Sonsuz/uzak ve yakın/dar anlamıyla insanın çevresi ya da daha soyut, somut nesne karşılığı olmayan kavram dünyası, insan türü için birer KONU’dur. İncelenmesi, bilinmesi, anlatılması, hakkında yorum yapılması gereken bir konu sınırsızlığı ile kuşatılmışız. Aşk, acı, yoksulluk, sevinç, sömürü, savaş, özgürlük, barış, sosyalizm, ev,  köy, kent,   kapitalizm, hayvan, bitki, okyanus,  faşizm, eğitim, bilim, dost, düşman,  arkadaş, ana, baba, kardeş, felsefe, sanat,  yaşam, sevgi, teknoloji, ölüm, zulüm, din vbg. olgulara ilişkin bilgimiz, kanımız, yargımız vardır ya da oluşmaktadır.  Bütün bu bilgi, yargı, kanılar;  konu olan bu olguları adlandırmaktan tutun, onlara ilişkin bir şeyler söylemeye kadar her etkinliği DİL ile gerçekleştiririz. Başka türlüsü olanaklı mı? Şimdilik değil, önceden de değildi. Sınırsızlık ile kuşatılan insan türü,  sınırsız bir konu yumağı ile karşı karşıyadır. Ötesi, neredeyse, ayrıntıda, her dakika yeni bir konu ile karşılaşmaktayız. Konu dediğimiz bu sınırsızlık, dile dönüşen olgulardır. Dilden ve bizden bağımsız olanlar olduğu gibi, dile ve bize bağlı olanlar da vardır. Ancak, dilden bağımsız konu olma olanakları yoktur.  Konu olmuşsa, olacaksa dilsel olmak zorundadır.

Özcesi, insan için, kendisi de dahil, [bireyselliği, toplumsallığı, fizyolojisi, psikolojisi, kimyası, görünüşü, kimliği, kişiliği ile] her şey bir konudur.

Konu dildir, dil bile insan için bir konudur. İnsan, insan dilini, bir konu yaparak, dilselleştirerek inceleyip onu anladı; anlarken, dili kullandı.

Anlamak zorunda olan insan, anlatmak zorundadır da…

Düşünen insan, düşündüğünü söyleyen insan.

Anlamak zorunda olduğu her şey KONU, anlayabildiği kadarıyla, anladığına ilişkin anlattığı her şey  YORUM’dur.

Şöyle özetleyebiliriz; biz insanlar için her şey konu; o her şey için söylediğimiz her şey yorumdur… Dilimiz ile, her şeyi konulaştırır, konulaştırdığımız her şeyi yorumlarız.

Bütün bunlara dilsel etkinlik deriz. Siz buna düşünce etkinliği, çözümleme, bireşim etkinliği de diyebilirsiniz.

Bir konuya ilişkin yorumumuz (söylediklerimiz, yazdıklarımız, ilettiklerimiz, bildirdiklerimiz) bilimsel olabilir, sanatsal olabilir, felsefi olabilir. Doğru olabilir, yanlış olabilir, yalan da olabilir.

Bir bebek, ağlayarak meme istediğinde, bir yorumda bulunuyordur. Konusu açlık, yorumu memedir. Tek sözcükle konuşmaya başlayan bir çocuk, eliyle işaret ederek istediği bir oyuncak onun için konu, onu bana verin, demesi bir yorumdur. Bir anne ya da babanın, çocuğuna ilişkin olarak, “bizim murat, bu yıl üniversiteye başladı, aynı yıl devrimci oldu” türünden bir sözce üretmesinde, murat konu, üniversiteye girip devrimci olması ise yorumdur. Su, iki hidrojen bir oksijenin bireşimidir diyen bir öğretmen için ise; su konu, diğerleri yorumdur. Bir düşünürün, aşağıdaki sözcesinde “Asgari Ücret, emeğin devamlı bakım ve korunması yani işçinin sağ ve neslini üretecek (besleyip, eğitip, geliştirecek değil sadece üretecek] durumda tutmak için vazgeçilmez olan şeyleri üretmek için verilen emeğin doğal fiyatıdır. Bu satma alma işinde kapitalizm öyle bir noktaya gelecektir ki, satılamaz, satın alınamaz sanılan şeylerin bile, pazarlanıp, alınıp satıldığı bir dönem olacaktır” Asgari ücret, konu; diğer sözbirimlerinin toplamı ise yorumdur. Kapitalizmin geleceği bir nokta, konu; diğer sözbirliklerinin toplamı ise yorumdur.

Bir biliminsanının, “fizik, enerji ve enerjinin maddeyle etkileşimi konularını inceleyen bilim dalıdır.” Sözcesinde, fizik, konu; enerji ve enerjinin maddeyle etkileşimi konuların inceleyen bilim dalıdır” bölümü ise yorumdur. Anlaşılacağı gibi, biz insan türü evreni ve evrene ilişkin soyutlamaları ikiye ayırırız;

1. şeyler, 2. şeylere ilişkin görüşler

Bu konu olan sınırsız olgu ve nesneler yani şeyler ile bu konulara/şeylere ilişkin yorumlarımız genel olarak birkaç kaynağa bağlıdır. Bu kaynaklar düzmece, kurmaca, inanmaca ve bilinmece’ye dayanır.

İşte, dünyayla ilk ve genel anlamda dil ile kurulan bu ilişkiden sonra, daha soyut dilsel süreçler işlemeye başlar. Bu söylenenler sonucu şu yargıya ulaşabiliriz; biz, insan türü, bizim dışımızdaki, gittiğimiz, gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz, duyumsadığımız ya da gitmediğimiz, görmediğimiz, dokunup, duyumsamadığımız, duymadığımız her olgu hakkında bir şeyler söyler ya da bir şey/şeyler söyleyenlerden duyarız. Dil bu anlamda bize, gitmediğimiz, görmediğimiz, bilmediğimiz, duymadığımız, duyumsamadığımız şeyler hakkında da yorumda bulunma yeteneğini kazandırır. Yeni bir şey daha söyleyebiliriz; bizim dışımızda, bizim istencimize bağlı olmadan var olan, olmakta olan, olmuş olan her şeye ilişkin bir bilgimiz, bu bilgiye ilişkin de bir başka bilgimiz var. Her şeyi ve her şeye ilişkin bilgilerimiz somut ve soyut üretiminde, adlandırılmasında, yorumlanmasında ise her zaman, hep dil var. Dilsel üretimimizin; anlatmamızın ya da anlamamızın işe yarar, doğru, gerçeğe bağlı olması ise, yani dilimizin gerçeği yansıtmasının yolu ise bilime bağlıdır, bilimsel bilgiye bağlıdır. Bir tek dilsel dizgemiz olmasına karşın, birden çok bilgilenme yöntemimiz, kanalımız vardır. Örneğin, duyumsal bilgi, sanatsal bilgi, felsefi bilgi, dinsel bilgi, sezgisel bilgi vbg. Ancak, bunlar arasında güvenilir, genelgeçer olan, durmadan yenilenen ve artan, güvenirliği kendisine ve yöntemine bağlı olan bilgi türü BİLİMSEL BİLGİ TÜRÜ’dür. Bilimsel bilgi ile konu olan her şey hakkındaki söylediklerimiz, yorumumuz gerçeğe en yakın, dolayısıyla doğruya en yakın bilgidir. Bilimsel bilgiye dayalı konu ve yorum dilselin gerçekliğini, doğruluğunu yansıtır. Birisi, bir dil ile, bir şeye ilişkin bir şeyler söylüyorsa ve bu söyledikleri, bir şeye ilişkin bilimsel yöntemlerle elde edilmiş bilimsel bilgi ise, o kişinin söyledikleri doğruya ve gerçeğe en yakın konu ve yorum olur… Bir yorumun doğruluğu, hakkında sözü edilen, konunun doğru kavramlaştırılmasına bağlıdır, yanlış kavramlaştırılmış bir konu hakkında doğru yorum yapma, doğru şeyler söyleme olanağımız da yoktur ya da doğruluğuna güvenme olanağımız yoktur. Doğru olması yetmez, doğru oluşuna güvenilir olması da gerekir. Dilsel etkinlik, bilimsel etkinlikle beslenirse, (bilimi dilsel etkinlik zaten besler) dilsel söylem, gerçeğe yakın söylem olur. Dilin dedikleri, bilimin dediklerine bağlıdır, bağımlıdır.

Dil, anlaksal (zihinsel) fizyolojik, ruhsal, fiziksel, toplumsal, bireysel etkinliklerin dizgesel bir bileşkesidir. Bu sayılanlardan biri olmadan dilsel etkinlik gerçekleştirilemez. Bir şey gerçekleşse bile bu dilsel olmaz.

Dil, dünyada, yalanın da gerçeğin de, yanlışın da,  doğrunun da konu edilip yorumlanıp, iletilip, bildirilip, söylenmesinde ya da doğru/yanlış anlatılmasında işlev görür; tersine alıcı dilsel etkinlikler olarak, dinleyip, okuyup, doğru ya yanlış bir anlama varılmasında da işlev görür. Yanılmak ya da yanıltmak büyük oranda dilsel göstergelere bu göstergelerin dizimine, bu göstergelerin seçimine, yüzey ve derinde sunumuna bağlı değişebilir. Gerçeği, doğruyu bile dilsel etkinliğin bu yöntem ve biçimleriyle yanılgılı biçimde bir anlaktan bir başka anlağa aktarabiliriz.

Sınıflı toplumlarda genel olarak göstergeler dünyası, özel olarak ise bilim dışı bilgi türleri (din, felsefe, sanat), dil aracılığıyla çok özel ve önemli işleve koşulmuşlardır.

Bilim dili olarak adlandırılan üst dil edimi ile bilimin doğal dile dönüştürülmüş biçimi estetik bilim dili ya da bilimin estetik dili olarak adlandırılabilir. Bugün, bilim dilinin ulaştığı söylem gücü, güvenilir bilgisinden öte, konularının ve konuların ilişkin bilginin olağanüstü birikmesi, bu bilginin özünün, nesnesinin sanatın kurmaca gerçeği ve dilinden daha yetkin, sanatsal düşlem gücünden, kurgusundan öteye varan bir estetik gerçeklik ve bu gerçekliğin dilsel sunumu var. Kurmaca gerçeklik, gerçekliğin az bilindiği, gerçekliğin bilinme olanaklarının az olduğu, gerçekliğe ilişkin doğru bilgiye ulaşmada güvenilir ve yenilenebilir yöntemlerin bulunmadığı tarihsel dönemlerde; özellikle insan odaklı bilgi ve bu bilginin haz verici kurgusuna dayalı dilsel, göstergesel sunumlar beğeni toplaması doğaldı. Ancak, günümüzde kurmaca gerçekliğin asla ulaşamadığı, görülen o ki asla da ulaşamayacağı kurgusal olmayan, kurgunun ulaşamayacağı bir gerçeğin doğru ve gerçekteki estetik bilim ile dile dönüştürülmüştür. Neden, geri bir kurgu dünyasının dili ile oyalanmalı ki? Ötesi, bu geri kurgu, estetik düzeyi de gerçeğin estetiğine ulaşamayacak ise, bilimsel gerçekliğin üretimi hem alan hem kavram hem de söylem gücüyle, saniyelerle sınırlı bir yeni gerçeklik güzelduyuları ile bizi sarmalıyorsa?...

Diğer yandan, kurmacanın yanında, bir de düzmece dünya ve bu dünyanın üretiminde yer alan düzmece bir dil var. Felsefe olarak adlandırılan, bilim öncesi insanın bilme, bilme ile haz alma, düzmece gerçeğin soyutlanıp kavramsallaştırması olan bu düşünsel etkinliğin, yüzlerce katı kavram üreten bilime yerini tümüyle terk etmesi bir zorunluluk olmuştur. Çünkü düzmece söylemlerin, tümüyle öznel/bireysel soyutlamanın soyutlaması olan kimileyin gerçeğe ilişkin öngörülerde de bulunan, hatta kimine göre bilimin doğuşuna katkılar sağlayan bu alan ile artık özellikle ergen insanı oyalamanın bir gerekçesi kalmamıştır.

Bugün inanmaca olan, din olgusu, kurmaca ve düzmeceden belki daha eski olmasına karşın, varlığını sürdürmesi, belki de kendisini dar anlamda besleyen nesnel gerçeklik ile kurmaca ve düzmece etkinliklerinin de önemli payı vardır. Milyonlarca insanın hala bilimin biriktirdiği karmaşık, dizgesel ama gerçek bilgilere ulaşamaması, onları taşların, duvarların, binaların çevresinde dolanmaya itmektedir. Gerçeğe bu denli uzak kalman milyonlarda acaba, kurmaca, düzmece, inanmacaların etkisi nedir? Sormak ve yanıtlamaya çalışmakta yarar vardır.

Bilimin bugün, tek başına bir usun ulaşamayacağı zenginlikte düş, düşünce, bilgi ilişki, çelişki biriktirip insana sunması; bu düş, düşünce, ilişki ve çelişkinin sağladığı derin kavrayış, bu kavrayıştan alınan haz sonsuzluğu ile anlama ve anlatma yetimizi geliştirmesi, yaşamımızın 150 bin yıl içinde biriken, soyutlanan, kurgulanan ama çözümlenmeyen sorunlarını,  200 yüzyılda çözümlemesi, bizi kurguda, kılgıda, algılamada, anlamada öngörülmeyen düzeylere eriştirmesi, sanatın kurgularını, felsefenin düzgülerini, dinin  inançlarını karşılaştırılamaz ölçüde aştı. Bunlara bilim öncesi, 150 bin yıl için yaptıkları için teşekkür edelim ve artık birer anı olarak gereken yere saygıyla yerleştirelim. Yaşamdan uzak tutalım. Özellikle, genç yaşamlardan…

Bugün kurmaca, düzmece, inanmaca üçlüsü, gericiliğin, kapitalizmin, emperyalizmin ve bunların uzantısı olan postmodernizmin hizmetindeki eskimiş düşünce ve eski yaşama karşı çözüm sığınıklarıydı.  Bunlar sığınak olmaktan çok insan usuna ve insan usunun evriminin en genç ve en dinamik buluşu bilime saldırı araçlarıdır.

Bu araçlar ki “parazit sınıf emperyalist burjuvazi, egemenliğini koruyabilmek için, insan bilinci üzerinde ideolojik nüfuz kurmak için her çeşit araca başvurur. Çürüyen kapitalizmin diplomalı kiralık uşaklarınca üretilen ideolojisi,  bir yandan emperyalizmin “satılan ve satın alınan”  insanımsılarını yetiştirmek için hiçbir şeyden geri durmama; öte yandan halk kitlelerinin bilincini, akla gelebilecek her araçla, “sosyal hayat”, “sanat eseri” veya “felsefi sistemler”, “dinsel dogmalar” (ro) olarak propaganda edilen obskürantizm (bilmesinlercilik), demagoji ve pornografi aracılığıyla bulandırma hedefini güder.

Felsefi gericiliğin panayırında düzinelerce sergi barakası, ilginç afişleriyle Amerikan, İngiliz ve Fransız dar kafalıları cezb eder. Burjuvazinin profesörleri, doktorları ve yazar müsveddeleri, ortak şer davaları adına, çeşitli reçeteler doğrultusunda, insan ruhunu mistisizmin ve batıl inancın zehriyle her tür berrak düşünce yeteneğinden yoksun bırakmaya çalışıyorlar.

Saldırgan emperyalizmin ikiyüzlü felsefesinde her şey; bütün sapkın öğretilerinin baştan çıkarıcı tanımlamalarından ve çürüyüp gitmiş ideolojik malın üzerine yapıştırılmış renkli reklâm etiketinden başlayıp, ilk ve en son sonuç çıkarımlarına değin yanıltıcı ve yalancıdır. Onların ‘ampirsizimi’ gerçek deneyime düşmandır;’rasyonalizm’ usla çelişir; ‘pozitivizm’ bilimde gerçekten pozitif olan her şeyden nefret eder; ’pratikçilik’ toplumsal pratiğin sonuçlarını alaya alır; ’gerçekçilik’ gerçekliği tahrif eder;”kritisizim’ kemikleşmiş dogmatizmi savunur. Bu arada, isimleri o çok tutulan ‘neo’ önekiyle anılan sayısız tek tek teoriler, eski metafizik hurdayı yeniden gün ışığına çıkarmanın ötesine geçmez.”(1)

Özcesi ve sonuç olarak, onların bu araçlarını yaşamın, bilginin, bilincin, insanın dünyasının dışına atmak bir zorunluluktur.

(1) B. Bişovski,  Felsefe Yapan Karanlıkçılar, (Çev. O. Geridönmez), Bilim ve Düşünce içinde, sayfa 111, sayı 2, Ekim 2005, Evrensel Basım Yayın.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top