İNSANI TANIYARAK HAİN  ARAMAK                 

”İşbirlikçiler hain midir” sorusu bunu yazdırdı bana. İşbirlikçiler hem hain hem değildir. Bir kimseye hain demek için tek bir doğruya sahip olmamız gerekir. Vatanın bütünlüğünün bu ülke insanı için daha doğru olacağını düşünmek bir ideolojik kavram mıdır? Yani ‘’ulusalcılar’’ diye birilerini ayrırmamız gerekir mi? -Ulusalcılık- bir ideolojik bakış açısı olamaz dersem büyük bir iddia mı etmiş olurum?


Anlatmaya çalışayım Önce insanı tarif etmemiz lazım. İnsan Kimdir?


İnsan doğadaki canlılardan bir tanesidir. Milyarlarca  türden sadece bir tanesi. 
İnsan kendini diğer canlılardan ayırarak hayvanlar, bitkiler ve insanlar olarak 
olarak tanımlamaktadır.


Doğayı kendi dışında bir unsur olarak görmekte ve ona hükmettiğinde kendini 
onun efendisi olarak tanımlamaktadır. İnsan beynini çok iyi kullanan ve 
zekasıyla bütün canlıları köleleştiren  hatta buna ‘’mankurtlaştırma’’ da 
diyebiliriz bir canlı türüdür.


Sorum şu? İnsan doğada tek midir yoksa topluluk halinde mi yaşaması gerekir? Örneğin bir yılan yalnız yaşar, bir kartal da yalnız yaşar ancak bir kuş sürüsü için böyle diyemeyiz. Öncelikle insanın nasıl yaşaması gerektiğini bulmamız lazım. İnsan tek ise ne bir sınıra ne bir millete ne de bir ulusa ihtiyacı vardır. İnsan topluluk halinde yaşar ise o zaman onun bir milleti bir yaşam alanı bir ulusu vardır.


İnsanın tek ya da birey olmadığını düşündüğümüz zaman ekonomik yapının 
çarpıklığını görmemiz gerekir. Kendi hesabına çalışan bir birey için karınca 
yuvasında yaşam bulunmaz o ancak komün ile yaşar ve hesabı tek değildir. Ama bir kartalın hesabı kendinedir sadece kendini düşünmesi onun yaşamını 
sürdürmesi için tek ve temel koşuldur.



Batı mantığı ve hukuku genel durumu şu şekilde algılar:


İnsan topluluk halinde yaşar bunu yaparken bireyseldir. Ne kartal örneğine ne 
de karınca örneğine benzer. İnsanın doğası çıkarlar doğrultusunda işbirliğine 
dayanır. Yani bir insana kiminle ve nasıl işbirliği yapacağını belirtmek mümkün olmaz. Bu konuda her tür baskı yapmak ta insan doğasına aykırıdır. Bu baskıyı oluşturmak mümkündür yani baskı ile işbirliğini kontrol eden mekanizma kurulabilir ancak bunu sonsuza kadar yapabilmek mümkün olamayacaktır. Yani insanlar kendi çıkarları için dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir canlıyla işbirliği kuracaktır.


Normal koşullar altında insanların işbirliği yapması sorun teşkil etmez. 
İşbirliği bir başkalarının işini olumsuz etkilediği anda sorun olur. Yani 
savaşta düşmana bir mal karşılığı bir mal vermek ve bundan bulunduğun ulusun zarar görmesi halinde yapılan işbirliği diğer insanlar için kabul edilemez ama o insan için yine suç değildir. Bu yüzden askerliğe girenler ve savaşa katılanlara maddeler halinde imzalatılır düşmanla işbirliği yapmayacağına dair maddeler. Suç bu maddeleri imzaladıktan ve yaptıktan sonra oluşur. Örneğin ‘’Gelibolu Savaşında’’ düşmana tütün verilip, su verilip ilaç alınmış peksimet verilip çikolata  alınmıştır…vs Bu işbirliğinden her iki kısımda zarar görmediğinden bunu olumsuz işbirliği olarak algılamamak gerekir. Hiçbir ülke vatandaşlığında şöyle bir durum yoktur: Sadece vatandaşı olduğun ülkenin menfaatlerine dayalı çalışacaksın. Bu Dünyanın hiçbir ülkesine uygun bir durum olamaz. Bir insan doğduğu anda vatandaş olmakta ve kendisine böyle bir sorumluluk verilmemektedir.


Doğu mantığı ve hukuku genel durumu şu şekilde algılar


İnsanın yaşadığı topraklar kutsaldır ve insanlar yaşadığı topraklar için 
gerekirse ölmeyi seve seve bilmelidir. Bir insan için onursuzluğun en büyüğü 
vatan hainliğidir. ‘’ Söz konusu vatan ise gerisi teferruattır.’’ K. Atatürk’ün bu sözü doğu toplumlarının vatan anlayışını en iyi şekilde ifade etmektedir. Kutsiyet atfedilmiştir. Bayrak bir bez parçası olarak düşünülmez, batı kültürü 
bayrağı simge olarak görür ve iç çamaşırı, mayosu, bikinisi…vs gibi nesnelerde 
de bu simgeyi rahatlıkla kullanabilir. Doğu toplumlarında ise insan bayrağa 
dokunurken bile eli titrer.  İç çamaşırında sergilemek şöyle dursun hayali bile 
ürkütücüdür. Bu durum dinsel inançlarından kültür inançlarına kadar değerleri doğu ve batı olarak algılamak mümkünken evrensel değerleri göz ardı edemeyiz.


Evrensel mantık ve hukuku genel durumu şu şekilde algılar:


Önce insan gelir. Batı önce insan diyemez önce çıkarları vardır insanları 
rahatlıkla açlığa mahkum eder rahatlıkla öldürebilir. Doğu ve Batı kendi 
doğrularını dayatır. Evrensel mantık ise dayatmaz kabullenmedir. Dil, kültür, ırk farklı olabilir ancak bakış açısı bir noktada kesişir. Sevginin, aşkın, heyecanın, maceranın, mutluluğun, üzüntünün… vs düşüncelere evrensel olarak tanımlar bulabiliriz ama evrensel olarak devlet tanımı yapmak zordur hatta imkansızdır. Devlet bir çeşit mekanizmadır. Sosyal ya da anti sosyal yaşam alanının denetleyicisi düzene sokucusudur. Devlet egemen sınıfın bir baskı aracıdır. Egemen sınıf kendini bu baskı mekanizmasıyla dayatır. Devlet çoğunluğun vicdanının sesi değildir aksine azınlığın iktidarının meşrulaştırıcısıdır.


1-Devlet iyi midir kötü müdür?


Cevap: Devlet insanların iradesizliğinin bir sonucudur ve irade büyüdükçe 
devlet küçülüp yok olmaya mahkumdur.


2-Devletler tek tip midir?


Cevap: Devletler tek tiptir. Sadece modelleri farklıdır. (Tıpkı bir alet gibi 
örneğin cep telefonu gibi işlevi aynı işlevi yerine getirirkenki durumu 
farklıdır) 

3-Halk nedir?


Cevap: Kader birliği ile birbirlerine habersiz sarılmış insancıklardır.


4-Halk Düşmanı Kimdir?


Cevap: Kendi halkının kaderini paylaşmayan bir bireydir.


5-İşbirlikçi kimdir?


Cevap: Tüm dünya halklarıdır.


5. Maddeyi biraz açmam gerektiğini hissediyorum:



İşbirlikçi olan birkaç insan değildir birkaç insan dediklerimiz bu işbirliğinin 
farkında olandır. Yani bu dünya düzeninin devamını sağlayan 5 milyarlık bir 
insanlık ordusudur. Sadece kendisine değil aynı zamanda doğaya zulmeden bir egoistler topluluğudur.


Dünya bu insanlıkla tanrı-kralları yaşadı, imparatorlukları yaşadı ve faşizmi 
yaşadı bunları yapan insanlığın kendisiydi ve insanlar birer virüs gibi dünyayı yok etmeye devam etmektedirler…


FİKİRLER-2 EMPERYALİZM NEDİR?


Yukarıdaki yazıya ek notlar:


1-Canlı türlerinin birbirleriyle yardımlaşması sosyal bir olay alarak 
düşünülemez. Örneğin erkek kartal yumurtaları beklerken dişi kartalın yem 
araması sosyal bir durum değildir. Sosyal hayat daha kompleks bir yapıya 
sahiptir. Karınca için diyebiliriz aralarında iş bölümü oluşmuştur asla 
kopamazlar. Birey değillerdir. Oysa erkek kartal bir bireydir başka bir yerden 
gelmiştir ve orada sabit kalıcı değildir. İş bölümü yoktur sadece dişi ve 
erkeğin içgüdüsel çoğalma ihtiyacının bir türüdür. Bu  duruma benzer birçok 
örnek verilebilir. Kavramları karıştırmamaya dikkat etmek gerekir aksi halde 
hata kaçınılmaz olacaktır.


2- Ulusalcılık bir ideoloji olmayabilir dedim. İdeoloji değildir demedim. Bunu 
söylerken şu temel üzerinde değerlendiriyorum. İnsanın annesini sevmesi bir 
ideoloji olabilir mi? Yani annesini sevenler derneği diye bir dermek olabilir 
mi? Anne sevgisi bir ideoloji olamaz çünkü o iç güdüseldir. Burada tartışmaya 
açtığım konu da bu zaten vatan sevgisi içgüdüsel mi yoksa uydurma bir şey mi? Düşünceyi bu temel üzerinden değerlendirirsek sanırım ne söylemek istediğim daha açık anlaşılır.



Emperyalizm Nedir ne değildir?


Emperyalizm gelişi güzel bir sömürü biçimi değildir. Emperyalizm tarih boyunca kavimlerin, toplulukların birbirlerini istila etmesi sömürmesi değildir. 
Yani büyük İskender bir emperyalist değildir, Osmanlı bir emperyalist ülke 
değildir. 


 

İmparatorluklar emperyalizm şeklinde bazı şekillerde anılarak teorik hata 
yapılmıştır. İsim kökü aynı olmasına rağmen birbirlerinden oldukça 
farklıdırlar. Günümüzde imparatorluk yoktur ancak emperyalizm bütün boyutuyla vardır.


Emperyalizm kapitalizmin son aşamasıdır.  Kapitalizmi tarihsel süreç 
içerisinde yaşayamamış bir toplum emperyalizme geçemez. Emperyalizm zengin devlet demek değildir. Batı ülkeleri demek değildir. Kapitalizmin tarihsel süreç içerisinde taş taş yerine konmasıyla çıkan bir yönetim şeklidir. 
Emperyalizm ülke, sınır ve menşei tanımaz. Ülkesi her yerdir.  Bu yazıyı 
yazmayı önceden kararlaştırmama rağmen tam bu esnada tuz biber olan bir olay oldu ki anlattığım konuyla birebir örtüşmektedir:


Kamhi’ye üstün hizmet madalyası


“Sonuçta bir orkestra şefi vardı, cumhurbaşkanımız veya başbakanımız, ben de orada bir çalgıcıydım”


Profilo Şirketler Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı Jak Kamhi, alacağı “Devlet Üstün Hizmet Madalyası”nı herkesle paylaşması gerektiğini belirterek, “Sonuçta bir orkestra şefi vardı, cumhurbaşkanımız veya başbakanımız, ben de orada bir çalgıcıydım” dedi. Kamhi, Dışişleri Bakanlığı’nın önerisi, Bakanlar Kurulu kararı ve Cumhurbaşkanı Sezer’in onayıyla almaya hak kazandığı “Devlet Üstün Hizmet Madalyası”nı, yarın Cumhurbaşkanı Sezer’in elinden alacak. Kamhi, ödül töreninde yapacağı konuşmada AB, ABD, İsrail ve Türkiye’nin bir araya gelmesiyle pek çok soruna çözüm üretileceğini vurgulayacak.


Vurguladı da. Ben konuşmasından bir bölüm dinledim konuşmasının sonunu da ‘’NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE’’ diye bitirdi. Kara mizah işte.


Emperyalizm ne değildir sorusuna birkaç örnekle yanıt vermek istiyorum: 

Özgür Ansiklopedi adıyla çıkan sanal platform Vikipedi’nin tanımına tamamen karşı olduğumu belirterek tanımı tam metin veriyorum. Emperyalizm ne değildir sorusunun cevabı Vikipedi’nin emperyalizm tanımıyla aktardığı bilgilerdir: 

‘’Çeşitli kaynaklar emperyalizmi aşağıdaki biçimlerde tanımlamaktadır.


•     Bir ulus veya devletin genişletmesi.[1]


•     Bir ulusun kontrolünü diğer halklar üzerinde genişletmesini sağlayan 
politika ve uygulamalar.[2]


•     Bir devletin kendi sınırları ötesindeki halklar üzerinde, rızaları 
olmaksızın, kontrol kurma politikası şeklinde tanımlamaktadır.[3]


Bu tanımlamaların esas olarak genişleme ve kontrol kavramlarına odaklandıkları görülmektedir. Emperyalizmin esnek ve oldukça geniş şekilde 
kavramsallaştırılması tarihsel değişimin özgün evrelerinin göz ardı edilmesine yol açabilir çünkü bu tanımlar Roma imparatorluğu gibi köleci imparatorluklar için geçerli olduğu kadar günümüz uluslararası ilişkilerini de kapsamaktadır. Kavramın ve kuramların özgünlüğünü belirleyebilmek için emperyalizmin tarihsel evrelerinin göz önüne alınması gerekir.’’



Aynı Ansiklopedi bakın tarihsel süreci nasıl veriyor: ‘’Collier's Encyclopedia emperyalizm tarihini üç büyük evreye ayırmaktadır: Birincisi, 16. yüzyıla kadar devam eden ve imparatorlukların genişlemesi ile ilgili olan evredir; ikincisi coğrafi keşiflerle başlayıp 19. yüzyıla kadar devam eden emperyalizmdir —eski emperyalizm olarak adlandırılmaktadır; üçüncüsü yeni emperyalizmdir ve yaklaşık 1880’lerde başlamış ve sömürgelere 
yeniden büyük ilgi duyulmasına, Asya ve Afrika’nın paylaşılmasına yol 
açmıştır.’’ 

Çelişki kendini ortaya koyuyor zaten. Yani Roma İmparatorluğu emperyalist ise hangi evresi?


Elbetteki Roma İmparatorluğu istilacıdır emperyalist değildir.


Değerli eğitişim okur yazarları, emperyalizmi o istilacılardan ayıran en temel 
koşul ise, emperyalizm sıkıştığı ulus çıkmazından kendisini 2. Dünya Savaşında kurtarmasıyla ulussuz emperyalizmi doğurmasıyla olması gerektiği yere oturdu. Varması gereken nihai yer orasıydı. Ulussuz sermaye emperyalizmin kendi özgürlüğüdür.


Ülkemiz hala kendi işadamını yetiştirmek gibi bir traji komik teoriyle hareket 
etmeyi savunurken, emperyalizmi ulusalcılardan daha iyi anladıkları kesin olan iktidar kadrosu ise ‘’baba baba satarım diyebiliyor’’ Çünkü ha Co ha Sabancı burada yabancılara peşkeş çekildi diyoruz ama yerli olan ne ya da yabancı olan kim?


Ülkemiz kapitalizmi bizden daha ustaca  yapanların mallarını satarak para 
kazanan taşeron firmalar vardır. Yerli dediklerimiz sakın bu masumcuklar! 
Olmasın? İstisnasız hiç biri işbirliği yapmadan (yabancıyla evlilik diyorlar 
kendi dilleriyle konuşacak olursak.) büyüyemezler.  Emperyalizm, bağımsız 
girişimcilerin tamamıyla özgür iradeleriyle palazlanmasına imkan verecek bir 
adalet anlayışına sahip değildir. Hep örnekleri verilir çok fakirdi işçi 
olarak başladı büyüttü falan filan..vs Hepsi bir iki örnek içindir ve bu 
örnekler istisnai bir durumun ötesine asla geçmez. Bir konsey trilyon 
dolarlara bir anda hükmedebilmekte istedikleri anda istediklerini çıkarıp 
istediklerini batırabilmektedirler. Krizlerin kaynağı bunlardır. Bunlar asla 
yastık altı parayı sevmezler. Dünyadaki tüm paranın ortada olmasını isterler 
pazarı görmek isterler ve paralara tuzaklar kurarlar insanların emeklerini 
üzerlerine geçirirler. Yıllarca biriktirmiş olduğu emeğini kaybeden küçük 
yatırımcı kobiler ve işadamları kelimenin tam anlamıyla karın yokluğuna 
çalışmışlardır. Sen kendini devlet dairesinde çalışan bir insan olarak 
düşünürsün oysa o konseyin kölesisindir ustalık bu ya bunu bilmezsin. 
Öğretmenlik yaparsın ancak maaşını onlar verir onlar alır sana borç verir 
senden para alır ve gelirini kontrol eder aldığını verdiğini başka köleleri 
aracılığıyla yapar tüm köleler kolonisi emperyalizme hizmet eder.


Değerli eğitişim okur yazarları, dergimizin 16. sayısında (‘’İşbirlikçiler 
Hain  midir?) sorusunu soran Hocam Rıfat Oymak’a  “evet, işbirlikçiler haindir” diyorum. Biz yokuz ben varız ve hepimiz sırf bu doğa karşı davranıştan dolayı doğaya karşı savaştığımız için işbirlikçiyiz ve hainiz. Emperyalist odundan kağıt, kağıttan mendil yapar biz de ona burnumuzu…vs sileriz. İşbirliği yaparız. Bizler mankurduz, hizmet etmeye, işbirliği yapmaya devam edeceğiz.



FİKİRLER-3

11. Cumhurbaşkanı bugün seçilmiş, yaşadığım ülkenin geleceğinden kaygılar 
duyuyorum, bırak ülkeyi kendimden kaygı duyuyorum şimdi nasıl oturayım da 
Dünyamı sizlerle paylaşayım, Yazı yazmak için hoş birgün değil biliyorum ama 
canım da çok sıkılıyor.


Bir şiirin son mısraları takılıyor iki dudaklarımın arasına; tekrarlıyorum, 
tekrarlıyorum...defalarca: Nazım Hikmet yazıyor Bursa'da;


1945 yılı Aralık ayının dördü İlk gözgöze geldiğimiz günkü elbiseni çıkar sandıktan, giyin, kuşan, benze bahar ağaçlarına... Hapisten mektubun içinde yolladığım karanfili tak saçlarına, kaldır öpülesi çizgilerle kırışık beyaz, geniş alnını, böyle bir günde yılgın ve kederli değil, ne münasebet, böyle bir günde bir isyan bayrağı gibi güzel olmalı Nazım Hikmet'in kadını... Şairimizin ilham musalarını avucumuzun içine alarak başlayalım bir şeyler demeye.


Ben Nazımın musalarıyla flört ederim de Orhan Veli'ninkiler kıskanmaz mı? Yine 
mutad (her zamanki gibi) kaçamak yaparız; zaten her gece aşık olup bir başka 
şairle aldatıyorum perileri.


Konuya Orhan Veli'nin musalarıyla girmeye karar verdim. Madem bir yer, bir 
dünya anlatacağım o zaman bu gece seninleyim şiirim garip sesi: 
Bilirsiniz eğitişim okur yazarları ''ağlasam sesimi duyar mısınız?...'' 
diyerek başlayan şiirinin hiç sonuna dikkat ettiniz mi? Baş kısmındaki arabesk 
tümcenin nedenini ve neden ''ağlasam duyar mısınız?'' diyerek 
çoğullaştırdığını; sondan başa doğru bir kez de benim için okuyun:


Üç kıta gibi düşünüp sadece -son kıtayı- sondan başa doğru okuyalım.


Anlatamıyorum 

Ağlasam sesimi duyar mısınız,

Mısralarımda; 
Dokunabilir misiniz,

Göz yaşlarıma, ellerinizle?


Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,

Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu

Bu derde düşmeden önce

Bir yer var; biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum. 


Bir yerleri vardı. Belki, yaşamı bir çukurda son bulmasaydı anlatırdı bize 
bizleri büyülerdi. Belki hapislerde yatardı belki sürgünlerde anlatabilseydi...


''Nasıl Bir Dünya İstiyorum'' yazısı bana biraz Server Tanilli Başlıklarını 
anımsattı okuyanlar bilir Hocamızın benzer isimli tanımlamaları vardı( nasıl 
bir üniversite istiyoruz, nasıl bir eğitim istiyoruz..vs) Sayın Tanilli'ye 
yurdumuz adına yaptığı her şey önünde şapka çıkarıp eğilmeyi borç görüyorum. 

Nasıl bir Dünya istiyorum: Aslında yaşam alanı desek de olur, burada dünya 
kelimesinin de şık durmadığını kabul ediyorum. Tüm canlıları hesaba katarak 
bir şeyler isteyebilmem ve tasarlayabilmem mümkün değil. İnsanı temel alarak, 
insan için dünya istiyorum.


Kızılderililerin dillerinde doğa sözcüğüne hiç rastlanmamış; onlar doğayı 
kendi dışında bir diğer olarak görmemişler hiçbir zaman. Doğa kızılderili demek kızılderili doğa demektir onlar için. İnsanın yaşam alanını milyarlaca insanın yaşam alanında bir yerlere sıkıştırmıştır. Bu sıkıştırmaya biz toplumsal yaşam diyoruz. Toplum insanın yaşam alanının tamamını esir alan ve özgür ve özgün düşünmesinin önüne set çeken bir durumdur. Toplumlar farklı değer yargılarına sahip olup birbirlerinden yer yer çok farklı yer yer çok benzeşik yapıda kendilerini gösterirler.


İnsanlık tarihinin temeli ise bu farklılıkların savaşı yakınlıkların dostluğu 
üzerine kuruludur. İnsanlık tarihinin her döneminde savaşı ve barışı iç içe 
yaşamış kendi değerlerini başka değerlerle geliştirmiş bazen ise değerlerini 
kaybetmiş yada başkalarına değerlerini dayattırıp kabul ettirmiştir. 

Dünya bu insan profiliyle iflas etmiştir...


Bize başka insan lazım. Ehli Kamil olmalı. Yaşadığını bilmeli ''hiç ölmeyecek 
gibi'' ''Bir ağaç gibi hür ve bir orman gibi kardeşçesine'' Üç şairin Üç güzel şiirinden küçük bir seçme alıyorum:


Nazım Hikmet: ...Yaşamak şakaya gelmez büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın...


Can Yücel:... Yaşamayı bu soğumuş cehennemde ölü bir dost gibi düşünmek değil sade;yaşamayı yaşamak istiyorum...


A.Arif: Yaşamak sadece yaşamak, yosun solucan harcıdır.


Ben bu dünyadan sadece insan çıkarmasını istiyorum. İnsan diğer bütün teferruatı layıkıyla yapacaktır. Diğerini düşünmek zaman kaybıdır...

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top