Giriş

Üniversite; özgür düşünceyle “gerçeğin” arandığı, sorgulamanın, tartışmanın, eleştirici düşünmenin öğretildiği, bilimsel düşünmenin üstünlüğünün ortaya konduğu, topluma da bu becerileri kazandırmaya çalışan yüksek eğitim kurumudur.

Üniversite; bilim aracılığıyla dünyaya, yeniliğe kapı açan, her türlü fikrin tartışılabildiği, yaratıcılığın gerçekleştirildiği, unvan ve makamların fazlasıyla önem taşımadığı, hiyerarşinin bulunmadığı, bilimsel özgürlüğün ve bilgi birikiminin oluştuğu bir ortamdır (Gökçe 1990: 100).

Ülke kalkınmasında topluma bilimsel bir paradigma kazandırılması önemlidir. Toplum, üniversiteleri “ilim-irfan yuvası” olarak adlandırılır. Anlamı zamanla erozyona uğramış olsa bile bu adlandırma dikkatle incelenmelidir. Bu adlandırma gerçeğin aranması anlamına gelir.

Bilimin gelişmesi araştırıcıda anarşik bir düşünüş gerektirir. Bilimsel düşünüş ne tam şüpheci, ne de dogmatiktir. Şüpheci, gerçeğin bulunamayacağı kanısındadır. Doğmacı, gerçeğin zaten bulunduğuna inanır. Bilgin, hiç olmazsa kendi araştırma konusunda, gerçeğin henüz bulunmadığını ama bulunabileceğini düşünür. Gerçeğin bulunabileceğini söylemek bile bilginlerin inandığından çok şey söylemeleridir. O, kendi buluşlarını son ve salt olarak değil, düzeltilebilecek yaklaşımlar olarak görür. Bir şeyin sonu olmayacağına inanmak bilimsel ruhun özüdür. Bilginlerin inançları değişebilecek niteliktedir, dogmatik değil. Bu demektir ki, onlar toplumun iyi yurttaş için inanılması gerekli saydığı şeylere dayanmaz, kendi gözlemlerine ve çıkardıkları sonuçlara bağlıdır.

Türkiye’de bilimin önünde kuşkusuz bazı engeller vardır: Töreler, geleneksel düşünüş, yasalar, din algısı, ideoloji, paradigma, hatta bilginlerin kendileri gibi. Ama bunlardan kanımca en önemlisi bilginlerin kendileridir. Çünkü bilgin bilgilidir. Bacon’ın dediği gibi “bilgi güçtür”. Bu gücü bilginler kullanamıyorlarsa öncelikle kendilerini sorgulamalıdırlar. Yine de aşağıda bilimcilerin kendileri dışında ortaya çıkan üniversite sorunları üzerinde durulmuştur.

 

Bilimsel araştırmaların desteklenmemesi ya da desteğin yetersiz olması

Yapılan araştırma ve kitap haline getirilen çalışmalar “Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu”nun uygulanmaması sonucu yazara ve yayıncıya en azından emeğinin karşılığını almasına bile olanak sağlamamakta, korsan yayıncılar ve fotokopiciler tarafından hakları gasp edilmektedir. Böylesi bir durum ülkenin kültür yaşamını giderek yoksullaştırmaktadır.

 

Uluslararası deneyim eksikliği

Yurt içi ve dışı bilimsel toplantılara katılmayı üniversiteler sanki bilginlerin özel işleri saymaktadırlar. Böylece bu toplantılara katılan bilimciler ekonomik açıdan genellikle desteklenmemektedir. Uluslararası deneyim bilgi ve deneyim alışverişi anlamına gelir. Böylesi deneyimlerin olmaması ülkemiz bilim yaşamının giderek kısırlaşmasına neden olmaktadır.

 

Teknik yetersizlikler

Bilginlerin özellikle YÖK sonrasında niceliği artırmak uğruna nitelikten ödün verilmesi sonucu, araştırma yöntembilimi yeterince bilmedikleri hatta uluslararası yayınları izleyebilecek düzeyde yabancı dil yetersizlikleri yaygın bir gözlemdir. Bu gözlemi kanıtlamak için akademik kadrolardaki dağılıma bakmak yeterlidir. Yardımcı doçentlik kadroları ÜDS sınavını geçememiş akademisyenler tarafından adeta tıkanmıştır.

Sorun sadece yabancı dil bilmemekle de sınırlı değildir. Bilim etiği konusunda ciddi noksanlıkların olduğu gözlenmektedir. Çalıntı niteliğinde sözde araştırmaların bulunduğunu zaman zaman gazetelerde okumak mümkün olmaktadır.

Bilgin, kişiliğinde evrensel özellikler ve toplumumuz için gerekli nitelikleri taşımalıdır. Bunlar şöyle özetlenebilir (Köknel 1990: 173): Bilimsel düşünce ve tutum; aydın olmak; insana değer vermek; gelişmeye, değişmeye açık olmak; üretici ve yaratıcı olmak; çağdaş olmak; laik düşünmek; bilimsel düşünce, tutum ve ortamı korumak ve kollamak; bilimsel düşünce, tutum ve ortamın dünyada ve ülkemizde nasıl doğup geliştiğini bilmek. Başka bir deyişle, tarih bilincine ve bilgisine sahip olmak. Tarihi gelişimi çağdaş düşüncelerin ışığı altında değerlendirmek.

Bilimsel tutum, art niyet ve önyargılardan uzak, inançlardan arınmış, çabuk, kısa ve kolay yoldan sonuca ulaşmaktan kaçınan gerçekçi, nesnel, şüpheci öğeleri içeren davranışların tümü olarak tanımlanabilir (Yavuzer 1990: 168).

 

Toplumda bilim kültürünün yetersizliği

Bilim bir ortam gerektirir. Bu ortamın özgür ve bilimi destekleyici olması gerekir. Bu ortamın içinde bulunulan siyasal, toplumsal, ekonomik ortamlardan bağımsız olamayacağı açıktır.

Bilim ne olursa olsun “müspet” dediğimiz tanıtlanmış her şeyi inceler. Bunlar olgulardır. Bilimin konusu ne Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu, ne de O’nun sözlerinin doğruluk ya da yanlışlığının kanıtlanmasıdır. Din de fizik, kimya, mikrobiyoloji, paleontoloji vd konuları incelemez, çünkü konusu değildir. Çatışma ise biri öbürünün yarım yamalak, yüzeysel bilgilerle yorumlamaya kalkınca ortaya çıkar. O da yorumlayanın yanlışları ya da eksikliklerinden kaynaklanır (Güvenç 1998: 2).

Fatih Sultan Mehmet, “ilim ve irfan, ilgi ve iltifat görmediği yerde barınmaz” demiştir. Bu özdeyiş bir gerçeği yansıtmaktadır.

Bir kısım bilgin kendilerini toplumun kurtarıcısı ve sahibi olarak görüyor ve toplumun kendi peşlerine takılmasını bekliyor, gelmeyince toplumun zeka ve yeteneğine saldırma hakkını kendinde bulabiliyor. Diğer kısmı da toplumun arkasına takılıp ilerlemeye çalışıyor. Oysa bilginlerin görevi topluma veri sağlamak ve teknoloji üretmektir.

 

Taşra üniversiteleri sorunu

Yeni kurulan üniversiteler ve onlara bağlı olarak açılan yüksekokullar, öğretim üye gereksinimlerini yeterli olarak karşılanmaktan çok uzaktır. Öğretim üyeliğinin ve özellikle de araştırma görevliliğinin güvenceden ve ekonomik çekicilikten uzak bulunuşu yükseköğrenim düzenimizin bir başka darboğazını oluşturur (Ozankaya 1990: 224).

Üniversiteler sadece birer eğitim merkezi değildirler. İçinde bulundukları çevrenin ekonomik, kültürel, toplumsal gelişmelerinin de merkezi olan yerlerdir. Kampanya niteliğine bürünen “her İl için bir üniversite” uygulamasının altında yatan da budur. Ancak bu durum aynı zamanda üniversiter eğitimin önündeki engellerden biridir. Üstelik bu üniversiteler belli siyasal ya da dinsel etkilenmeler ya da yönlendirmeler doğrultusunda kurulmakta, kadrolanmakta, en azından o etiketi taşımaktadırlar.

Yeterli öğretim üyesi, kütüphanesi hatta binası bile bulunmayan üniversitelerin “lise azmanından” farkı olmaz. İşin kötüsü, bu okulları bitirenlerin kendilerini üniversite mezunu sanmaları ve topluma öyle sunmalarıdır.

 

Bilim yöneticilerinin yetersizliği

Bilim ayrı bir yönetim yaklaşımı gerektirir. Demircan’a (1995: 4) göre, üniversitelerimizdeki yöneticiler bilimsel araştırma bilincinden yoksun, ama iyi konuşup, iyi giyinen öğretim üyeleridir. Sanki bilimsel araştırma yapamayan öğretim üyeleri iyi yönetici olur diye bir kural varmış gibi. Karar organlarının başında olan bu yöneticiler bilim yapmadıkları için bilerek ya da bilmeyerek bilim yapanları da desteklememe gibi bilim karşıtı uygulamalara girmeleri bilimsel gelişmeyi köstekleyen bir sakıncadır.

Ayrıca Tıbbiye de yükseköğretim sistemimizi tek başına temsil eder hale gelmiştir. Tıp Fakültesi olan üniversitelerde rektör ve yök delegeleri tıbbiyeden seçilmekte, yök kurullarında tıp kökenli bilginlerin ağırlığı hissedilmektedir. Yükseköğretim sistemine tıbbiyenin yön verdiği bile söylenebilir. Tıbbiyeli akademisyenlerin üniversiter düşünebilme becerilerini sorgulamak durumundayız. Sosyal bilimlerin etkisizliği ve toplumsal sorunlarımızı çözmede beceriksiz kalışımızın bir kısmını yüksek öğretimin tepesindeki tıbbiyelilerle açıklamak onlara haksızlık sayılmamalıdır.

 

Tasarruf önlemleri

Eğitimde ve bilimde tasarruf yapmak, en basit anlamıyla topluma ve geleceğine ihanet etmektir. Eğitim ve bilim geleceğe yatırımdır. Kalkınmanın iyi yetişmiş insan gücüne bağlı olduğunu bilmeyen kalmamıştır. Bu konuda tasarruf, geleceğe yapılacak yatırımın kısılmasıdır.

Bilimsel araştırmayı mesai saatleri dışında yapmayı öneren yöneticilerin bulunduğu gibi, yapılan araştırmalar için de bir ücret ödenmemektedir. Öğretim elemanı maaş karşılığında ders vermektedir ama bilimsel araştırma yapmanın yükselme dışında hâlâ bir karşılığı yok üniversitelerimizde. Üstelik araştırma yapan bunu genellikle cebinden harcadığı paralarla yapmaktadır.

Tasarruf önlemleri kapsamında yapılan uygulamalardan biri de üniversite kütüphanelerine gerektiği kadar kitap alınmamasıdır. Oysa Hirsch’in dediği gibi “kışla için cephane ne ise üniversite için de kütüphane odur.”

 

Özerklik sorunu

Tek merkezden yönetilen ve özerk olmayan üniversitelerde bilim ve düşün özgürlüğü yeşeremez. Hele hele dogmalar üniversitelere sızmaya başlarsa, pozitif bilimlerle çelişmeler, çatışmalar olur, bu da üniversitelerin yavaş yavaş üniversite olmaktan çıkıp birer “medrese” durumuna gelmelerine neden olur (Velidedeoğlu 1990: 16).

Özgür düşünceye katkıda bulunacak özerk bilimsel kuruluşları olmayan toplumlar, hem aydınlanma hem de aydın yoksulluğu çekerler. Bu gibi toplumların insanları ve bilim kuruluşları, özgür ve özerk olmadıkları için üretken ve yaratıcı olamazlar. Üretken ve yaratıcı olamadıkları için de özgür düşüncenin ve özerk kurumsallaşmanın önündeki engelleri ortadan kaldırabilecek toplumsal kültürel ortamı yeşertecek gücü sağlayamazlar (Arat 1990: 58).

İnsanın özgürleşmesine bağlanan radikal, (...) ne kadar radikalse, gerçekliğe o kadar nüfuz eder; öyle ki, gerçekliği daha iyi tanıyarak daha iyi dönüştürebilir. Yalın haldeki dünyayla karşılaşmaktan, onu işitmekten, o dünyayı görmekten korkmaz. Kendini, tarihi veya halkı tekeline almış olarak görmez veya ezilenlerin kurtarıcısı olarak görmez (Freire 1991: 19).

Özgürlük fethedilir, armağan olarak alınamaz. Özgürlüğün izini, sürekli ve sorumlulukla sürmek gerekir. Özgürlük insanın dışında bir ideal değildir; mit haline gelen bir fikir de değildir. İnsanın yetkinleşme arayışının olmazsa olmaz bir koşuludur (Freire 1991: 25).

Düşüncelerini özgürce dile getirmek için önce insanın kendisinin özgürce düşünebilmesi gerekir. Kendisi düşünemeyen, özgürce düşünme alışkanlığı edinememiş, yalnızca kendisine belletilenlere inandırılmış insanlara düşüncelerini söyleme özgürlüğü verildiğinde o insan ve içinde bulunduğu toplum ne kazanacaktır?

50’li yıllarda marksist solcularımız kendilerinin marksist oldukları için ilerici olduklarını, öztürkçeciliğin de ilericilik olduğunu ve bir marksistin öztürkçeci olması gerektiğini savunurlarken, o sıralarda Stalin’in bir yazısı Türkçe’ye çevrilir. Stalin yazısında özleşmeye karşı çıkmaktadır. Birden marksistler öztürkçeye karşı oluverirler (Akarsu 1992: 2). Düşünce özgürlüğünün en azından pragmatik yanı özgün düşüncenin oluşturulmasını sağlamak içindir. Yoksa başkalarının beyinlerine ağız olmak için değil!

Uluslararası Üniversiteler Birliği’nin 1965’te belirlediği üniversite özerkliği ölçütleri şunlardır (Gökçe 1990: 97):

1. Bir üniversite kendisini ilgilendiren bütün seçim ve atamaları bizzat kendisi yapmalıdır.

2. Okutacağı öğrencilerin seçimi tümüyle bizzat kendine ait olmalıdır.

3. Eğitim programlarını bizzat kendisi hazırlayabilmeli, vereceği diploma ve belgelerin hangi düzeydeki bilgi ve maharet karşılığı verilmesi gerektiğini kendisi tayin etmelidir. Bunlar kanun, tüzük ve yönetmeliklerle belirlenmiş olsa da, hazırlanmalarında temel sorumluluk ilgili üniversiteye verilmiş olmalıdır.

4. Araştırma programlarını istediği gibi düzenleyebilmelidir.

5. Kendi bütçesini geniş yetki sınırları içerisinde istediği gibi kullanabilmelidir.

Bir üniversitenin özerk sayılabilmesi için yukarıdaki koşulların tümünün birlikte bulunması gerekir.

 

Resmi ideoloji paradigması

Üniversite ve bilim açısından ülkenin resmi paradigması önemli bir değişkendir. Resmi görüş eğer bilimi önemsemiyor ya da “işine geldiği gibi kullanmak” istiyorsa, bu durumda bilim için gereken ortam oluşturulamaz. Örneğin 12 Eylül sonrasında liselerde Felsefe dersinin seçmeli hale getirilmesi, Biyoloji dersinde bilimsel değil, dinsel görüşlerin (bilimselmiş gibi) aktarılması bunlardandır (Kence 1994: 4; Bozcuk 1994: 4). Böylesi bir ortamda yetiştirilen ve üniversiteye gönderilen öğrencilerin bilime “teşne” olmaları mümkün değildir. Nitekim bu ortamda yetiştirilen ve günümüzde üniversitede okuyan öğrencilerin yarattıkları sorunlar ve paradigmaları bunu göstermektedir.

Galileo örneği bu konuda örnek gösterilebilir. Daha yakın zamanlarda ve bizden başka örnekler de verilebilir. 1946’da DTCF’den kovulan Muzaffer Şerif, Behice Boran, Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes örnekleri de resmi görüşe ters düştükleri için dışlanan bilimci örnekleridir. 27 Mayıs sonrasında yaşanan 147’ler olayı, 12 Eylül sonrasında 1402’likler de bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bunların dışında rektör ya da dekanlara çeşitli sebeplerle muhalif oldukları için kadro bekleyen, yükselmesi engellenen akademik personelin de ciddi rahatsızlıkları bulunmakta ve bu durum bilginlerin motivasyonlarını ciddi biçimde engellemektedir.

 

Dönemsel yasaklar, Rektörlere göre bilginler

Bilimciler sadece kendi alanlarındaki sorunları çözmek ya da ülke için çözümler üretmek görevini yerine getirirken her zaman kendileriyle baş başa kalamamışlardır. Dünyada ve Türkiye’de esen soğuk savaşların ya da ufuksuz yöneticilerin yarattığı sorunların da adeta kurbanı olmuşlardır. 1946 DTCF örneği, 27 Mayıs sonrası 147’ler ve 12 Eylül sonrası önde gelen bazı bilimcilerin üniversiteden kovulması, kitaplarının yasaklanması, ders aracı olarak kullandıkları kitaplara bile karışılması bu engellemeler arasında sayılabilir.

Fanatizmle beslenen bir sekterlik, her zaman hadım edicidir. Eleştirel bir ruhla beslenen radikalleşme ise daima yaratıcıdır. Sekterlik gizemlileştirir ve böylece de yabancılaştırır; radikalleşme eleştirir ve böylece de özgürleştirir (Freire 1991: 18). “Bize bilim adamı değil, bizden adam lazım” anlayışı çeşitli dönemlerde ve çeşitli eğilimlerdeki rektörlerce benimsenmiş bir anlayıştır. Ülkenin yönünü tam olarak belirleyemeyişinin ve iktidar mücadelelerinin bir yansıması olan bu durumu üniversite gibi en eğitimli, en hoşgörülü ve vizyon sahibi olması gereken üniversiteli bilginlerin ve bilim yöneticilerinin bu sekterlik ya da demokrasi karşıtlığı bilim hayatına büyük darbe vurmaktadır.  Bazı rektörler adeta birer imparator gibi davranabilmektedir. Ellerindeki geniş yetki kısmi özerklikle birleşince çok önemli çalışmalar yapılabilirken, dar kafalı yöneticilerin elindeki bu yetki tehlikeli olabilmektedir.

 

Sonuç

Bilim dünyayı, olay ve olguları anlama ve açıklama çabasıdır. Bu çabanın başarılı olması için bilimcilerin her türlü etkenden (siyasal, ekonomik, geleneksel, dinsel) olabildiğince özgür olması gerekir. Sadece bu da yetmez. Bilginlerin araştırma yöntemlerini iyi bilmesi, uluslararası bilimsel gelişmeleri izleyebilecek araçlarının olması, bilimsel ve akademik etik sahibi olmaları, uluslararası deneyim kazanmaları ve toplumsal statülerinin yükseltilmesi gerekir. Kendilerini engelleyen değil, destekleyen bilim yöneticilerine gereksinim vardır.

 

KAYNAKÇA

Açıkgöz, Kamile Ün ve Kemal Açıkgöz. 1992. Üniversite Denilen Yer. Malatya: Uğurel Matbaası.

Akarsu, Bedia.1992. “Günün Modası: Atatürk Dönemini Kötüleme!” Cumhuriyet Gazetesi. 17.08.1992

Arat, Necla. 1990. “Bilim-İnsan, Üniversite-Toplum İlişkisi.” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Aybay, Rona. 1990. “1402’likler Olayı ve Üniversite” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Bozcuk, A. Nihat. 1994. “Biyoloji Eğitimi ve Çağdışılık” Cumhuriyet Bilim Teknik. Sayı: 371.

Demircan, Osman. 1995. “Bilim Milim, Milim Milim Bilim” Cumhuriyet Bilim Teknik. Sayı: 448.

Freire, Paulo. 1991. Ezilenlerin Pedagojisi. (Çev.: Dilek Hattatoğlu, Erol Özbek) İstanbul: Ayrıntı.

Güvenç, Tuncer. 1998. “Bilim, İlim, Din ve Cahillik” Cumhuriyet Gazetesi. 29.12.1998.

Gökçe, Birsen. 1990. “Türkiye Koşullarında Yeni Bir Üniversite Nasıl Kurulmalı?” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Kence, Aykut. 1994. “Biyoloji Eğitimin Dışına İtiliyor” Cumhuriyet Bilim Teknik. Sayı: 366.

Köknel, Özcan. 1990. “Bilim Adamının Kişiliği” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Ozankaya, Özer. 1990. “Türkiye’de Yükseköğretimin Temel Sorunları” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Sayılı, Aydın. 1990. Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir. Ankara: Kültür Bakanlığı.

Velidedeoğlu, Hıfzı Veldet. 1990. “Gerçek Üniversite ve Medrese.” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

Yavuzer, Haluk. 1990. “Üniversite Öncesi Öğretim ve Üniversiteye Giriş” Yükseköğretimde Sorunlar ve Çözümler. İstanbul: Cem Yayınevi.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile