“Neden bana karşı her zaman böyle davrandın? Bu denli üretken olmana karşın neden senden olanlardan  ya da bir bütün olarak senden böylesine dışlandım. Onca yıllık sevgilime bile senin bu inadın yüzünden kavuşamadım? Bizi ayırdın yetmedi, her birimiz bir yana attın. Ara sıra bile olsa birbirimizi göremiyoruz bile. Ölsek birimiz, bilemeyeceğiz. O kadar büyüksün, o kadar cömert  olduğun söylenir ama işte bana öyle olmadın hiç. Oysa ne çok sever, sakınır, güven duyardım sana. Belki henüz görmedi beni ya da tasarıları vardır benim için, bir gün mutlaka ‘artık senin sıran geldi, gel payını al’ diyeceksin diye ne çok bekledim. Yok, olmadı… Artık istemiyorum da zaten. Sen de, senin olan her şey de senin olsun.

Düşünüyorum da, başkaları seni hiç sevmedi, olur olmaz, uyumsuz, dengesiz seni yıpratan, kirleten, dağıtan, yapısal özelliklerini bozan saldırılar düzenleyip duruyorlar sana, ama, sen onlara karşı akıl almaz bir cömertlik içindesin. Buna hiç anlam veremiyorum. Neyse, vardır ama bir anlamı. Hoş anlasam ne olacak ki artık? Biliyor musun, senden nefret etmiyorum. Seni hala sevdiğim bile söylenebilir. Biz kardeşiz ne de olsa. Varsam, buna varolmak denirse, yine senin varlığın yüzündendir. Ama inan böyle varolmak ta hiç güzel değil. Köyde bana karşı davranışının yarattığı umutsuzlukla kente geldim. Burada da durum değişmedi. Sen yine önemli, yine verimli, yine değerli ama bana karşı yine kötü, bencil, uzak davrandın. Köyde birilerine bağlı, birilerinin önceden sahipliğindeydin, belki kentte böyle olmaz dedim. Üstelik köyde, senin iyi kötü iç içeydik, sana dokunuyor, seninle oynuyor, seni okşuyor, sana iç geçirerek bakıyor, ürünlerini görüyor, onları seviyordum. Burada, kentte ise bunları bile yapamıyorum.

Sana buralarda çok kötü davranıyorlar. Gerçi sen de, öğrendiğime göre, onların zaman zaman ağızlarının payını veriyorsun. Korkutuyorsun, uyarıyorsun ama, pek taktıkları yok  sanki. Köyde de kentte de senin üzerinden ne oyunlar, ne kazançlar, ne kavgalar veriliyor. Bir genç söylemişti, köyde derebeyleri, feodal ağalar seni hep ellerinde tutmuşlar; ama bakıyorum da kentte de farklı değil. Burada da bir rant kapısı olarak önde sen varsın. Her neyse dedim ya, ikimiz de doğanın çocukları ve kardeşiz. Ama sen kardeşlerine dengeli davranmıyorsun. Seni sevenleri ise hiç mi hiç bilmiyorsun. Birileri seni diğerleri zararına çok kullanıyor. Bazen kızgınlıkla olsa gerek, hopluyor zıplıyor, her bir yanı yakıp yıkıyorsun ama neye yarıyor bilmem ki. Sanki en çok  zararı yine senden en az yararlanana veriyorsun gibi. Yanılıyor muyum?  Bilmiyorum. bir şeyler olmalı, yapılmalı ama bunu sen yapmayacaksın galiba, benimle, benim gibi olanlarla ilgili sanki…”

Celal, 55 yaşında, ince,uzun boylu, yalnız yaşayan, İstanbul’da bir taşıma şirketinde, kentten kente, evden eve taşıma yapan bir işçidir. On yıl kadar önce, köyünden ayrılmış ve kente gelmişti. Çok sayıda birbirinden farklı işler yaptı. Zaman zaman, köyde yaptığı gibi, gözden uzak bir yere oturur, eline geçen herhangi bir nesne ile toprağa yavaşça dokunur, onu dürter ve onunla buna benzer konuşmalar yapardı. Konuşma denmez ya. Çünkü hep Celal konuşurdu, toprak ise dinler miydi, duyar mıydı, bilinmez. Toprağı çok sevdiği belli, ama sonuçlara bir türlü anlam verememişti.

Bir başka işinde, dev bir yapı alanı için büyük araçlarla toprağı kazma işinde çalıştığında, orada bir mühendis, onun öğlen tatilinde toprakla böyle söyleşi yaparken görmüş, sormuş ve ona şöyle dediğini aktardı Celal: Bana, bu mühendis ilginç şeyler söyledi. Gerçi her söylediği bana doğru gelmedi ama, nasıl söylesem, gözlerimi iyi açtı. “Toprağı, doğayı suçlayarak, ona ağlayarak bir şey yapamazsın. Olan olmuş. Doğa ve toprağın kalbi yoktur, duyguları yoktur. Evet ona karşı kötü davranıyorlar. İnan sonuçları korkunç olacak. Özellikle, demişti, gıda tarımı konusunda, o insanları çok ağır bir cezaya çarptıracak. Evet uygarlık kentlere taşındı ama bu bitmek üzere. Gördüğün gibi kentler bitmek üzere. Tam bir kaos ve yıkım  var. Uygarlık, yeniden eski yerine, köylere dönecek. İnsanlık,yine temel gereksinimleri için, hem de kaybedecekleri gereksinimler için, köylere bakacaklar. Git ve köyde gıda tarımı yap.  Geliştirmeye, okumaya, bilinçli, teknik bir gıda tarımı işine yönel. Gelecek, uygarlık, köylerde, toprakta, doğada ve insan ile işbirliğinde” dedi. Daha çok şey söyledi ama aklımda kalanlar bunlar. Köye döneceğini, bir şeyler yapacağını, kredi alıp, onun adını verdiği kitapları edinip, gıda ve tarım ile ilgili kuruluşlara başvuracağını, gıda tarımı yapacağını söyledi. Biraz umut gelmiştir gözlerine, sevinç de. Toprağa bakmamı söyledi. Sonra eğildi dokundu ona. “Biliyordum dedi, bir gün bana bakacak, benimle de ilgilenecek, beni de sevecek, benim de farkıma varacaktı. Biliyordum. O kendini seveni unutmaz.” Ozan Veysel’den birkaç dörtlük okudu, toprağa ilişkin. İçten ve umutla. Ama öyle mi olacaktı, umutları yeşerecek miydi? Doğrusu ben kuşkuluydum. Ama bir şey de söyleyemedim. Elini sıktım, sarıldık. Eğildi toprağı bir kez daha okşadı. Gülümsedi ve uzaklaştı. Toprağa doğru.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top