yönlerinin hayvanlarda çok gelişmiş olduğunu görüyoruz.

Bilgisayar devrinde doğa bilimleri ve yeni teknoloji üretenler için çok güçlü hafızaya ve büyük hacımda bilgiyi kafasında tutmak gibi bir yeteneğe pek ihtiyaç yoktur. Çok daha önemli olan, hiç kiminse yapamadığı yüksek seviyede deney (gözlem) yapabilmek, çok küçük hatalarla yeni bilgilere ulaşmak ve daha da önemlisi yeni bilgileri diğerleri ile bir araya getirerek genelleştirmeler yapabilmek ve son olarak, matematiğe dayanan yeni teoriler kurabilmektir.

Çok zor anlaşılan ve birinin diğeriyle hiç bir bağlantısı

gözükmeyen olaylar arasında ortak temel yanlar görmek

ne kadar güzel bir duygudur.

Albert Einstein  (1879–1955)

Toplumların damak tatları (örneğin birileri inek eti, diğerleri köpek eti ve böcek yemekten hoşlanırlar), kulak zevki (örneğin davul veya senfoni orkestrası dinlemek) görüntü güzelliği (örneğin dansözlere veya en önemli matematik formüllerine bakmak) çok farklıdırlar. Birleri doğayı anlamak için fedakârlık yaparken, diğerleri ise mal varlığını artırmak için ellerinden geleni yapar. Böyle olduğundan farklı ülkelerin profesörleri de çok farklı bilimsel seviyelere ulaşırlar.

Bize benzer ülkelerde ve dünyanın bütün gelişmemiş ülkelerinde bilim ve bilgi adeta karıştırılmaktadır. Çok bilgi elde etmek için çok okumak, ezberlemek, gerekli yöntemleri öğrenmekle bilinen bilgilere benzer bilimsel veriler almak ve bilinen denklemleri bilinen yöntemlerle çözmek yeterlidir. Bilim yapmak ise bilinmeyen türden bilgiler elde etmek, farklı bilgileri bir temele oturtarak genelleştirmek, yeni süreçleri ve yeni olayları anlatmak, yeni çözüm yöntemleri ve yeni tür denklemler elde etmektir. Örneğin bizim ülkede, gelişmeyen diğer ülkelerdeki gibi, bilim akademisinden başlayarak hiçbir kurumda bilime yapılan katkı doğru şekilde değerlendirilmemektedir. Bu da onların bilimle bilginin farkının ne olduğunun pek bilinmediğinin bir göstergesidir.

Genelde bilim adamları dediğimiz insanlar bütün dünyada bilgi toplar ve bunların büyük çoğunluğu ömrü boyunca doğrudan bilim yapmazlar. Cihazların gereksiz gürültüleri oldukları gibi biliminde benzer bir gürültüsü vardır ve bu seviyede çalışan bilim adamı çoktur. Gelişmiş ülkelerde bilimde boş yere gürültü yapan bilim adamlarını (yayın sayısından bağımsız olarak) belirleyip uzaklaştırmaktadırlar. Ama gelişmekte olan ülkelerde bu gürültücüler çok önemli konumlara kolayca gelmektedir ve kendilerine benzer insanları da üretmektedirler. Keşke yalnızca böyle olsaydı. Onlar iyi çalışabilen, bilime katkıda bulunacak potansiyeli olanların çalışmalarını da engellemektedirler. Bilimsel çalışma, bilime katkısı olan sonuç içermelidir. Bunun içinde çalışmanın temelinde ya öncekilere benzemeyen yeni veri, ya da yeni bir önemli fikir olmalıdır. Bunlar yok ise, bilimsel çalışmalarda kullanılan veriler veya matematiksel hesaplamalar bilime yenilik getiren sonuçlar içeremezler. O profesör ile bu profesör arasında babaannem için farkı yok idi. Gelişmekte olan ülkelerin bilim ve eğitimi yönetenler için de genelde profesörler arasında bilim ve eğitim açısından pek farkı yoktur. Ama gelişmiş ülkelerde bilim yapanla bilgi toplayan arasında fark çok fazladır.

Bizim eğitimimiz ezberciliğe dayanmaktadır ve bu durum her tür bilimsel düşünceyi engellemektedir. Ezbercilik hafızayı güçlendirir, geniş bilgi sahibi olmakta yardımcı olur. Ama bu sistemde yetişen insanlar genelde, profesör olsalar da bile bilimsel düşünceleri yeterince gelişemez ve bilgileri güvenli olamaz. Hiçbir zaman insanın hafızasının basit bilgisayarınki gibi bile kapsamlı, güvenli ve faydalı olamaz. Hafıza farklı şekilde (görüntü, koku, ses) hayvanlarda da çok gelişmiştir. Uzun zaman kalıcı olan hafıza bazı malzemelerde de vardır.

Bilindiği gibi gerçek bilgi sahibi olmak ve bilimsel düşünceyi geliştirmek bizim gibi toplumlarda hiçbir zaman ön plana çıkmamaktadır. Herkes sadece diploma peşindedir. Diğer yandan biliyoruz ki, en iyi bilim adamları, matematikte ve fizikteki en büyük buluşlarını 22-26 yaşları arasında yapmışlardır.Örneğin Einstein (1879–1955) 24 yaşında yaptığı çalışması için Nobel ödülü almış ve 25 yaşında yaptığı iş ile dünyanın en büyük bilim adamı olduğunu ispatlamıştır. Fransız matematikçi ve astronom Alexis-Clod Clero (18. yüzyıl) Paris Akademisi’nde ilk bildirisini sunduğunda 12 yaşındaydı. Fizik ve matematik konularında en büyük işleri yapmış kişilerden bazıları, ilk bilimsel makalelerini 13–14 yaşlarında yazmışlardır (örneğin Maxwell ve Hamilton).  Adını matematik tarihine yazdıranlar içinde,  21 yaşında düelloda öldürülmüş Evariste Galois (1811–1832) de vardır. İki yaşında kitap okumaya başlayan ünlü fizikçi Thomas Young (1902-1984), içlerinde Türkçe ve Arapça da bulunan yaklaşık on dil biliyordu ve 23 yaşında tıpta doktora yapmıştı. Dirac Paul (1902-1984) ve Heisenberg Werner (1901–1976) gibi dehalar da böyle genç yaşlarında zirveye ulaşmışlardır. Son 500 yılda şimdiki gelişmemiş (gelişmekte olan) ülkelerde bunlar gibi değil, bunlara yakın seviyede bile bilim adamı yetişmemiştir. Türkiye’de hafızası bunlarınkinden çok daha fazla gelişmiş çok sayıda gençler bulunurlar, ama bilimsel düşünce gelişmediğinde bu hafızada pek bir işe yaramamıştır.

Acaba Müslümanların kendi ülkelerindeki sayısı 100 kere, üniversitelerinin sayısı da 200 kere artmış olsa, gelecek yüz yılda bilim ve yeni teknoloji üretiminde 12-14 milyon Yahudi’ye ulaşabilirdiler mi? Kesinlikle hayır. Çünkü onlara ulaşmak için Avrupalıların, Japonların ve Yahudilerin bilime ve eğitime, bunları üreten insanlara olan saygılarını kabul etmeleri gerekir. Bu özellik yaşam tarzına dönüşmelidir. Buna ise bizim ihtiyacımız yok seviyesindedir, çünkü biz böyle daha mutluyuz.

Bilindiği gibi gelişmiş ülkeler (gelişmekte hızla mesafe alan Rusya ve Cin’de) hızla genetik silahlar üretiyorlar ve onları geliştiriyorlar. Dünyadaki iklim değişikliği, yakıt ve doğal malzemelerin tükenmesi ve insan nüfuzunun hızla artmış olması, gelişmiş ülkeleri insanların sayısını belirli seviyede tutmak ve türlerini değiştirmek fikrine götürmüştür. Bu silahları üretebilen bazı ülkelerin milletleri için tehlike yaratmadan kullanılması için 5-10 yıl gibi bir zaman gerekmektedir. Bu zaman içinde gelişmemiş ülkelerde yaşam koşulları (iklim, ekonomik ve sağlık) daha da kötüleşecektir. Bilindiği gibi Güzey Amerika’da yaklaşık 450 milyon insandan yaklaşık 350 milyonu ABD ve Kanada’da yaşıyor. Güney Amerikanın nüfuzu yaklaşık 370, Avrupa’nın (Rusya dahil) 650, Afrika’nın 650 ve Avustralya da 40 milyondur. Dünyanın yaklaşık 7 milyar nüfuzunun çoğu Asya’da yaşıyor ve bunların çoğu Evreni yaratan bir Allaha inanmamaktadır. Hıristiyanların yaklaşık 850 milyonu gelişmiş ve diğer kısmı da gelişmesi yaklaşık Türkiye seviyede olan ülkelerde yaşıyorlar. Dünyadaki nüfusun Allah’a inananlar içindekilerden, çok kötü durumda yaşayanların çoğu Müslüman ve çok az kısmı Hıristiyanlardır (Afrikalılar). İyi ki bu dünyada yapılanlar ve yapılacaklar diğer dünyanı ve cennete gitmek için gereken kuralları etkilemiyor.

Temel bilimler ve yeni teknolojiler üretiminde Müslümanlar diğer inançlılardan çok geride kalmışlar ve bu süreç hızlanarak devam etmektedir. Teknolojinin bütün alanlarda gelişmesi ev hayvanlarının bile yaşamını değiştirmiştir. Onlar yeni tür gıdalar kullanıyorlar, TV de görüntü görüyorlar ve sesli teknolojiler dinlenen ortamlarda bulunurlar. Dünyanın büyük kısmında bilimin ve teknolojinin gelişmesi insan sayısının ve insanlar arasındaki yaşam seviyesinin çok artmasına neden olmuştur. Şimdi cep telefonu kullananların da, yazında yemek için bir domates bulamayanlarında sayı çok fazla. Güney Kafkaslarda insanların çoğu 20-100 yıl bundan önce şimdikinden çok daha iyi beslenirlerdi. Bunlarında dinlerle bağlantısı yoktur. Ama bu ve diğer olumsuz olayların ve süreçlerin nedeninin temel bilimlerin ve teknolojilerin gelişmesinin olmadığı bilinmektedir. Tam tersi, yaşamımızın iyi tarafları bu gelişmelere bağlılar.

Matematik tamamen insan mantığına dayanan bir bilimdir. Mantığı en fazla geliştiren matematiktir ve en güçlü mantık matematiğe ve teorik fiziğe büyük katkıda bulunanlarda olmuştur. Doğadaki gerçekleri en fazla ortaya çıkaranlar ve anlayanlar fizikçiler olmuştur. Mantık insanların bildiklerine ve düşüncelerine bağlı olduğundan onun ürünleri ne kadar mükemmel olursa olsun doğadaki gerçekleri ortaya çıkarmayabilir. Bütün yöneticilerin de ulaştıkları belgelerden ve dinlediklerinden doğru sonuçlara varmakları ve diğerlerini etkilemekleri için güçlü mantığa ihtiyaçları vardır. Acaba mantığı ve düşünceni geliştiren temel bilimler okullarda yalnızca ezberletilirse insanların düşünce kapasiteleri ve güçleri nerelere ulaşabilir? Bir daha hatırlatalım. Şimdilerde ülkelerin kalkınmasının  %76’sı temel bilimlerin ve onlara bağlı olan yeni teknolojiler üretiminin gelişmesine bağlıdır ve yalnız  %5 i topraklarının zenginliklerine!

Kalitesiz eğitim ve bilim toplumun alt kesimlerinde yaşayan insanların ekonomik, sağlık ve genelde yaşamına çok kötü etkiler yapmaktadır. Diğer yandan böyle durum yüksek kesimlerdeki rahat ve zengin yaşamına, aşağıdakileri ezmeye ve ezilenlerin gözünde onları düşünen “büyük” adam olmalarına imkanı yaratıyor.

Türkiye’deki gazeteciler arasında şöyle bir yaygın fikir vardır. Gazetelerde yayınlanan makalelerin seviyesi buradaki 14 yaşında olan çocukların ortalama zeka seviyesini aşmamalıdır. Genelde bir makale okurun 2 dakikadan daha fazla zamanını almamalıdır. 2008 yılının yaklaşık 17-18 Ağustosunda öğretim üyesi olan AKP kadın milletvekili TV de ilgimi çeken bir durumu sanki şöyle anlattı: Politikacılar mitinglerde halka hitap ederken kullandıkları cümleler 6-8 yaşında çocuğun anlaması şekilde olmalıdır. Bu benim bazı şeyleri anlamama neden oldu. Örneğin seçimden önce DSP başkanı diyordu ki biz Cumhurbaşkanını karşılıklı anlaşma ile seçmeliyiz. Başkan bir kadın ve Meclis dışından olsa iyi olur. Ben böyle cümleleri hiç anlamıyorum, çünkü 6 ve hatta 14 yaşlı çocukların en zekisinden bile daha bilinçli ve derin düşünen olabilirim. Ama bende TV de ciddi programları yöneten kadınların problemleri daha derinden ve objektif incelediklerini biliyorum.

Benim kesin şekilde bildiklerimden biri de şudur. Kesin şekilde olmayan problemleri ve yüzeysel konuşmaları dinleyen insanlar gerekli seviyeye kadar gelişemezler. Böyle ortamda çok kesin ve kapsamlı düşünceli kişiler de yetişemezler. Bunlar gelişmiş ülkelerin insanları için büyük kusurladır. Ama kaliteli eğitim, bilim ve yeni teknoloji üretimine katkıda bulunmayan toplumlar için, yani inançlardan bağımsız olarak dünyanın yaklaşık hepsi için, bunların pek bir önemli kusurun olmadığını söyleyebiliriz.

İsterse bitki, isterse hayvan, isterse insanlar için geçerli olan bir gerçek bilinmektedir. Devamlı olarak çalışmayan ve pek ihtiyacı bulunmayan organizma gelişmez. Böyle organizmalar körelir ve fonksiyonlarını kayıp eder. Çok çalışan organizma ise gelişir ve bu gelişmeler en fazla gençlik zamanında kendini gösterir. Ben hep kalkınmanın en önemli temelinden, temel bilimler ve teknolojiler üretimi için gerekli olan düşünce kapasitesinin olduğunu söylüyorum. Yani konumuz olan ve Yahudileri (Avrupalıları ve Japonları da) bu kadar güçlü yapan düşünceden konuşuyorum. Bu milletler ve toplumlar Rönesans yıllarından beri devamlı olarak kaliteli eğitime ve bilime ihtiyaç duymuşlar ve bu yöndeki düşüncelerini geliştirmişler. Bizlerde ise doğayı anlamak, bitkileri ve hayvanları öğrenmek isteği pek olmamıştır. Bizlerde doğanın felsefesi bile gelişmemiş. Bizler iyi ve kötü eğitim ve bilim arasındaki farkı görmek duygusu bile pek gelişmemiştir. Bunların da inançlarla pek bağlantısı yoktur. İnsanlar ne ölçüde inançlarına bağlılarsa bir o kadar da ideolojilere ve geleneklerine bağlılar. Gelişmiş ülkelerde insanların bu özelliklere tutkunlukları az olduğundan ibadet ve dua yaptıkları yerler sayısı, bayraklar, heykeller ve portreler az oluyorlar.

Dönelim Dr. Faruk Saleem’in yazısına. O çok doğru olarak göstermiştir: “Soru: Neden Yahudiler bu kadar güçlüdür? Cevap: Eğitim (Sorgulayıcı, Araştırıcı, Yaratıcı). Buna ekleyelim; yapıcı ve toplum düşüncesinin gelişmiş olmasını.

Soru: Neden Müslümanlar bu kadar güçsüzdür? Cevap: “Yanlış Eğitim veya Sıfır Eğitim (Din Eksenli, Sorgusuz, Araştırmasız, Ezberci.)

Sonuç: İslam dünyası bilgi üretebilecek kapasiteden yoksundur. Bunlara yapıcı olmamayı,  kıskançlığı, çıkarcılığı, bilimsel düşünceye ve doğru bilgilere yeterli ihtiyacın olmamasını da eklemek gerekir.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top