Bilim, görünendeki görünmeyeni görmektir, göstermektir, gözükür kılmaktır.

Bilim, bilinendeki bilinmeyeni bilinir kılmaktır.

Bilim görünen, bilinen, duyumsananda gizli olanın işleyiş yasalarını açığa, bilince çıkarmaktır.

Bilim bu işlemleri, işleri yaparken, her zaman her yerde, herkesçe denenebilirlik olanağı verdiği için, bilimsel bilgi TEK VE EN GÜVENİLİR BİLGİ’yi sunar, insanlığa.

Bu tek ve en güvenilir bilgi sunma olanağını bir tek bilimsel yöntemlerle elde etme şansımız olduğu için, her insan bireyi (milliyeti, dini, mezhebi, ırkı, kimliği, kişiliği, boyu, yaşı, cinsiyeti ne olursa olsun) yaşam sürecinde, başı sıkıştığında, zorda kaldığında hep bilime ya da bilimin sonuçları olan teknoloji, tıp, mühendislik vb. alanlara gözünü diker. Oralardan yararlanır, medet umar, oralarda yaşar.

Özetle ve somut olarak her insan bireyi, doktora gider, gerekirse ameliyat olur, organ nakli yaptırırlar, yaşamlarını uzatırlar uçaklara biner, bilgisayarlar kullanır, otomobiller alır, tatillere gider, şirketler kurar, yer, içer, gezer, uyur kısaca yaşarlar.

Bunları yaparken, insanlık, bunlar Kur’an’da var mı? İncil’de var mı? Tevrat’ta var mı?Zebur’da var mı? Peygamberler ne demiş? türünden sorular sormazlar, alırlar, yerler, yaşarlar. Haklılar, iyi yapıyorlar, bilim bunun için var.

Bilim der, Galile, “insanlığın acılarını dindirmek için vardır” doğru demiş. Bugün bilim, acılar yaşatmamak için var. Ve anlamak için, anlaşılması gereken ne varsa.

***

Türban bir kavram, bir olgu, bir örtü, bir simge, bir gereklilik, bir süs, bir değer, bir araç, bir madde olarak, tam bir kaos içinde tartışılmaktadır. Bir özgürlük istemi.

Büyü, felsefe, din, bilim insanın düşünce ve eylem tarihinde önemli işlev gören bu dörtlünün de içinde hep  İYİ İLE KÖTÜ, DOĞUM İLE ÖLÜM, GELİŞEN İLE GERİLEYEN, GİTMEKTE OLAN İLE GELMEKTE OLAN iç içe, yan yana olmuşlardır. Ta ki bilime gelene kadar, insan düşüncesinde görüntü çoğunlukla egemen olmuş, gerçek ise ya çok zor kavranmış ya da hiç kavranamamıştır. Bütün bunlar, gerçekte bir başka büyük gerçeğin içinde süregelmiştir. Bu gerçek sosyoekonomik gerçektir. Birbirini besleyen, uyumlu, geliştiren bu gerçekliktir, bugünde en az dün önceki gün, geçen yıl, bin yıl önceki kadar gerçektir. İnsanlığın, insan toplumlarının tarihi, gerçeğin bu iki yüzünün, bu iki yönünün, bu ikiliğin iç içeliğinin tarihidir. Bu iç içelik, bu ikili gerçeklik, bu görüntü ve gerçek ilişkisi TÜRBANDA DA gerçekliğini sürdürmektedir.

Görüntünün ardındaki gerçeğe bakmak, onu görmek her zaman insanın çok işine yaramıştır.

Türban, çoğunlukla, genel olarak, inançla, islamla, Müslümanlıkla ilişkilendirilmektedir, belki de doğrudur. Ama ne kadar gerçektir,  ya da bu konuda gerçek tam olarak nedir?

Hz.Muhammed öncülüğünde İslamın egemenliği, Mekke’nin en varlıklı ve doğal olarak en etkin kabilesi KUREYŞlerin, en etkin simgesi, üyesi MUAVİYE (Muviye bin Ebu Sufyan)’yi alt etmesi ile kurulmuştur. Kureyş, Muviye egemen varlıklı sınıfı temsil etmektedir. Hz Muhammed, yoksul, halkı ise geri. Hz Muhammed’in ideolojik aracı İslam’dı.

Bu sınıf savaşının bir somut göstergesi, Hz Muhammed ve taraftarlarının göçü ile başlamış ama yengisi ile sonuçlanmıştır. Bu savaşta, Muaviye ve çevresi yenilene kadar,  Müslümanlara karşı yürütülen bütün savaşlarda, Müslümanlara, Hz  Muhammed’e karşı savaştılar.

Bu arada, muaviyeler,  neler uydurdular, neler yaydılar ilgilenenler, açar, okur, öğrenir.  Bu bir olgudaki iki gerçekliği göstermek için ilişkili bir örnek olaydır.

Türban nedir, nasıldır, nerededir işlevleri nedir?

Türkiye somutuna baktığınızda görünen şudur, türban örten kızlar, kadınlar var.

Görüntü bu, peki gerçek?

Muaviye ve Hz. Muhammed özelinde görünen savaşın benzeri sürmektedir. O savaşta kılıç gibi, ok gibi, ideoloji gibi, tartışma gibi, başka somut soyut savaş araçları vardı. Bugün de var. Neden var? Çünkü süreç işliyor; kötü içindeki iyi, gitmekte olan içindeki gelmekte olan tamamlanmadı. Tamamlansın da istenmiyor, geciktiriliyor.

Bir türban var; pazardan, ucuz halk mağazalarından alınır ve takılır. Takan da,  takılan da mütevazıdır, utangaçtır, çekingendir. Takan, açtır, yoksuldur, eğitimsizdir, sobalı evde oturur, yeterli beslenemez, tatile gidemez, yazlığı, kışlığı, arabası, jipi yoktur, uçakla yolculuk etmez, renkleri solgun ucuz, uzun paltolar giyer, ucuz solgun atkılar takar kış aylarında, ayaklarında su çeken ayakkabılar vardır, eğri büğrüdür, rahat değildir. Gözler yorgun ve mutsuzdur. Evlerinde hasta vardır, işsiz vardır. Umutsuzdurlar, çaresizdirler. Bulundukları mahalleyi, köyü, kenti hiç terk etmemişlerdir. Yabancı bir ülkeye gezi ya da eğitim için gitmeyi akıllarından dahi geçirmezler. Düşleri vardır ama, kırık döküktür. Bütün bu görünümüyle dişi olduğu bile belli belirsizdir. Onların düğünleri de olmaz ya da duyulmaz. Bir köşenin ucuz bir düğün salonunda  ya da evde yapılmıştır. Halkça. Göze çarpan yanı, umutsuzluğu, yoksulluğudur. Bu halktır, ya işçi, ya yoksul köylü, ya işsiz çocuğudur. Konuşmaları da çekingenlik, korku, sessizlik içerir.

Bir türban daha var: Pahalı, yabancı marka satan mağazalardan, hatta Paris’ten, Londra’dan, Nevyork’tan alınmıştır. Pırıl pırıldır. Duruşu dik, renkleri canlı, estetik görünümü güçlüdür. Takan, bir gazetecinin deyimiyle, ALTI PARİS ÜSTÜ MEKKE giyinmektedir. Takanın ceketi, gömleği kot pantolonu, ayakkabısı hep yabancı pahalı markalardandır. Yürüyüşü dik, cilveli, mutlu, gülüşlü, umutlu, düşlüdür. Oldukça kendine güvenli, şımarık, kendini beğenmiş, çok özenli ve pahalı makyajlıdır. Eğitimli bir ailedendir. Kara gün görmemiştir, halinden bellidir. Evinden hasta, işsiz yoktur. Geleceğe ilişkin ulaşılabilir düşleri vardır. Onların peşinden koşmaktadır. Gözleri cıvıl cıvıldır. Tüm kadınsıl özellikleri belirgindir, bağırmaktadır. Pahalı lüks, yabancı arabalara binmekte, hatta çoğunlukla o kullanmaktadır. Arabadan inip yürüdüğünde, onun türbanını göremezsiniz bile. Bir kadın görürüsünüz, tümüyle bir kadın, başka bir şey değil,  dikkatle baksanız bile, türbanı bir süs düzeyindedir, size öyle gelir. O üniversite kapılarında beklemez. Çeker gider, Kanada da, Abd de, Avrupa ülkelerinde eğitimini tamamlar, oralarda evlenir. Düğünlerinde ağırlıklarınca altın değerli taş, dolar takılır. Televizyona çıktıklarında, güzel  bir Türkçe ile, ben Kanada’ya gittim, Abd ye gittim, “türbanıma özgürlük istiyorum” der. Ana ya da babası tüccar, inşaatçı, tekstilci, turizmci ya da montaj sanayicisi,  alsatcı, faizci, bankacıdır.

Birinci türban, o türbanı takana en fazla, iş, biraz aş, okul harcı, yurt sağlar. En fazla hepsi bu.

İkinci türban, o türbanı takana ve onun ailesine, ihale, kredi, teşvik, arsa, kâr payı jip, yazlık, tatil, yurtdışı eğitim, gezi vs vs vs sağlar.

Burada önemli nokta var. Dikkat….

Birnici türbanı takanlar, ikincisinden çoktur. Çok fazla çoktur.

Birinci türbanı takanlar olmazsa, ikinci türbanı takanlar olmaz.

İkinciler, birincilere türban taktırarak yaşamlarını zenginleştiriyor, geliştiriyor, büyütüyorlar.

Biriciler, Hz.Muhammed tarafları, ikinciler Muaviye gibidirler.

Ama bugün, Hz.Muhammed ve Muvaiye olmadığı ve çok değişim geçirildiği için. İkinciler, başka Muaviyelerle işbirliği içindeler.

Birinciler ise, Hz.Muhammed’in  taraftarlarına çok benzerler, inançlı, temiz, yoksul, çaresiz, umutsuz ve  bilinçsiz.

İkincilere köle gerek, isyan etmeyen, şükr eden, çalışan istemeyen, bu dünyayı önemsemeyen, öbür dünya uğruna bu dünya nimetlerinden vazgeçen. Ama ikinciler, bu dünyaya öylesine sarılmışlar ki, işte bu sarılışları görünmesin diye, insanları türbana sarıyorlar.

Şimdi sorun birincilerde. İkincilerde değil. İkinciler işlerini yapıyor. Birinciler işlerini yapmıyor. Yanlış yapıyorlar. Çünkü yanıltılıyorlar.

Birinciler, Hz. Muhammed’in aklını, Hz.Ali’nin gücünü, Hz. Ömer’in adaletini istemek, sağlamak, göstermek, kullanmak zorundalar.

Ama

Bu üç büyük insan, bugün yaşamıyorlar.

Ama akıl, güç ve adalet var.

Kendilerinde…

Onlar büyük insanlık çünkü…

BÜYÜK İNSANLIK

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu 
tirende üçüncü mevki 
şosede yayan 
büyük insanlık.

Büyük insanlık sekizinde işe gider 
yirmisinde evlenir 
kırkında ölür 
büyük insanlık.

Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter 
pirinç de öyle 
şeker de öyle 
kumaş da öyle 
kitap da öyle 
büyük insanlıktan başka herkese yeter.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok 
sokağında fener 
penceresinde cam

[başında türban]
ama umudu var büyük insanlığın 
umutsuz yaşanmıyor.

[başında türban] ı ben ekledim.ro

İşte usta,

Bütün mesele bu hususta…

Nazımın dediği gibi..

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top