Bu yazı "II. Uluslararası Kafkasya Tarih Sempozyumu"nda (Kafkas Üniversitesi. 15-17 Ekim 2008. Kars) bildiri olarak sunulmuş ve bildiri kitabında da basılmıştır. Ancak baskı sırasında sayfa yerleri değişmiş ve bazı paragraflar (muhtemelen teknik sebeplerle) eksik basılmıştır. Bu sebepler ve internet okuyucusu da düşünülerek makalenin burada yayınlanması gerekmiştir. Bu metnin özeti sayılabilecek bir kısmı daha önce Eğitişim Dergisinin 16. sayısında yayınlanmıştı.

Gelecek tasarımı olmayan ve bu doğrultuda hareket etmeyen toplumların geleceği dalgalar üzerindeki yaprağa benzer; nereye gideceği ve nelerle karşılaşacağı bilinmez. Stratejik düşünüş geleceği planlar ve planlı gelecek büyük ölçüde yönlendirilebilir bir gelecektir. Jeopolitik bilgi burada devreye girer.

Jeopolitik; genel olarak coğrafyanın bütün kapsamı ile siyasi olarak değerlendirilmesi ve yorumlanması olarak dünyanın ve ülkelerin bugününe ve yarınına ışık tutabilme iddiasında olan bilimsel bir alandır (Tezkan ve Taşar 2002: 7). Jeopolitik siyasal bilimler arasında yer alır.

Jeopolitikle ilgili diğer kavram jeopolitik koddur. Jeopolitik kodlar, devletlerin dış politikalarını belirlerken hazırladıkları diğer devletlerle ilgili stratejik öngörülerdir. Bu kodlar simülasyon programlarıyla sıkı bir ilişki içindedir. Bu operasyonel kodlar komşu ülkelere ait bölgeleri stratejik önemlerine ve potansiyel tehditlerine göre değerlendirir. Jeopolitik kod, devletlerin dış politikada yerine getirmeleri gereken görevleri açıklamaktadır (İzzeti 2005: 287). Savaşların temel nedeni komşu ülkeler tarafından belirlenen jeopolitik kodların birbirine zıt olmasıdır (İzzeti 2005: 289).

Tarihe yön vermiş ve dünyanın dikkate almak zorunda olduğu Türk toplumunun da gelecekle ilgili bazı hesapları vardır, olmalıdır. Son iki yüz yıldır yönünü Batı’ya dönmüş ve bütün hesaplarını Batı üzerine kurmuş hâkim odaklara karşın bilinen şey şudur ki, tarihin önemli aktörleri bütün yumurtaları aynı sepete koymaz. Her toplum kendi kaderini yazar ve tarihsel rolünü oynar. Jeostratejik, jeopolitik öngörü ve hesaplar ile jeokültürel desteklere göre bütün gelişmeleri izler, çıkacak fırsatları yakalamaya çalışır ve tehditleri ortadan kaldırmaya uğraşır.

Her toplumun olduğu gibi Türk toplumunun da kendi jeopolitiği vardır. Türk jeopolitiği şu iki alanı kapsar (Mütercimler 2006: 356): İlki, Türkiye ve Türkiye dışında Türklerin yaşadıkları coğrafya, diğeri de, Türkiye ve Türk Dünyasının jeopolitik ufku ve politik ilgi alanlarıdır. Kafkasya bu alanların başında gelen yerlerden biridir.

Devletlerin yüksek stratejileri vardır ve hükümetler değişse de bu stratejiler değişik yöntem ve araçlarla devam eder. Yüksek strateji; bir devletin benimsediği politikaya uygun olarak saptamış olduğu hedeflere ulaşmada her türlü olanak ve araçları bilimsel kullanma sanatıdır (Mütercimler 2006: 38).

Bu çerçevede dikkatlerden uzak tutulmaması gereken durum şudur: 20. yüzyıl, Türk jeopolitiği açısından ertelenmiş savaşlar yüzyılıdır. Savaş iki halde bitebilir: Ya Türkiye kendi ayakları üstünde duracak ve üzerinde bulunduğu coğrafyayı ve tarihi mirası kavrayarak gereğini yapacak ya da dış tehdit odaklarının dediği olacak ve yok edilecek. Savaşın bitmemesi ikisinin de olmamasındandır. Türkiye’nin birçok ulusal ve uluslararası sorunu çözüm beklemektedir. Ancak görünmez eller ülkenin aydın ve yöneticileri başta olmak üzere toplumu içinden çıkılmaz yapay gündemlerle oyalamakta ve ülke sorunlarının çözümü sürekli ertelenmektedir.[2] Bu ortamda ülke, iç ve dış gelişmeleri yönlendiren değil, gelişmeleri arkadan izleyen, kendisine dayatılan koşullara uyum sağlamak zorunda kalan bir görünüm arz etmektedir (Çınar 2006).

Her türlü mankurtlaştırma çabalarına karşın Türk toplumunun güçlü bir stratejik zihniyeti vardır. Davutoğlu (2004: 29) stratejik zihniyeti şöyle açıklar: İçinde kültürel, psikolojik, dinî ve sosyal değer dünyasını da barındıran tarihi birikim ile bu birikimin oluştuğu ve yansıdığı coğrafi hayat alanının ortak ürünü olan bir bilincin, o toplumun dünya üzerindeki yerine bakış tarzını belirlemesinin bir ürünüdür. Bu açıdan bakıldığında, zihniyet ile strateji arasındaki ilişki, coğrafi verilere dayalı mekân algılaması ile tarih bilincine dayalı zaman algılamasının kesişim alanında ortaya çıkar.

Türkiye, Batı ile mutsuz bir ilişki sürdürmektedir. Bu ilişkinin mutlu biçime dönüşmesi de, ayrılık halinde ayakta kalması da Türkiye’nin Doğu ile ilgisini kesmemesi, dahası doğal jeokültürel bağlarını güçlendirmesiyle mümkündür. Uluslararası ilişkiler pazarlıkla yürür ve gücünüz masaya koyabilecekleriniz kadardır. Arkasına Doğu toplumlarının desteğini almış bir Türkiye, Batı karşısında yalnız bir Türkiye’den daha güçlü ve ortak iş yapmak için daha caziptir.

Bu genel duruma rağmen Türkiye’nin jeopolitik hesaplarında yanlışlık, bilgisizlik ya da tarihsel kaderine ters düşen tercihlerinin olduğu dikkati çekmektedir. Türk jeopolitiği, Türkiye’ye hâkim odakların ufkunun ve niyetlerinin ötesindedir, bu odakların havsalası da almamaktadır. Kıbrıs’ı, üzerinde yaşayan 120 bin civarında soydaş ve “sabit bir uçak gemisi” konumu vazgeçilmez kılmaktadır. Ama Batı Trakya’da (Yunanistan içinde) yoğun baskı altında yaşayan 200 binin üstündeki insana Kıbrıs Türkleri kadar önem verilmemesi düşündürücüdür.

Bir başka ilgisiz, belki de bilgisiz kalınan yer ise Kafkaslar ve orada yaşayan Türk ya da Türk jeokültürüne ait toplumların sorunlarıdır. İlgisizlik, bilgisizlik ve jeopolitik körlük her şekliyle kendini göstermektedir. Türkiye’nin Kıbrıs gibi Kafkasya’da da (örneğin Acaristan, Kars Antlaşması, madde 6) garantörlüğü vardır.  Bu konuda etkili olduğu söylenemez. Bu yazıda hem Kafkaslarda yaşayan bu halklar, hem de Kafkas jeopolitiğine ilgisiz ve/veya etkisiz kalmanın sıkıntıları üzerinde durulacaktır.

Dünya jeopolitiğiyle ilgili ülkelerin Kafkasya ile olan ilgi yönlerinin incelenmesi yol gösterici olacaktır. Oyunu küresel oynayan ABD, AB ülkeleri, İsrail, Rusya gibi ülkelerin yanı sıra Türkiye, İran, Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’ın bölgesel güçler olarak dikkate alınması, jeopolitik hesaplarının bilinmesi atılacak adımlarda yol gösterecektir. Bu oyuncuların hangileriyle hangi konu ve durumlarda işbirliği yapılabileceği ya da karşı karşıya gelineceğini bilmek, sonraki hamleleri görmeyi sağlayacaktır.

Kafkasya ve Türkiye

Kafkasya, Karadeniz ve Hazar Denizi arasında yaklaşık 379.880 km2 yüzölçümüne sahip büyük bir alanda, Kırım’ın doğusundaki Taman yarımadasından, Hazar Denizinin batısındaki Abşeron Yarımadasına kadar uzanır. Kuzey sınırında Kuban ve Kuma Nehirleri, güneyinde ise Türkiye ve İran bulunur. Kafkas dağları ile ikiye bölünen Kafkasya, kuzeyde Kuzey Kafkasya, güneyde Güney Kafkasya (Transkafkasya) olarak adlandırılmaktadır. Kuzeyinde büyük Kafkas Dağları, doğuda Hazar Denizi, güneyde İran, batıda Türkiye ve Karadeniz arasında kalan bölge Güney Kafkasya’dır. Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan Güney Kafkasya ülkeleridir. Güney Kafkasya’ya eski dilde “Mavera-i Kafkas” veya Kafkas ötesi, Rusça da ise “Za Kafkas” adları da verilmiştir.

Kafkasya, Hazar ve Bakû petrollerine yakın bir coğrafyadır. Dünya enerji kaynaklarının yarıdan çoğunun bulunduğu Avrasya’nın önemli bir geçidi ve kapısıdır. Tarihte ordu ve kavimlerin doğu-batı, kuzey-güney geçişlerinde bir geçit olma özelliği taşır. Türkiye’nin Türkistan’a (Orta Asya) geçiş yolu, Rusya’nın Akdeniz ve Ortadoğu’ya bağlantı noktasıdır. Kuzeyde Dağıstan, Çeçenya, Kalmukya, İnguşetya, Abhazya, Osetya ve Güneyde Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan bu alan içindedir ve Türkiye’nin kuzeydoğudan komşusudur.

Kafkaslar tıpkı Balkanlar ve Ortadoğu gibi her anlamda karışık bir bölgedir. Bölgede Türk, İranî ve Hint-Avrupa kökenli halklar bulunur. Bunlar çoğunlukla Müslüman ve Türk jeokültürüne ait halklardır. SSCB’de en son nüfus sayımının yapıldığı 1989 yılı itibariyle Kuzey Kafkasya’da 6-7 milyon, Güney Kafkasya’da 16-17 milyon olmak üzere Kafkasya da 23-24 milyon kişi yaşamaktadır. Güney Kafkasya’da Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan Bağımsız Cumhuriyetleri oluştururken, Kuzey Kafkasya’ da 7 Özerk Cumhuriyet ve 2 Eyalet yer almaktadır. Kuzey Kafkasya’da nüfusça en büyük grubu Çeçenler teşkil etmektedir. Bölgede % 36,6 arasında Ural-Altay, % 35 oranında İber-Kafkas (Gürcüce, Çeçen, Lezgi), %28 oranında Hind Avrupa (Ermenice, Rusça, Farsça) konuşulmaktadır. Bölge halkının; % 55,9’unun Müslüman, % 49,6’sının Hıristiyan, %0,4’nün Türk asıllı Musevi oldukları değerlendirilmektedir. Türkler toplam dil grubunun %36,6, din grubunun %65,5, coğrafyanın %56,6’na sahip en belirgin kesimdir  (Otal 2002: 3-4).

Kafkasya, Osmanlı sonrasında etnik sorunları siyasal çekişme ve bölgesel savaşlara yol açan, dolayısıyla dış müdahalelere zemin hazırlanan bir yerdir. Türkiye’de Kafkaslardan göçe zorlanmış birçok toplum yaşar ve bunların bölgeyle bir şekilde bağları vardır. Kaldı ki, bölge kadim zamanlardan beri Türklerin gelip yerleştiği, yurt tuttuğu topraklardır. Dede Korkut hikâyelerinin yaşandığı, Kerem ile Aslı’nın dillere destan aşkının geçtiği yerlerdir.

Anadolu’nun Doğusu ve Türkiye’nin güvenliği, Güney Kafkasya'daki gelişimler ile de çok yakından ilgilidir. Çünkü coğrafi yapısı nedeni ile Anadolu’nun Doğusu ile Güney Kafkasya bir bütündür; coğrafi yapısı ve karakteristikleri nedeni ile Güney Kafkasya'yı Anadolu'nun Doğusu'ndan soyutlamak ise mümkün değildir. Güney Kafkasya, Anadolu'nun Doğusu istikametinde kuzeyden ve doğudan gelişebilecek jeostratejik açılımları engelleyen bir coğrafi blok, Türkiye'nin Avrasya açılımları için ise bir jeostratejik atlama taşıdır. Bu nedenle de Türkiye'nin Güney Kafkasya'daki gelişimleri etkilemesi, bunu yapabilmek için ise bölgede aktif rol oynaması gerekmektedir (Eslen 2006).

Kafkasya Türkiye’nin ulusal ilgi ve çıkarlarının olduğu bir yerdir. Ulusal çıkarlar; bir vatanın sınırları içinde yaşayan toplumun can ve mal güvenliği ve vicdan özgürlüğü içinde yaşaması için uygun gördüğü nicel ve nitel (maddi ve manevi) değerlerin tümünü ifade eder (Mütercimler 2006: 383). Ulusal çıkarları korumak sınırlar ötesindeki gelişmeleri de izlemeyi, hatta gelişmelere müdahale etmeyi gerektirir.

Kafkasya, yönünü Batıya dönmüş bir Türkiye için arka bahçe, Batı dışı bırakılmış bir Türkiye için ise evin ön bahçesi hatta avlusudur. Geçmişin iddialı bir gücü ve geleceğin dikkate alınması gereken aktörü olarak Türkiye’nin ciddi bir Kafkas politikası olmak, bu politikayı sürekli biçimde izlemek zorunluluğu vardır. Bundan da öte bölge halklarına karşı ilgili olmak gibi tarihsel, hukuksal ve insani görevleri vardır ve istese bile ilgisiz kalamaz. Tarihi mirası, Türkiye’nin kendi sınırları ötesinde de her an müdahil olması gereken de facto durumlar doğurabilir (Davutoğlu 2004: 41) İlgisini göstermek için bilgili olması gerekir. Her türlü bilgi arşivlerde ve tarih kitaplarında vardır.

Tarihin daha iyi bilinen dönemlerinde bölgeye genel olarak Türkler (Hazarlar, Selçuklular, Osmanlılar) biçim vermiş, 1800’lerden itibaren Rusya ve İran etkisini giderek artıran güçler olmuştur. Batılı bir güç olarak İngiltere’nin Kafkasya’ya ilgisi 1830’lu yıllarda başlamış (Çelik 1992) ancak Rusya bölgeye sorunlu da olsa hâkim olmuştur. Birinci Paylaşım Savaşı sonunda İngiltere bölgede karışıklık çıkarmış ve Batıya bağlı Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan oluşturma projesini uygulamıştır. “Kafkas seddi” olarak bilinen bu proje 1920’lerde Türkiye ve Sovyet Rusya’nın ortak hareketiyle bozulmuş, Batı kaybetmiştir. Günümüzde İngiltere’nin yerini alan ABD, bölgede müttefik arayışında ciddi çalışmalar içindedir. Tarihte Batı, bölgeye giremediği zamanlarda da Türk-Rus savaşlarını provoke etmiş, hem Rusya hem de Türkiye kaybetmiştir. Şimdilerde Rusya’nın söz sahibi olduğu bölgeyi Türkiye ve İran yakından “izler” haldedir. Küreselleşme rüzgârını arkasına alan ABD ile Rusya bölgede nüfuz çatışması içindedirler. ABD, Kafkasya’yı “yaşamsal çıkarlarının bulunduğu bölge”, Nato ise “stratejik bölge” ilan etmiştir (Erdurmaz 2005: 18). İsrail’in de bölgeyle yakından ilgilendiği dikkat çekmektedir (Tanrıbakan 2006: 55-61).

Türkiye’nin Bağımsızlığının Bedeli:

Bakü’de 1 Eylül 1920’de toplanan Birinci Müslüman Doğu Halkları Kurultayı, İngiltere ve Almanya’nın başını çektiği Birinci Paylaşım Savaşını, “doğu halklarının kimin kölesi olacağını belirlemek için yapıldığını” dile getirir (Anonim, 1990). Savaşın sebebi de budur; şark meselesi! O da Osmanlı’nın paylaşılması demektir. Savaş beklenenden geniş alana yayılmış ve sonuçta Osmanlı yıkılırken, Britanya İmparatorluğuna da süper güç özelliğini kaybettirmiştir. Savaş sonrasındaki Türk ve Rus ittifakı Batının stratejisini bozmuştur. Paylaşımdan memnun kalmayan emperyalizm ikinci bir savaş daha yapmış ama sonuçtan yine de mutlu olmamıştır. Savaş bitmemiştir, örtülü olarak devam etmektedir!

Türk jeopolitiği 1920-23 arasında çok kritik ve önemli kararlar vermiştir. Sonuçlarını günümüzde de yaşadığımız müthiş “akıl oyunları” oynanmıştır. Zor koşullarda Türkiye ancak kurtarılabilmiştir. Ancak Türkler Türkiye’yi kurtarırken Rusya’ya da Rusya’yı armağan etmiştir. Bu sadece Çanakkale savaşı nedeniyle olmamıştır. Devrim sonrası Rusya’da yaşanan gelişmeler incelenirse durum kendini gösterir. Sovyetler Batı cephesinde Polonya’ya karşı ağır bir yenilgiye uğramışlardı. Boğaz bölgesinde, Kafkasya’da, İran’da ve Afganistan’da bulunan İngiliz kuvvetleri Sovyetler Birliğini çember altına almışlardı (Gönlübol ve Sar 1997: 14). Âdeta bir darbeyle Kremlin’e yerleşen Lenin, devrim sonrası çarlık yanlısı beyaz ordular karşısında sürekli kaybediyordu. Rusya Türkleri, Rus Bolşeviklere destek vermeseydi Rusya’da Bolşevikler değil, yine çarlık yanlıları kazanacaktı (Feyizoğlu 2007: 39, 77). Çarlık kuvvetleri Sibirya, Kuzey Denizi, Kafkasya ve Kırım cephelerinden Sovyet kuvvetlerine karşı tecavüze geçmişlerdi (Gönlübol ve Sar 1997: 14). O sıralarda Rusya’nın değişik bölgelerinde 63 bin Türk savaş esirinin yanı sıra Türkiye’den giden binlerce göçmen işçi de vardı. 1919’da sadece Kırım’da on bin Türk işçisi bulunmaktadır (Feyizoğlu 2007: 97). Şemsuddinov da “Ekim inkılâbı arifesinde Rusya’da, 65 binden fazla harp esiri ve Rusya’nın güney bölgelerinde para kazanmak için bulunan, çoğunluğu işçi birkaç bin enterne edilmiş Türkiye vatandaşının bulunduğunu kaydetmektedir. Bu bilgileri A. N. Kurat da teyid etmektedir (Aslan 1997: 42). Bunlar da Bolşevik saflarında yer almışlardır. Türkiye Komünist Partisi kurucusu Mustafa Suphi Üçüncü Enternasyonalin Birinci Kongresinde yaptığı konuşmasında “bugün Rusya’nın birçok cephesinde Sovyet iktidarını müdafaa için binlerce Türk Kızıl Muhafızın faal görev aldığını söylemiştir (Aslan 1997: 46).[3]Devrim kadrosunda en üst düzey Müslüman olan Sultan Galiyev’in ikna ettiği Zeki Velidi’nin (Togan) hazırladığı modern Tatar-Başkort ordusu Ukrayna ve Lehistan’daki beyaz orduları yenmiştir (Saray 2004: 239). Kırımda da aynı şey olmuştur. Galiyev ve Mustafa Suphi’nin etkileyip yönlendirdiği Kırım Tatarları da devrim saflarına geçerek kızıl orduya destek olmuşlardır (Ancak kendilerine verilen sözler tutulmamıştır!). Türk desteği olmasaydı Sovyet devrimi başarıya ulaşamazdı.

Kafkasya da Rusya’ya adeta hediye edilmiştir. İngiltere’nin Kafkasya’dan uzaklaştırılmasından sonra bağımsız yaşamak isteyen ve bu amaçla Türkiye’den yardım bekleyen Gürcistan, Azerbaycan ve ona bağlı olan Nahçivan gibi ülkeleri Rusya’nın yanına iten bizzat Türkiye olmuştur. Bunu kendini Batı emperyalizminden kurtarmak için yapmak zorunda kalmıştır. Mustafa Kemal, 6 Şubat 1920’de Karabekir’e gönderdiği telgrafta Batılı güçlerin Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’ın yanında saf tutarak Türkleri Bolşeviklerden ayırmaya çalıştıkları, böylece Batı yanlısı bir set oluşturdukları, bunun bağımsız bir Türk devleti kurma yönündeki umutların sonu anlamına geleceğini vurgulayarak, Türklerin Kafkaslarda Bolşevik kontrolünü kolaylaştıracak her şeyi yapmaları gerektiğini yazıyordu (Gökay 2006: 97). Karabekir de Bakü’de bulunan Halil Paşa’ya (Enver Paşa’nın amcası) elindeki bütün güçleri Kafkaslardaki Bolşevik taarruzunu desteklemek üzere seferber etmesini bildirdi (Gökay 2006: 104). O sırada Osmanlı ordusu Azerbaycan’dan çekilmiş olmasına karşın üç bin civarında asker ve subay halen Bakü’de bulunmaktadır. Şamsuddinov’a göre Osmanlı’nın Kafkas ordusundan bazı subay asker birliklerinin Türk subayların itaatinden çıkarak Bolşeviklere katıldığından söz edilmektedir. 28 Nisan 1920’de Azerbaycan’a giren ve Azerbaycan’ın Sovyetleştirilmesinde rol alan 11. Kızıl Ordu içindeki Türk asker ve subayların çok aktif roller üstlendiği Lenin, Kirov ve Ordjenikidze’nin eserlerinde kaydedilmiştir (akt. Aslan 1997: 47).

Bunlardan başka, Kafkasya’nın birçok bölgesinde Türk subay ve istihbarat elemanları bulunmakta ve etkili çalışmalar da yapmaktaydılar. Gürcü hükümeti, 1920 Kasım’ında Tiflis’te bulunan Ali Fuat Paşa’dan Sovyet kızıl ordusunun ülkeye yönelik muhtemel bir saldırısına karşı aktif Türk desteği talep eder (Gökay 2006: 119). Destek olunmamıştır çünkü Sovyetler Birliği müttefiktir. Batıya karşı savaşmak için onların siyasi, askeri ve ekonomik desteğine ihtiyaç vardır.  Rusya’nın da Türkiye’nin yardımına ihtiyacı bulunmaktadır. Bir yandan iç savaş devam ederken, bir yandan da Polonya ile savaş patlak verir. Bu ortamda Rusya Kafkasya seferi yapacak durumda değildir. Moskova Antlaşması Sovyet rejiminin Doğudaki prestijini yükseltmiş, Kafkaslardaki Müslüman nüfusun kuşkularını büyük ölçüde dağıtmıştır. Lenin antlaşmanın imzalanmasından birkaç gün sonra Moskova’da yaptığı bir konuşmada “birkaç gün önce Türklerle bir barış antlaşması imzaladık; sadece bu bile bizi Kafkaslardaki bitmez tükenmez savaşlardan kurtaracak” diyordu (Gökay 2006: 151).

Bu dönemde dikkat çeken bir diğer olay da, üç piyade taburu ve bir bataryadan oluşan Türk askeri birliğinin, 1 Ağustos 1920’de, Ermeni saldırıları karşısında zor durumda kalan Sovyet birliklerine yardım etmek üzere Nahçivan’a girmiş olmasıdır. 28 Eylül tarihine kadar Bolşeviklerle birlikte Ermenilere karşı savaşılmıştır (Doster, Ts: 89).

Azerbaycan’daki Müsavatçılar, yönetimi bağımsız bir Azerbaycan Sosyalist Hükümetine teslim ederken yaptıkları anlaşmada, Kızıl Ordu’nun Bakü’yü terk ederek Anadolu’daki Türklere yardım edeceği sözünü almışlardı (Attar 2005: 81). Bu yardım olmadığı gibi Kızıl Ordu Azerileri Taşnakçı Ermeni katliamlarından bile korumamıştır. Sonuçta Kafkaslar Türkiye’nin yardım ve desteğiyle Sovyetler Birliği’nin eline geçer. Bu sonucu yaratan, Doğu ve Batı Türklüğünün önderi olan aydın ve yöneticilerin birbirinin farkında olmayışları ve ortak ya da birbirini gözeten bir jeopolitik kavrayışın olmamasıdır. Ortak ya da bağlantılı hareket ederek daha etkili sonuçlar alınabilirdi; azla yetinilmiştir. Enver Paşa ve Sultan Galiyev hareketi geç ve yalnız kalmış, stratejik hatalar yapmış ve etkili olamamışlardır.

Kafkaslarda Türkler: Kaybeden Taraf

Türkiye’nin, özelde Doğu Türklüğü genelde ise Avrasya’nın Asya bloğu ile arasına engel konulmasına izin vermesi kayıp olarak değerlendirilir. Bu bağlamda, Atlantik ittifakına yönelen Ermenistan’ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmesini sağlamak Azerbaycan’ın olduğu kadar Türkiye’nin de sorunudur. Türkiye’nin Kafkasya stratejisinde Azerbaycan son derece önemlidir.

Uzun vadeli stratejide Türkiye Kafkaslarda önemli kayıplar yaşamıştır. 1722’de Derbent, 1723’te Bakü Çar Petro döneminde işgale uğramıştır. Bu dönemde bölgede az sayıda bulunan Ermenilerin bu işgali kolaylaştırmak için gayret sarf ettikleri bilinmektedir (Attar 2005: 21). Ermeniler bu gayretlerini daha sonraki dönemlerde de gösterecekler ve Rusya’nın doğal müttefiki haline geleceklerdir. 1804 yılında Rusya Kaçar hanedanı yönetimindeki İran’a saldırmıştır. Savaş yaklaşık on yıl sürmüş ve Kaçarların yenilgisiyle sonuçlanmıştır. 1813 yılında Gülistan anlaşması imzalanmıştır. Savaş Azerbaycan’ın Kuzey ve Güney olmak üzere bölünmesine, Azerbaycan ve İran’da Türk siyasal gücünün zayıflamasına[4], Rusya’nın kalıcı olarak Kafkaslara inmesine ve Kafkas Türklerinin müstemleke duruma düşmesine neden olmuştur (Attar 2005: 31). Rusya’nın İran ile 1828 tarihli Türkmen Çayı Antlaşması ve Osmanlılarla yaptığı Edirne Antlaşmaları da Türk dünyasının önemli kayıplarıdır.

Bu gelişmelerden sonra Kafkaslarda Türk ve Türk jeokültürüne ait halklar sürekli sürgün ve toplu katliamlara uğratılmıştır. Rusya destekli Ermeniler 1880-1920 yılları arasında Anadolu’da, 1905-1906, 1918-1920, 1988-1996 yılları arasında Azerbaycan’da ve 1905, 1918-1920, 1948-1954, 1988-1990 yılları arasında şimdiki Ermenistan topraklarında sayısı yüz binleri bulan Türk’ü katletmiştir (Attar 2005: 45). Bölgeye taşınan Ermeniler için yer açılmış ve yapay bir Ermenistan kurulmuştur. Saray (1993: 17), Rusya’nın İran ve Osmanlı Devleti’nin Kafkaslara doğru ilerlemelerini ve Müslüman toplulukları kurtarmak teşebbüslerini önlemek için tampon Ermeni Devletini kurduğu değerlendirmesini yapar.

Yazının konusu olan Ahıska, 310 yıl (1268-1578) bölgedeki Türk ya da Müslüman devletlere tabi bir beylik olarak yaşadıktan sonra 1578’den itibaren 250 yıl da Osmanlı ile birlikte yaşamasına karşın 14 Eylül 1829’da Ruslarla yapılan Edirne anlaşması gereğince Rusya’ya savaş tazminatı olarak bırakılmıştır. Bu tarihte Ahıska ilk Rus işgaline uğramıştır. Ahıska’dan Anadolu içine göçler de bu dönemde başlamıştır. Ahıska, 1853 Kırım Savaşı sırasında kısa bir kurtuluş yaşamasına rağmen yine Rusya’ya bağlanmıştır. 1877-78 (93 harbi) Osmanlı-Rus savaşından sonra (Ayastefanos Antlaşması) Kars, Ardahan ve Batum da Rusların eline geçmiştir. Göçler bu dönemde de sürmüştür. İlk dünyayı paylaşma savaşında kısa bir süre kurtarılan topraklardan Kars, Ardahan ve Artvin Türkiye’de kalırken, Batum ve Ahıska, Moskova antlaşmasıyla yeniden terk edilmiştir. Batum ve civarı Kars Antlaşmasıyla Acarya (Acaristan) olarak özerk yönetime kavuşturulmuş, Ahıska’nın bu olanağı da olmamıştır.

Ahıska, 29 Ekim 1918’de geçici bir hükümet kurarak bağımsız olur. 30 Kasım 1918’de Kars Millî Şura Hükümeti’ne katılır. 4 Aralık 1918’de Gürcistan’ın işgaline uğrar.  2 Şubat 1919’da Gürcülerden kurtarılır, bir ay sonra yeniden işgale uğrar. 7 Mart 1921’de Türk ordusu Ahıska’yı kurtarır. 16 Mart 1921’de Moskova Antlaşmasıyla Türk ordusu Batum, Ahıska, Ahılkelek ve Acara’yı boşaltır. 13 Ekim 1921’de Kars Antlaşmasıyla Doğu sınırı bugünkü biçimini alır (Gökdemir 1998). Ahıska, Gürcistan’a bağlanır.[5]

Türk jeopolitiğinin kayıpları Stalin döneminde de sürmüştür. 1920’li yıllarda Azerbaycan’ın Zengezur (Zengizor) bölgesi Azerilerden alınarak Ermenistan’a verilmiş ve Ermenistan’ın İran ile sınır komşusu olması sağlanmıştır. Bu bölgeden 1948-1953 yılları arasında yüz binlerce Azeri uzaklaştırılmış ve Ermeniler yerleştirilmiştir. Zengezur, Azerbaycan coğrafyasında özel bir konuma sahip en eski Türk yurtlarından olup Türkiye, Ermenistan, İran ve Nahçivan arasındaki doğal sınırı tamamlayan dağlık bir bölgedir. Önemi ise Ermenistan ile Dağlık Karabağ arasında koridor görevini üstlenmiş olması, Zengezur’un yukarı dağlık kısmının Ermenistan ile Azerbaycan arasında aşılması zor bir geçit olmasıdır. Bu Azerbaycan’ın güvenliğini tehdit anlamı taşımaktadır (Attar 2005: 84). Zengezur’un kaybı Nahcivan (dolayısıyla Türkiye) ile Azerbaycan bağlantısını da koparmıştır. Oysa Atatürk zamanında Nahcivan ile Azerbaycan, dolayısıyla Türkiye arasında coğrafi bağlantı olsun diye İran’dan 11 km toprak temin edilmişti (Dilucu diye bilinen yer).

1944’te Gürcistan sınırları içinde yaşayan Ahıska Türkleri yerlerinden koparılıp Sovyetler Birliği içinde dağıtılıp eritilmeye çalışılmıştır (Zeyrek 2001: 53). Türklerin boşalttığı yerlerde şimdilerde Ermeniler ikâmet etmektedir. Bu durum günümüzde “Cavahet sorunu” olarak bilinen yeni bir soruna yol açmıştır. (Gürcistan, bağımsızlığını kazandığından beri Ermenilerin yerleştirildiği bu bölgeye [Ahıska’nın bir kısmına] yeterince hâkim değildir!)

Ayrıca 1991’de Rus ordusu (366. alay) destekli Ermeni saldırısıyla başta Karabağ olmak üzere Azerbaycan topraklarının beşte birini işgal etmiş ve işgal hâlâ devam etmektedir. Bir milyon civarında insan, insan olmaktan kaynaklanan birçok haklarından yoksun yaşamaktadır. Bu bağlamda son zamanlarda Azerbaycan’daki etnik kışkırtma ve hareketlenmeler dikkatle izlenmeye değer (Mirza 2007).

Bu gelişmeler Rusya ve diğer bölge ülkelerinin uzun dönemli stratejilerin sonucudur ve Türkiye bu sonuçlara göre sürekli kaybeden taraftır.

Sovyetler Birliği’nin Tehcirleri

Rusya’nın Kafkasya’ya inmesiyle birlikte sürgünler de başlamıştır. İlk Rus birlikleri 1770 yılında Kafkasları aşarak Güney Kafkasya’ya girmiştir. Bu yıllardan sonra Kafkaslarda katliam, sürgün ve ciddi insan hakları ihlalleri yaşanmaktadır. 1829 Edirne Anlaşması ile Ahıskalıların sürgünü başlamıştır.[6] Çerkez halkının sürgünü ayrı bir dramdır. Şeyh Şamil ve Çeçen direnişi, sürgün ve katliamlar birbirini izlemiştir. 1944 yılı ayrı bir sürgün dalgasıdır. Rusya Kafkaslarda Türk jeokültürüne ait halklara yaşama hakkı tanımamaktadır.

Sovyetler Birliği, Stalin döneminde sadece kitlesel katliamlar yaşamakla kalmamış, sürgünler yoluyla etnik harmanlama politikası da izlemiştir. Başta Ahıska ve Kırım Türkleri olmak üzere bundan özellikle Türk jeokültürüne ait halklar sıkıntı çekmiştir. Kırım Tatarları, Ahıska Türkleri, Çeçen, İnguş, Balkar ve Kumuk gibi halklar bölgeden uzaklaştırılmıştır.[7] İkinci Paylaşım Savaşı sırasında Almanlara yardım ediyor/eder düşüncesiyle 18 Mayıs 1944’te 450 bin civarında Tatar bir gecede trenlere doldurularak Kırımdan Orta Asya ve Sibirya’nın sürgün bölgelerine gönderilmiştir (Üşümezsoy 2004: 327). Oysa Kırım 70 bin gencini Rusya için savaşa göndermiştir. Üşümezsoy (2004: 332) sadece bu sürgün sırasında ölen Kırımlıların sayısının 200 bini geçtiğini kaydetmiştir. Uzun mücadelelerden sonra Tatarların yurtlarına dönüş mücadelesi sürmektedir. 300 bin Tatar dönebilmiş bir o kadarı ise dönüş mücadelesine devam etmektedir.[8]

1946-1947 yılları kış aylarında Sovyetler tarafından Gagavuzlar açlık tehlikesiyle karşı karşıya bırakıldı. Açlığın yanı sıra, 1949 yılında Sibirya’ya sürgün edilmek ve kurşuna dizmek suretiyle soykırım uygulandı. Sonuçta, Gagavuzların % 40’ı hayatını kaybetti. Sadece Ukrayna’da bulunan Kotlovina köyünde yaşayan 5.500 kişiden % 60’ı (3.300) açlıktan öldü. Kimse onlara yardım etmedi. Açlık ve sürgün olmasaydı, bugün Gagavuzların nüfusu bir milyonu bulacaktı. Sonuçta toplu mezara gömülenler hariç, 115 bin kişi hayatını kaybetti (Zanet 2007).

SSCB sürgün durumunu daha da çılgınlaşarak 1948-1953 yılları arasında “ulusların sürgünü” listesine Azerbaycan Türklerini de almışlardı. Sözde de olsa bağımsız bir devleti, milletiyle birlikte sürgüne göndermek gibi bir durum söz konusuydu. Bu başarılamamıştır (Attar 2005: 98). Ancak Ermenistan sınırları içinde yaşayanlar, Karabağ ve Zengezur bölgelerinden 1948-1956 yılları arasında 150 bin Azerbaycan Türkü göç ettirilmiştir (Attar 2005: 111). Daha önceki dönemlerde göçe zorlanan ve katliama uğratılanlarla birlikte bu sayı yüz binlere ulaşmıştır.

Kafkasya İle İlişkiler ve Bölgeyi Etkileyen Devletler

Günümüzde Kafkasya kuzey ve güney olarak adlandırılmaktadır. Kuzey Kafkasya RF’nin kontrolünde olan bölge ve ülkeler, Güney Kafkasya ise Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan’ı kapsamaktadır. Çeçen direnişinin RF tarafından kanlı biçimde bastırılmasından sonra Güney Kafkasya’da geleneksel sorunlar yeni biçim ve araçlarla bazen örtülü bazen şiddetli biçimde varlığını hissettirmektedir.

Güney Kafkasya’da birbiriyle çatışan iki büyük grup vardır: Atlantikçiler (ABD ve AB) ile Rusya ve İran’ın önde göründüğü Avrasya grubu. Birinci grup enlemsel ikinci grup boylamsal bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Gürcistan ve Azerbaycan Atlantik ittifakını seçerken, Ermenistan Rusya ve İran’ın bağlantısını kurmayı tercih etmiştir. Kafkas ülkelerinde cılız da olsa karşı görüşü savunan muhalifler de vardır.

Kafkasya’nın karışması kendi sınırlarını içine sindiremeyen bölge ülkelerinin dışarıdan büyük güçlere dayanarak siyasi hedeflerine ulaşma çabası ve bölgede çıkarı olan büyük güçlerin de bu ülkeler aracılığıyla çıkarlarını yönetme çabalarından kaynaklanmaktadır. Büyük gruplaşma böyle olsa da bölgedeki ve bölgeyle ilgili her devletin ayrıca kendi stratejik hesapları bulunmaktadır.

Türkiye, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan Güney Kafkas ülkeleriyle ilişkiler kurmuştur. Bunlardan Azerbaycan ile sorunlu başlayan ilişki daha sonra gelişmiştir. (Azerbaycan’ın Rusya destekli Ermenistan’ın işgaline uğraması sırasında Türkiye Elçibey liderliğindeki Azerbaycan’a gereken desteği vermemiş, hatta başbakan Özal, “onlar şii, biz sünniyiz, İran onlara daha yakın, onlar desteklesin” demiştir. Bu arada İran’ın da Ermenistan’ı desteklediği söylenmekteydi.) Ermenistan ile de yakın ilişki kurma çabası iyi sonuç vermemiştir. Bu gelişmelerden ve bölgede hem Rus ve İran hem de Atlantik desteğini alan Ermenistan cüretkâr davranarak Türkiye’den toprak talebinde bulunmaktadır. Irkçı politikalar izleyerek topraklarından bütün Türk kökenli halkları uzaklaştırmıştır. Tarihî Türk toprakları olmasına karşın yaptığı etnik temizlikle Ermenistan’da tek Türk kalmamıştır.

Türkiye Gürcistan ile de yakın ilişkiler kurmuştur. Bunun sonucunda Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı faaliyete geçmiştir. Bakü-Tiflis-Kars demiryolunun yapımı sürmekte ve gelecekte siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerin daha yakın olması beklenmektedir.

Kuzey Kafkasya Rusya Federasyonuna bağlı özerk bölgelerden oluşmaktadır. Çeçenya, Dağistan, Kabartay-Balkar, İnguşetya, Osetya, Karaçay-Çerkez Cumhuriyetleri gibi Rusya açısından sorunlu bölgeler vardır. Buralarda yaşanan bağımsızlık talebi gibi sorunlar da tarihsel miras ve Türkiye’de yaşayan, bölgeyle tarihsel ve kültürel bağları olan yurttaşların, dolayısıyla Türkiye’nin ilgisiz kalamayacağı alandır. Genel olarak Kafkasya, Türkiye’nin Orta Asya ve Hazar havzasındaki ilişki ve çıkarları açısından da gözünü ayırmaması gereken, stratejik önemi büyük bir coğrafyadır.

Gürcistan

Soros destekli renkli darbeyle işbaşına gelen Şaakaşvili döneminde Gürcistan Türkiye’nin, ama özellikle de ABD’nin stratejik ortağı durumundadır. Rusya’nın desteklediği Osetlerle yaşadığı iç savaşı kaybetmiştir.[9]Halkı Müslüman olan ve merkezi yönetime uzunca süre direnen Acaristan’a egemen olmakla beraber ciddi sorunlar vardır. Ahıska bölgesinde ise 1944’te Türklerin sürgüne gönderilmesinin ardından yerleştirilen Ermenilerle başı dertte ve o bölgeye de hâkim olamamaktadır. Rusya ve ABD’nin bilek güreştikleri bir yer haline gelmiştir. Çarlık Rusya’sı döneminde Türkiye’ye göç eden çok sayıda Gürcistan kökenli Müslüman Türk vatandaşı vardır. Bunların bir kısmı, Çveneburi Dergisi etrafında örgütlenmiştir. Genel olarak Gürcistan-Türkiye ilişkilerinin iyi olduğu söylenebilir. Kuzeyde RF ve doğuda Ermenistan Gürcistan’a dostça yaklaşmamaktadır. RF ülkedeki Abhaz, Osetin ve Ermenileri destekler durumdadır. Ermenistan ise Karadeniz’e Gürcistan üzerinden açılmak istemektedir. İlk adım olarak Ahıska’nın bir kısmını kapsayan Cavahet bölgesi üzerindeki talepleridir.

Kafkaslarda yıllarca süren baskı, birçok Kafkaslı toplumu Türkiye’ye göçe zorlamıştır. Gürcistan Devlet Bakanı Giorgi Haindrava’nın verdiği bilgiye göre Çarlık Rusyası 1880’lerde 80 bini Abhaz olmak üzere Gürcistan’dan Türkiye’ye 400 bin insan sürmüştür (Kanbolat 2006). Çerkez, Çeçen, Gürcü, Abhaz, Osset, Avar, Azeri, Karapapak (Terekeme) ve Ahıska Türkleri bunlar arasındadır. Bu yazının konusu olan Ahıskalıların yoğun göç etmelerine ve bölgeye Ermenileri yerleştirme politikasına rağmen 1917 yılı tarım istatistiğine göre (Ahıska ve Ahılkelek A Bölgesi) Müslümanlar bütün azınlıklardan iki kat fazladır (Gökdemir 1998: 105):

Türkiye Kars Antlaşması gereği Gürcistan’ın Acaristan (Acara) özerk bölgesinin garantörüdür.[10] Bir milyon civarında çoğunluğu Müslüman olan Acarlar bu bölgede yaşar ve garantörlüğün gerekçesi de bu Müslümanların haklarının güvence altında tutulmasıdır. Yine Gürcistan’da nüfusun en az % 6,5’unu Karapapaklar (Terekemeler) oluşturmaktadır. Gürcistan Acara’da yaşayan Müslümanlara yönelik Kartvelleştirme (Gürcüleştirme) ve Hıristiyanlaştırma çalışmalarını hızlandırarak sürdürmektedir. Müslüman köylerde kilise açma çalışmaları yürütülmektedir. Çürüksu’da 18.7.2006’da 300 genç vaftiz edilerek Hıristiyanlaştırılmıştır. Maçahel bölgesinde üç köyün topluca Hıristiyan dinine geçmesi törenine Gürcistan başbakanı da katılmıştır.  Müslümanlar ekonomik ve siyasi baskılar sonucu din değiştirmeye zorlanmaktadırlar. [11]

Garantörlüğü gereği yaşanan sorunların çözümü için Türkiye’nin Gürcistan ile masaya oturması gerekirdi. Eğer Türkiye iç sorunlarını çözememiş, ülkesinin tamamına hâkim olamamış ve Türkiye’ye hatırı sayılır oranda bağımlı olan, stratejik ortaklık olarak tanımladığı bir ilişki [12] sürdürdüğü küçük bir ülkeye yüzde yüz haklı olduğu Ahıskalıların sorunun çözmede yardımcı olamıyorsa bunu açıklamak zordur.

Ermenistan

Ermeniler muhtemelen MÖ.11. yüzyılda Dor göçleri sonucu Balkanlar üzerinden geçerek Anadolu’ya yerleşmişlerdir (Attar 2005: 2). Rus imparatorluk stratejinin sonucu Kafkaslarda tarihi Türk toprakları üstünde kurdurulan Ermenistan SSCB döneminde de korunup kollanmanın ötesinde sürekli genişletilen bir ülke olmuştur. Attar’ın deyişiyle (2005: 98) başından beri Sovyetlerin Azerbaycan Türklerine karşı uyguladığı toprak ve etnik politikaların arkasında hep bir Ermeni sorunu olmuştur.

Ermenistan’ın bölgede büyütülüp şımartılması da yine gerek bölge ve bölge dışı (Atlantik birliği gibi) ülkelerin ortak stratejik dayanışmalarının sonucudur. Ermenistan, Arap coğrafyasının İsrail’i gibi Türk coğrafyasının kalbine yerleşmiş durumdadır. Yayılmacı bir siyaset izleyerek bölge barışını bozmaktadır. Türkiye’den olduğu kadar Gürcistan (Ahıska), Azerbaycan ve Rusya’dan (Krosnador) da toprak talepleri vardır. Gürcistan üzerinden Karadeniz’e çıkış aramaktadır. Azerbaycan topraklarındaki işgali de devam etmektedir. İran ve Rusya ile yakın ilişki içinde olmaya zorlanmaktadır. Hıristiyan inancı ve Batı toplumlarındaki diasporası ile de Batı desteğini almaktadır. Özellikle Batı ülkelerindeki lobileriyle Türkiye karşıtı bütün etkilikleri desteklemeyi resmi politika yapmıştır. Bu özelliklere sahip bir ülkeyi abluka altına alarak Çarlık Rusya’sı politikalarına yönelen Rusya Federasyonu’nun kucağına itmek yerine, karşılıklı çıkarlara dayalı ilişkilerin kurulması ve bu amaçla bunu isteyecek yönetimlerin işbaşına gelmesinin teşvik edilmesi, toplumların huzuru ve bölge barışı açısından daha uygun bir yaklaşımdır.

Ermenistan sürgün ve katliamlarla monoetnik bir devlet haline gelmiştir. Bu durum sosyal yapının dış müdahalelere karşı sağlamlaşmasına yol açar. Özellikle komşu ülkelerle karşılaştırıldığında bu niteliği Ermenistan’a üstünlük sağlayabilir.

Azerbaycan

Azerbaycan’ın kurucu Cumhurbaşkanı olan Ebulfeyz Elçibey, Azerbaycan ile Türkiye’nin birleştirilmesi yönündeki projesi, onun devrilerek yerine Haydar Aliyev’in getirilmesiyle ortadan kaldırılmış görünmektedir. “İki devlet tek millet” söylemi de Haydar Aliyev’e aittir. ABD ve İsrail ile daha yakın ilişki içinde görünen İlham Aliyev yönetiminin de birleşme projesine yakın durmadığı gözlenmektedir. Oysa bu proje hem doğal, hem de Türkiye ve Azerbaycan’ın geleceği açısından son derece önemli bir projedir. Ermenistan ile süren Karabağ sorununun Nahçıvan’dan bir koridor açılarak çözülmesi hem bu birleşmeyi sağlayacak hem de bölge barışına katkı sağlayacaktır.[13] Bu durum, Türk jeopolitiği açısından Türk dünyası ile doğrudan bağlantı kurmak anlamına gelmektedir.

Azerbaycan, RF’yi dikkate alan ama Batı ittifakı içinde yer almak isteyen bir ülkedir. Yakındaki emperyalist bir gücün (RF) etkisini azaltmak için uzaktakinin desteğini talep etmek anlaşılabilir bir politikadır.

Azerbaycan’ın nüfus ve coğrafi olarak büyük kısmı İran içinde yer almaktadır. Bu gerçek İran ile Azerbaycan ilişkilerinde sürekli dikkate alınması gereken sonuçlar doğurmaktadır. İran, kendi bütünlüğü için Azerbaycan’a kuşkuyla yaklaşmaktadır. Yine aynı gerekçeyle Ermeni-Azeri ilişkilerinde, Azerilerle aynı dinden olmalarına karşın, Ermeni tarafında yer alabilmektedir.

Azerbaycan’da da Batıcılaştırma politikalarının “sivil toplum” aracılığıyla “proje demokratiya” adı altında yürütüldüğü görülmektedir (Yıldırım 2006).

Rusya Federasyonu (RF)

İlk Rus askeri kıtaları II. Katerina zamanında 1770 senesinde, Kafkas Dağlarını geçerek, Güney Kafkasya’ya girdi. Hazar Denizi sahillerinin ve Derbent, Kuban ve Bakû şehirlerinin işgali 1797 tarihinde gerçekleşti. 1804’te ise Mengreli ve 1810’da İmeret Rusların idaresine girdi.

1813 tarihinde İran ile imzalanan Gülistan Antlaşmasına göre, İran hükümeti Karabağ, Gence, Şeki, Şirvan, Derbent, Kuba, Bakû ve Talış hanlıkları üzerinde Rusya’nın nüfuz ve hâkimiyetini kabul etti. 1828’de imzalanan Türkmençay Antlaşması gereğince, Erivan ve Nahçivan hanlıkları Rusya’ya terk edildi. Karadeniz sahili de 1829’da Türkiye ile imzalanan Edirne Antlaşması ile Rusya’ya verildi.

Kafkasya bölgesi birçok ülkenin dikkate almak zorunda olduğu bir yerdir. Dolayısıyla her ülkenin farklı stratejisi bulunmaktadır. Rus jeopolitikçi Aleksandr Dugin “Rus Jeopolitiği, Avrasyacı Yaklaşım” adlı kitabında; “Türkiye’ye karşı ilan edilecek jeopolitik savaşta Rusya’nın başlıca müttefikinin İran olacağı, Azerbaycan’ın Türk yanlısı eğilimini sürdürmesi halinde İran, Rusya ve Ermenistan tarafından parçalanabileceği, Rusya’nın geleneksel müttefiki olan Ermenistan’ın, Türkiye’nin, Orta Asya Türk dünyasına yayılışının önüne set çekilmesinde stratejik üs görevini yerine getirdiği” (Dugin 2004: 78) değerlendirmesini yapmaktadır. Ayrıca, Rus Haber Ajansı Centran’da Pepe Eskobar imzasıyla yayınlanan bir yazıda da; “Rusya, Kafkasya ve Orta Asya'da liberal bir imparatorluk kurmakla meşgul” şeklinde ifadeler yer alıyor. Liberal imparatorluğun temsilcisi olan ve Sağ Güç Birliği'nin (siyasi parti) başkanlığını yapan Anatolıy Cubays, “liberal emperyalizm Rusya'nın ideolojisi, liberal emperyalizmin kurulması ise Rusya'nın misyonu haline gelmelidir” demişti (Tombuloğlu 2004).

Kafkaslarda bölgenin önemli güçleri olan İran ve Rusya kendilerince Türkiye’nin önünü kesme planları yapmakta, ağlarını örmektedirler. (Atlantik ittifakının da Batı yanlısı Büyük Ermenistan projesi bulunmaktadır ve bunlar birbiriyle örtüşmektedir) Güney Kafkasya’dan Orta Asya’ya geçiş zaten Ermenistan (ve İran) ile büyük ölçüde kapatılmış durumdadır. Rusya’nın Çeçenya’da çok sert davranmasında bu ülkeyi kaybetmeme isteğinin yanı sıra bağımsız bir Çeçenya’nın Türkiye’nin yanında yer alacağı ve Rusya’nın Kafkasya’yı kaybedeceği endişesi de vardır (Çeçen 2006). Bir bakıma Çeçenler Türk jeopolitiğinin unsuru olmalarının kurbanıdır. Rusya, Kuzey Kafkasya’yı kendine bağlı tutarak Türkiye’nin Orta Asya’ya giriş kapısını kapamak çabası içindedir (Çeçen 2006: 154) Anıl Çeçen (2007: 237) bir değerlendirmesinde de Çeçen savaşının Rusya’yı Kuzey Kafkasya’da oyalayıp başta Gürcistan olmak üzere Güney Kafkasya’ya dönmesini engelleyen Yahudi lobisinin çalışması olduğuna dikkat çekmektedir. Nitekim Rusya Gürcistan’daki askeri üslerini (Abhazya ve G. Osetya dışında) 15 Kasım 2007 tarihinde çekmiştir. Çekilen kuvvetler Ermenistan’a taşınmıştır. Kafkaslarda gücünü yitiren Rusya, Karadeniz’de, boğazlardan Akdeniz’e geçişte, Orta Doğuda ve Orta Asya’da da etkinliğini kaybeder. Dolayısıyla Kafkasya Rusya açısından yaşamsal önemde stratejik bir bölgedir.

Tarihten öğrenilmesi gereken derslerden birisi de Rusya ve Türkiye’nin savaşının her durumda Batının yararına olduğu ve son üç yüzyılda bundan en büyük kaybı da Türkiye’nin yaşadığıdır. Kuşkusuz Rusya da Batı karşısında zayıflamıştır. Oysa bu iki gücün işbirliği yapması halinde kaybeden Batı olacaktı.

RF, SSCB’nin dağılmasından sonra iyi eğitimli nüfusu ve etkili liderlikle kendini kısa sürede toparlamış ve Avrasya’nın en önemli gücü haline gelmiştir. Kafkasya’nın en etkili devleti olduğu söylenebilir.

Türkiye’de yeterince üzerinde durulmayan bir konu da Rusya’da Türk ve Rus etnosferinin iç içe geçtiği, karıştığı, benzeştiğidir. Rusya için Slavlar önderliğinde Slav-Türk Birliği demek mümkündür. Tarihçilerin “Rus’u kazırsanız altından Türk çıkar” saptamaları üzerinde düşünmek gerekir. Rus entelektüel ve yöneticileri arasında Türk soylu olan çok sayıda kişi bulmak mümkündür (Tekleli 2006). İfade edilmek istenen, araştırılması ihmal edilmesine rağmen kültürel yakınlığın sanılandan çok olduğudur.

RF-Türkiye yoğun bir ticari ve ekonomik ilişki içindedir. 2008 yılında Türkiye’nin en çok mal sattığı ülke RF’dir. RF’nin de mallarını sattığı beşinci ülke Türkiye’dir. İki ülke de ekonomik açıdan birbiri için vazgeçilemez durumdadır. Ekonomik ilişkiler siyasal ilişkileri de iyi tutmayı zorunlu kılmaktadır.

Rusya’nın Kafkas ülkeleri üzerinde hâlâ ciddi nüfuzu bulunmaktadır. Bu nüfuz coğrafî yakınlığın ötesinde tarihten kaynaklanan temaslar ve bilgi birikimi ile bu ülkelerde muhalefette olan Rusya etkisindeki aydınlardan da kaynaklanmaktadır. Bölge ülkelerinin ekonomik olarak Rusya’ya bağımlılıklarını yeterince azalttıkları da söylenemez.

RF ile Atlantik ittifakındaki Türkiye’nin çıkarları çelişmekte, yer yer de çatışmaktadır. Çatışmak yerine iki tarafı da memnun edecek çözümler üretmek iki tarafın da çıkarınadır. Avrasya ülkesi olarak Türkiye’nin, Batıyı dışlamasa bile, kendini öne çıkaracak ayrı politikaları olmalıdır.

İran

Tarihte İran Batı karşısında Doğu’nun ön cephesi olmuştur. Türklerin Batıya doğru ilerlemesiyle bu ön cephe rolünü Türklere devretmiştir. Özellikle son bin yolda dikkati çeken durum budur. İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında Türkiye’nin Batı ittifakına girmesi ve 1979 İslam devrimi ile İran yeniden Batı’nın hedefi durumuna gelmiştir.

Tarihin en eski devlet ve kültürlerinden olan İran ile Türklerin ilişkileri de çok eskidir. Türklerin bölgeye gelmesinden beri İran’da önemli derecede Türk nüfusu ve nüfuzu olmuştur. Yüzlerce yıl Türk hanedanların yönetiminde kalmıştır. Değişik zamanlarda işbirliği ve savaşlar yapılmıştır. 1639 tarihli Kasrı Şirin Antlaşmasından beri savaşsız geçen, Türkiye, diğer komşularına göre İran ile iyi sayılacak bir komşuluk yürütülmüştür. Humeyni devriminden sonra Atlantik ittifakının hedefi durumunda olan ve Büyük Ortadoğu Projesi ile bölünmekle tehdit edilen İran ile kurulabilecek dostluk, her zamankinden daha çok önem kazanmaktadır. Bu dostluğa İran, Türkiye ve Azerbaycan’ın şiddetle ihtiyacı olduğu gibi bölge barışı açısından da gerek vardır. Türkiye, İran ile sıcak bir çatışmada karşı karşıya gelmemelidir.

İran silahlanma ve bilimsel yarışta son yıllarda atak yapmış durumdadır. Şahap füzeleri ve nükleer teknoloji geliştirme çabalarını Atlantik ülkeleri kaygıyla izlemektedir. İran uzaya kendi uydusunu kendisi gönderen ilk İslam ülkesi olarak uzay teknolojisine de el atmıştır.

İran’da büyük bir kitleyi oluşturan Türk (Azeri) nüfusu ve diğer etnik sorunları İran’ın yumuşak karnını oluşturmaktadır.

ABD

Büyük güçlerin jeopolitikleri dikkate alındığında, ABD en belirgin küresel güçtür. Bütün dünya ilgi alanı içindedir. Dünya enerji kaynaklarının çoğuna sahip olan Avrasya’nın merkezi ile de yakından ilgilidir. Afganistan ve Irak’taki açık işgali bu ilginin sonucudur. Kafkasya’da Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan ile yakın ilişki içindedir. Bölgede İran’ı baskı altında tutarken, Rusya Federasyonu ile rekabet etmektedir.

Clinton döneminde ABD’nin Rusya’ya yaklaşımı farklıydı. Bir yandan Rusya’da iktidara hâlâ yakın olan komünistlere karşı liberalleri (Yeltsin-Putin) destekliyor, bir yandan da hızla gelişmekte olan Alman-Rus ilişkisini bozmaya çalışıyordu. Öte yandan Çeçen savaşı Rusya’nın güney Kafkasya ile yakından ilgilenememesine sebep olarak ABD’nin bölgeyle bağlantısının kurulmasına yol açmıştır. Bir başka açıdan ise ABD Irak ile meşgulken, Rusya kanlı Çeçen operasyonunu tamamlamıştır. Ancak oğul Bush döneminde ABD-Rusya ilişkileri daha rekabetçi çizgiye oturmuştur. Bunda Rusya’nın ekonomik olarak kendini çabuk toparlamasının da rolü olmuştur.

ABD açısından geleceğin petrol ve doğal kaynaklar bölgesi olarak öne çıkmakta olan Hazar havzasının yeniden Ruslara bırakılması ya da Avrupa ile Asya’nın büyük ülkesi olan Çin’in kontrolü altına geçmesini önlemek için kesinlikle Kafkasya’nın Büyük Ortadoğu bölgesi içine alınması gerekmektedir (Çeçen 2007: 236). Bu bağlamda Türkiye için de riskler taşıyan BOP yüzünden Türkiye’nin çıkarları, ABD ile gerek Ortadoğu gerekse Türkistan’da (Orta Asya) çatışma halindedir.

ABD Türkiye’yi müttefik olarak değil, bölgesinde ihtiyaç duyduğunda kullanabileceği yedek güç olarak görmektedir. Batılı devletler Türkiye’yi “aslında karşı taraf” olarak değerlendirmektedir.

ABD, RF-Gürcistan Savaşından sonra Karadeniz’de donanma bulundurma yoluna gitmiştir. RF için ciddi bir tehdit olan bu durum Türkiye’yi de Montrö Anlaşması nedeniyle zor durumda bırakmaktadır. Ayrıca ABD, SSCB’den ayrılan Ukrayna ve Gürcistan ile yakın ilişki kurması, “renkli devrimlere” destek olması gibi nedenlerle RF ile karşı karşıya gelmiştir. Bu iki ülkenin NATO şemsiyesi altına girmesi bölgede RF’nin tetikleyeceği birçok yerel ve bölgesel soruna yol açabilecek niteliktedir.

ABD’nin, Irak ve Afganistan’daki işgalleri sürmektedir. Buralarda hedeflerine ulaşmadan başka bölgelerde yeni sıcak çatışmalar içine girmeyeceği düşünülmektedir.

Avrupa Birliği

Avrupa Birliği (AB), kendi bütünleşmesini henüz tamamlayamamıştır ve uluslar arası krizlerde etkili olamadığı izlenimi vermektedir. Balkanlardaki gelişmelerde (Saray Bosna gibi) Irak ve Afganistan’ın işgalinde Atlantik ittifakında birlikte hareket etmiş, ABD’ye destek vermiştir. AB içinde etkili ülkelerden Almanya, İngiltere ve Fransa’nın kendi politikalarını sürdürdükleri gözlenmektedir. Müttefikleri ABD’yi gönülsüzce desteklemektedirler. Enerji kaynaklarına ihtiyaç duyduğu RF ile Kafkasya yüzünden karşı karşıya gelmede isteksiz davranmaktadır. Buna rağmen RF-Gürcistan Savaşında AB dönem başkanı Fransa’nın cumhurbaşkanı Sarkozy devreye girmiştir. AB şimdilik Kafkasya’da ciddiye alınır bir güç ve ilgi göstermemiştir.

İsrail

İsrail ve Yahudi diasporası (ki Siyonist özelliği oldukça belirgindir) Allah’ın kendilerine vaad ettiğine inandıkları topraklara (arz-ı mevud) sahip olma stratejisi doğrultusunda çalışmaktadır. Irak, Suriye ve Türkiye onlara göre vaad edilmiş toprakların üstünde olan ülkelerdir. İsrail, Türkiye başta olmak üzere bölge ve bölge dışı ülkelerdeki güçlü Yahudi lobilerine sahip olmakla, bölgenin dikkate alınması gereken güçlerindendir. Yahudilik, bölgesel olmanın ötesinde küresel jeopolitik oyuncular arasındadır. Hayalet bir süper güç görüntüsü vermektedir. Kafkasya ve Orta Asya’da iyi ilişkiler kurmuştur. Yahudi diasporasının ABD eliyle Irak’ı etkisizleştirdiği, İran ve Suriye’yi kontrol altında tuttuğu görülmektedir. Türkiye ile yakın işbirliği görüntüsüne rağmen lobisi aracılığıyla Türkiye’nin istikrarsızlığındaki payı tartışılmalıdır. Irak’ın geleceği konusu başta olmak üzere Ortadoğu’da Türkiye ile çıkarları çelişmektedir. Kafkasya ve Orta Asya’da Türkiye ile karşı karşıya gelmek yerine işbirliği içinde olması daha akla yatkın görünmektedir. Fuller (2008: 221) Türk-İsrail işbirliğinin eski Sovyetler Birliği’ne dâhil Türki cumhuriyetlerine de uzandığı gözlemini kaydetmektedir. İsrail SSCB’nin çökmesinden sonra bu bölgeye girmek için Türkiye’yi değerli bir köprü olarak görmüş, ardından Türkiye de İsrail’in bölgeye girişini kolaylaştırmıştır (Fuller 2008: 221). İsrail’in Sovyetler Birliği’nin ardından Gürcistan ve Azerbaycan’daki lobileri ekonomileri ele geçirmiştir. Bu ülkelerdeki ekonomik üstünlüklerini şimdilerde siyasal amaçlı kullanma aşamasına gelmişlerdir (Çeçen 2007: 237). İsrail, ABD ile bu bölgede de yakın çalışma içindedir.

Gürcistan Yahudileri (yaklaşık 14 bin kişi) bu ülkeye Babil sürgününde Kral Nebukadnezar döneminde 2600 yıl önce yerleşmiştir (Besalel 2003: 186). Gürcistan Yahudileri Gürcistan’da da çok etkilidirler. Eduard Şevarnadze Cumhurbaşkanlığı yapmıştır. SSCB döneminde İçişleri Komiseri ve istihbarat şefi Beriya[14] da bir Yahudi idi. Anadol (2004: 167) Stalin’in de Yahudi olduğuna işaret etmektedir. İsrail, Kafkas ülkelerine silah satan ülkelerden biridir.

Türkiye

Türkiye, tarihsel, kültürel ve coğrafi olarak bölgenin aslında en etkili gücüdür. Kafkasya’da yüzlerce yıl hüküm sürmüş devletlerin bir şekilde mirasçısıdır. Bölgeyi ve bölgedeki toplumları diğer ilgili devletlerden çok daha fazla yakından tanımakta ve tanınmaktadır. Bölge halklarıyla kültürel akrabalıkları ve jeokültürel çıkar ortaklıkları vardır. Türkçe konuşan halkların yanı sıra Müslüman olan ve gönlü Türkiye’den yana olan ve bu bağlamda beklenti içinde olan halklar bu bölgede yaşamaktadır. Kafkaslardan göçe zorlanmış ve akrabaları hâlâ bölgede olan halklar da Türk vatandaşıdırlar. Bölgede Rusya’dan sonra en büyük askeri ve ekonomik güç Türkiye’dir.

Türkiye’nin Güney Kafkas ülkeleriyle ilişkilerini değerlendiren Aslanlı 2004’te şu saptamayı yapmaktadır:

Gürcistan açısından ABD önemsenen devlet, Rusya dikkate alınan devlet, Türkiye ve İran idare edilen devlet durumundadır. Ermenistan açısından Rusya önemsenen devlet, ABD dikkate alınan devlet, İran idare edilen, Türkiye idare dahi edilmeyen devlet konumundadır. Azerbaycan açısından önemsenen herhangi bir devlet bulunmamaktadır. Azerbaycan için Rusya ve ABD dikkate alınan devlet, Türkiye ve İran ise idare edilen devlet konumundadır. Hâlbuki Türkiye'nin, Güney Kafkasya ülkelerinin dış politikasında kendisi açısından şunu sağlaması gerekmekteydi: Azerbaycan, Türkiye'yi önemseyecektir; Gürcistan Türkiye'yi en azından dikkate alacaktır; Ermenistan en azından Türkiye'yi idare etmek zorunda kalacaktır. Türkiye'nin bölge devletleri ile ilişkilerinde pasif konumda bulunmaktan vazgeçmesi gerekmektedir.

Türkiye, haritalar üzerinde konuşulan, kutupların dağıldığı bir zamanda iç işleriyle oyalanmaktadır. Bir yandan dış destekli ayrılıkçı hareket, bir yandan da laiklik konusundaki abartılı çekişme geleceği yönetmede Türkiye’yi etkisiz kılmıştır ve bu süreç hâlâ devam etmektedir.

Türkiye jeokültürel açıdan Doğulu olmasına karşın 1945 sonrasında Atlantik ittifakında bulunmayı tercih etmiştir. Bu tercihte son iki yüz yılda Doğu’nun Batı karşısında liderlik yarışında Rusya karşısında yenik düşmesi ve Rusya’nın Türkiye’yi Batı’ya itmesinin de etkisi vardır. Türk dünyasının aynı blok içinde bulunması Batı’nın işine gelmediği gibi Rusya’nın da işine gelmemektedir. Türkiye’de birçok sosyal çatışma dışarıdan ve yukarıdan dayatılan Batıcılaşma ile açıklanabilmektedir. Türkiye’nin doğal yeri Doğu ittifakı içindedir.

Uzak bir ihtimal olsa da, Türkiye’nin AB içinde eşit bir üye olarak yer alması dünyadaki Doğu-Batı, Hilal-Haç kutuplaşmasını yumuşatabilir, Türkiye Doğu-Batı köprüsü olabilir.

Kafkaslarda Gruplaşmalar

Ulusal güvenlik ve çıkarların çatışması, devletlerin yakın ve uzak çevrede yer alan diğer ülkelerle ittifaklar yapmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda bölgeyi etkileyen birkaç uluslar arası örgüt kurulmuştur. Bunlar; Kolektif Güvenlik Örgütü (KGÖ), Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan, Moldova (GUAM), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve NATO Kafkas devletlerinin güvenlik politikalarında ön plana çıkmaktadır.

Rusya Federasyonu’na bağlı özerk yönetimlerden oluşan Kuzey Kafkasya’yı bir yana bırakarak Kafkasya’daki ülkelerin yaptıkları uluslar arası ittifaklar iki büyük gücün etkisi dikkat çekmektedir; ABD ve RF.

SSCB’nin dağılmasından sonra RF bölgeden tamamen çekilmemek için Bağımsız Devletler Topluluğunu (BDT) oluşturmuştur. BDT’nin askeri kanadı olarak oluşturulan KGÖ’ye ise Kafkasya’dan sadece Ermenistan üyedir. Anlaşma gereği RF, Gümrü’de askeri üs bulundurmaktadır.

ABD’nin destek ve telkiniyle bölge ülkelerinin RF’nin denetimi dışına çıkması amacına dönük bölgesel yapılanma üye ülkelerin adlarının ilk harflerinden oluşan GUUAM (Gürcistan, Ukrayna, Özbekistan, Azerbaycan ve Moldavya) adlı örgüttür. Özbekistan’ın ittifaktan çıkmasıyla şimdilik GUAM olarak varlığını sürdürmektedir. RF, GUAM’ı Atlantikçi olarak algılamaktadır.

RF, Aralık 2007’de AGİT’ten ayrılmıştır.

Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ) örgütü ise Türkiye’nin öncülüğünde 25 Haziran 1992’de İstanbul’da imzalanan bir anlaşma ile kurulmuştur. KEİ'nin ilk kurucu üyeleri Karadeniz'e kıyısı olan Türkiye, eski Sovyetler Birliği, Romanya ve Bulgaristan'dır. Sovyetler Birliği'nin dağılması üzerine, Bağımsız Devletler Topluluğu olarak Rusya Federasyonu, Ukrayna, Azerbaycan, Moldova, Gürcistan ve Ermenistan kurucu üye sıfatıyla katılmışlardır. Daha sonra Karadeniz'de kıyısı olmayan Yunanistan ve Arnavutluk da kurucu üye olarak katılmıştır. Sonradan Sırbistan da üye olmuştur.

Veliyev’e göre (2007), Soğuk Savaş sonrası Güney Kafkasya'da ortaya çıkan jeopolitik değişiklikler karşısında kutuplaşmalar ortaya çıkmış ve Ermenistan-Rusya-Yunanistan-İran dörtlüsüne karşı Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye-ABD mihveri gelişmiştir. Son dörtlü dışarıdan İsrail tarafından da desteklenmektedir. Gürcistan ve Azerbaycan NATO içinde yer almak istemektedirler.

Gürcü-Rus Savaşı (Ağustos 2008)

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsız kalan Gürcistan toprak bütünlüğünü sağlayamamıştır. Abhazya, Güney Osetya ve Acaristan sorun yaratmakta, Ahıska bölgesinde (Cavahet) Ermenilerin itaatsiz tavırları vardı. Bunlardan Acaristan sorunu Aslan Abaşidze’nin devre dışı bırakılarak çözülmüş gibidir. Cavahet bölgesinde Ermeniler kısmen sessizliğini sürdürmektedirler. Ancak Abhazya ve Güney Osetya’ya Gürcistan egemenliği tesis edilememişti. Ağustos 2008’de Gürcü birlikler “anayasal düzeni tesis etmek” amacıyla Güney Osetya’ya girmiş ve iki gün sonra karşılarında Rusya’yı bulmuştur.[15] Rusya ile Gürcistan sıcak bir savaş yaşamış ve Gürcistan yenilmiştir. Gürcistan’ın Atlantik ötesinden beklediği diplomatik desteğin ötesindeki destek gelmemiştir.

Gürcü-Rus savaşı sürerken sorun, uluslararası krizlerde pek görünmeyen AB’nin de ilgisini çekti. AB dönem başkanı Fransa’nın devlet Başkanı Sarkozy’nin Rusya ve Gürcistan ziyareti Bölgeye AB’nin de ilgi gösterdiğinin işareti oldu. Yine savaş devam ederken Polonya, Ukrayna, Estonya, Litvanya ve Letonya’nın devlet başkanları Gürcistan’a gelerek Rusya’yı protesto mitingine katıldı ve Tiflis meydanında halka konuşma yaptılar. Kriz süresinde ABD sert diplomatik konuşmalarla yetindi. Savaşın sonunda insanî yardım adı altında dev bir askeri hastane göndermek istedi ancak Montrö Sözleşmesi gereği buna Türkiye izin vermedi. Bunun üzerine küçük tonajlı askeri gemileri boğazlardan geçirerek Batum limanına ulaştı.

RF, 26 Ağustos 2008’de Abhazya ve G. Osetya’nın bağımsızlığını tanıdı ve buna ABD tepki gösterdi. Bağımsızlık tanıma her yönüyle çifte standartlar taşıyordu. Sırbistan’dan ayrılan Karadağ (3 Haziran 2006) ve Kosova’nın (17 Şubat 2008) bağımsızlığını Atlantikçiler alkışla karşılar ve desteklerken RF karşı çıkıyordu. Kosova’nın bağımsızlığı tartışmalarında RF devlet başkanı Putin “Kuzey Kıbrıs’ı neden tanımıyorsunuz” diye bu çifte standardı dile getiriyordu. Abhazya ve G. Osetya’yı tanıyan RF, Çeçenistan’da katliam boyutlarında sert bir müdahale ile Çeçen bağımsızlığının önüne geçmişti. Tataristan ve Rusya Federasyonuna bağlı diğer özerk devletlerin özerkliklerini budamayı da sürdürüyordu.

Bu kriz sırasında Rus medyasının “Gürcistan’ı ABD ve Türkiye’nin birlikte silahlandırdığı” iddialarına karşın başbakan Erdoğan’ın Rusya ve Gürcistan ziyaretleri oldu ve “Kafkasya Güvenlik ve İşbirliği Alanı” adı altında bir istikrar projesi sundu. Ayrıntılar henüz belli olmayan bu projeye RF, Türkiye, Azerbaycan Gürcistan ve Ermenistan’ın katılması planlanmaktadır.

Savaş sonrasında şu sonuçlar daha gözlenir olmuştur: RF eski SSCB politikalarına dönmektedir. RF, Kafkaslarda Batı çıkarlarından rahatsızdır. Gürcistan askeri ve ekonomik olarak güç kaybetmiştir ve bu özellikle ayrılıkçı özerk bölgeler ve Ermenistan lehine olmuştur. Kafkaslarda Rusya ve Türkiye Atlantik ittifakı ve İran’dan öne çıkmıştır.

Savaş ve sonuçlarıyla ilgili Yılmaz (2008) şu değerlendirmeyi yapmaktadır: Gürcistan’daki savaş Rusların ne ilk ne de son müdahalesi olacaktır. Artık Ruslar kazandıkları cesaret ve özgüven ile satranç tahtasına yeniden bakıyorlar. ABD-Rusya karşılaşması şimdi Japon Denizi’nden Orta Asya ve Kafkasya’ya, Karadeniz’den Balkanlar ve Baltık Denizine ve hatta Kutuplar ve açık denizlere kadar yeniden şekilleniyor. Bu şekillenme içinde Çin, Hindistan ve İran gibi aktörlerin de fırsatçı politikalar ile yeni krizler doğurabileceği, oldu-bittilere girişebileceği hesaplanmalıdır.

Batı’nın Ukrayna’yı NATO bünyesine katma çabaları RF’nin karşı duruşuyla Ukrayna’nın etnik yapısına harekete geçirebilir ve bu Ukrayna’nın dağılmasıyla sonuçlanabilir. Batı baskısının şiddetinin artması Federatif Rusya’nın dağılmasını gündeme getirse bile bunun çok uzak bir ihtimal olduğu düşünülmelidir.

Türkiye bölgede sadece Atlantikçi müttefiklerine güvenerek maceraya atılmamalıdır. RF’nin de kendisine bir tehdit olduğunu aklından çıkarmayarak kendi güvenlik politika ve senaryolarını hazırlamalıdır. Türkiye’yi yeni bir soğuk hatta belki de sıcak savaşın meydanı olmak tehlikesi beklemektedir.

Atlantik ittifakının Türkiye ile ya da Türkiyesiz, Türkiye’nin doğusuna yerleşmesi hem Türkiye’nin güvenliğini zaafa uğratır hem de (bu olmasa bile) Türkiye’nin Batı açısından stratejik önemini azaltır. Bunun anlamı Türkiye’nin reel politik masasında ileri sürebileceği kozlarından bir kısmını kaybetmesidir.

Ahıska’nın Dramı

“Ahıska” ile “dram” kelimeleri kadar birbirine yapışmış başka kelimeler adeta zor bulunur. Ahıska, yüzyıllardır “sınırlar arasında” kalmış, bazen Osmanlı’da bazen Rusya’da bazen de kaosun içinde olmuştur.

SSCB tarafından 1944’te Türklerden arındırılmış olan Ahıska, Türkiye’nin kuzeydoğusunda, sınırdan 15 km ileride, Ardahan ilinin sınırlarında ve Gürcistan’a bağlı bir yerleşim birimin merkezidir. Abastuban, Adigün, Aspinza, Ahılkelek, Azgur ve Hırtız gibi kasabaları ve iki yüz kadar köyü bulunmaktadır. 1828’de 50 bin olan nüfusu 1887’de 13.265’e düşmüş, şimdiki nüfusu da yaklaşık 25 bin kişidir (Zeyrek 2006: 9). Bölgenin şu anki ismi ‘’Samtshe-Cavaheti’’dir. Adigün, Aspinza, Ninosminda (eski ismi Bogdanovka), Ahalkalak ve Borcom ilçeleri ‘’Samtshe-Cavaheti’’yi oluşturur.

Ahıska ahalisi genel olarak Kıpçak asıllıdır.[16] Ahıska’da Kıpçakların varlığı milattan önceki yıllara kadar gider (Buntürk 2007: 9-11). Gürcü vakanüvisler milat öncesi 4. yüzyılda Kür nehri boyunda Buntürk ve Kıpçak adlarında iki Türk kavminin bulunduğunu kaydederler. Büyük İskender Kafkasya’ya geldiğinde Kıpçaklarla karşılaşır.[17] Yine Roma yazıcılarından Plinius (23-79) da bölgede Kıpçakların bulunduğunu yazar (Kırzıoğlu 1992: 82). Adji (2002: 165) de 3. asırda Türk Dünyasının Kafkasya’ya kök saldığını bildirir. Doğan Avcıoğlu ise Gürcü Kralı 3. David’in (1039-1125) çağrısı üzerine 40 bin ailelik büyük bir Kıpçak grubunun Kafkasların güneyine geçerek Hıristiyanlaşıp Gürcistan tarihinde önemli roller üstlendiğini kaydeder. Dede Korkut Hikâyelerinde bu “kâfir” Kıpçaklarla olan savaş ve çekişmeler anlatılır. Bugün Kür, Çoruh ve Çıldır gölü bölgesinde yaşayanlar bu Kuman/Kıpçak kitlesidir (Avcıoğlu 1999: 955). Kartlis Ckhovreba adlı Gürcü kaynağına göre 1195 yılında Gürcistan’a ikinci Kıpçak göçü başladı. Sevinç Han idaresindeki bu Kıpçaklara diğerlerinden ayırt etmek için ’Yeni Kıpçaklar’ denildi. Ahıskalılar bu Kıpçaklardandır. Bölgede bulunan Meshi kabileleri de bu kitle içinde eriyip kaynaşmıştır. Bu gelişmelere ek olarak 11 ve 12. yüzyıllarda Ahıska bölgesine Oğuz boylarının da yoğun biçimde yerleştikleri ve Kıpçaklarla karıştıkları görülür (Doğru 2004: 20; Kalkan; Toksoy 2008: 122). Bölgeye 1578 yılında Osmanlı Devletinin gelmesinden sonra bugünkü Damal ilçesine yerleştirdiği Alevi Türkmenleri de eklemek gerekir.

Harita: Tarihi Atabek Yurdu

Ahıska, 1578’den beri Osmanlı’da Çıldır Eyaleti/Vilayetinin merkezi olduğu için iyi bilinen bir yerdir. Bu eyalete şu yerleşim birimleri bağlıydı: Bedre, Ahilkelek, Azgur, Hırtız, Cecerek, Ahıska, Altunkala (Adıgön), Acara, Maçahel, Livana (Artvin), Pertekrek (Yusufeli), Ardanuç, İmirhev, Şavşet, Oltu, Narman, Kamkhiz, Poskof, Ardahan, Küçük Ardahan (Göle) ve Çıldır,  Rusya ile yapılan 1829 Edirne Antlaşmasıyla bu eyalet parçalanmıştır. Bölgede, Ahıska dâhil on ilçe Ruslara bırakılmıştır. 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması da bu parçalanmayı sürdürmüştür. Böylece Bedre, Azgur, Hırtız, Ahalkala (Ahilkelek), Cecerek, Ahıska, Altunkala ve Maçahel’in bir kısmı Gürcistan’da kalırken Posof, Ardahan, Çıldır, Göle, Şavşat, Oltu, Narman ve Artvin gibi yerler Türkiye’de kalmıştır.

Ahıskalılar, “milletlerin kendi kaderini tayin hakkı” ilkesi gereği düzenlenen Gürcistan’daki Batum Konferansında Türkiye’ye katılmak istediklerini belirtmişlerse de kabul edilmemiş, özerklik bile verilmemiştir (Sezgin ve Ağacan 2003: 13).

Ahıska, Ardahan ili ile sınır olan şimdilerde Gürcistan’a bağlı yerleşim birimidir. Binlerce yıl Kıpçak/Kuman soylu insanların yaşadıkları bu topraklarda (Kırzıoğlu 1992; Doğru 2004) artık onlar yoktur. Sürgünde ve dünyanın dört bir yanına dağıtılmış durumdadırlar. Nüfusu yarım milyon civarında olan bu halkı ve sorunlarını insan hakları ve demokrasi örgütleri nedense görmemekte ve duymamaktadır. Hiçbir suçla itham edilmedikleri halde, 1944 yılında yurtlarından sökülüp atıldılar.[18] Türkiye’nin onlardan uzun yıllar haberi olmadı. Aslında gizli yapılan bu sürgünden Rus devleti bile yıllar sonra haberdar oldu; etnik haritalarda Ahıska uzun yıllar Türk bölgesi olarak gösterildi. Sovyetler Birliği dağılınca “Mesket Türkleri” olarak adları duyuldu. Sonradan “bizim Ahıskalılar” oldukları anlaşıldı!

Savaş sonrası dönemde Stalin’in Türkiye’den toprak talepleri, Türkiye’yi sanki elde olanı korumaya itmiş, çoktan ilgisini kestiği Rusya’daki Türk dünyasından iyice vazgeçmiştir. Doğu toplumlarıyla ilgilenmek zaten “cısss” haline getirilmişti. Sol aydınlar ilgi gösterince “ırkçı”, sağcılar ilgi gösterince “pantürkist” damgası yiyor, rejim tarafından meşruiyet dışına itiliyordu. Bir süre sonra, 70’lerde ise terör stratejik aklı kilitledi, kökten Batıcı rejim de Doğu ile ilgisini kesti ve konu unutuldu.

Ana yurtlarına dönmelerine 1944’ten 2007’ye kadar izin verilmeyen Ahıskalılar adeta ortada kalmışlardır. Eski Sovyetler Birliği’nin 13 Cumhuriyetinin 264 farklı bölgesinde ikamete zorlanmışlardır. Uluslararası Ahıska Türk Dernekleri Federasyonu (AHDEF) Genel Başkanı Yunus Zeyrek; “Meselenin tarafları bellidir: Bölgeyi 1828 yılında ana parçadan koparan Ruslardır. Bu insanları 1944 yılında yurdundan süren Sovyet Rus rejimidir. Sürgün insanları yurduna bırakmayan da Gürcistan yönetimidir” demektedir (Zeyrek 2004). Bu saptamaya, Ahıskalıların haklarını uluslararası alanda savunma görevinin de öncelikle Türkiye’ye düştüğünü eklemek gerekir.

Ahıskalılar, tarihimizde 93 harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşları sırasında çok sıkıntılar çekmiş, Türkiye’ye geçebilenlerin bir kısmı Ardahan, Artvin, Ağrı, Muş, Hatay, Bursa, Çorum gibi yurdun değişik yerlerinde iskân edilmiştir. Osmanlı-Rus savaşı döneminde 120 bin kişi göç etmek zorunda kalmıştır (Gökdemir 1998: 10) Ahıska kökenliler şimdilerde yoğun olarak Artvin, Ardahan, Kars, Ağrı, Muş, Hatay, Bursa ve İstanbul’da yaşamaktadırlar. Kars ve Ardahan’da “Yerli” [19] yurdun değişik yerlerinde ise “93 muhaciri”, “Kafkas muhaciri”, “Ahıska göçmeni” ya da “muhacir” olarak bilinirler. Sınırın ötesinde kalanlar 1920’lerde Gürcistan’ın bağımsızlığıyla birlikte Gürcistan vatandaşı olmuşlardır. Kendi dillerinde eğitim yapmışlar, Türkçe gazete ve kitaplar yayınlamışlar, SSCB’de kimliklerinde “Türk” yazan tek halk olmuşlardır. Sürgün öncesinde kimliklerini “Azeri” olarak değiştirmeleri için baskı yapılmıştır. 1944’e kadar bu şekilde süren yaşamları bu yıldan itibaren değişmiş, önce vatansız bırakılmış, büyük Sovyet coğrafyası içinde dağıtılmış, defalarca sürgüne gönderilmiş ve katliamlara uğramışlardır. Ahıskalı bir kadının deyişiyle “sahapsız kalmış”lardır.

Eski SSCB bölgesinde, vatanlarından uzak 270-345 bin Ahıska Türkünün yaşadığı düşünülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti tarafından çıkarılan Ahıska Türklerinin Kabul ve İskânına Dair Kanun (Kanun No: 3835, 02.07.1992) gereğince bir grup Ahıskalı Türkiye’ye getirilerek Iğdır’a yerleştirilmiştir.

Gürcistan, 1999’da Avrupa Konseyi üyeliğine başvurunca, Ahıska Türklerinin vatanlarına dönmeleri için gerekli olan yasal düzenlemeleri iki yıl içinde hazırlayacağı vaadinde bulunmuştu. Fakat bu yasa sekiz yıl sonra Gürcistan yönetimi tarafından onaylanmıştır. 11 Temmuz 2007’de Gürcistan parlamentosu Ahıska Türklerinin Gürcistan’a dönmesinin önünü açan, “Yirminci yüzyılın 40’lı yıllarında Sovyetler tarafından Gürcistan’dan sürülen şahısların geri dönmesi hakkındaki yasayı” kabul etmiştir (Çınar 2007). Yasa sadece Ahıska Türklerini değil Ahıska Türkleri ile birlikte sürülen diğer halkları da kapsamaktadır. Fakat bu yasayla Gürcistan’a dönecek en büyük halkın Ahıska “Türk”leri olması Gürcistan içinde ve dışında bazı tartışmalara neden olmuştur. Düzenlemeler ise adeta işi yokuşa sürme düzenlemesi gibi. Yeni sorunlar kendini şimdiden hissettirmektedir.

AHDEF Genel Başkanı Yunus Zeyrek, 27 Kasım 2004’teki konferans konuşmasında konuya yapıcı olarak yaklaşmaktaydı: “Maksadımız ne kimseyi suçlamak ne de bir ülkenin sınırlarını tartışmaktır! (…) Ahıskalılar ana vatanlarında, o ülkenin sadık vatandaşları olarak Türk kimliğinin icaplarıyla yaşamak istemektedirler. Ortada halkı sürülmüş sahipsiz bir vatan ve uçsuz bucaksız coğrafyalarda hayatta kalma mücadelesi veren, yersiz yurtsuz bir topluluk vardır. Amacımız, bu mazlum insanlarının yaralarını sarma konusunda, meselenin uluslararası hukuk ve siyaset çerçevesindeki yerini belirlemek; insanlık âlemine ve ilgililere de sorumluluğunu hatırlatmaktır” demektedir.

Ahıskalıların üçüncü sürgün yerleri olan Krasnodar bölgesinden ABD’ye gönderilmesi (Krasnodar’da yaşayan Ermenilerin bunda ne kadar etkisinin olduğu tartışmalıdır) ve ABD’nin bunları kabul etmesi üzerinde de düşünmek zorundayız. Bu insanlar öncelikle vatanları olan Ahıska’ya, olmazsa Türkiye’ye gelmek istemekteydiler. Türkiye ve Rusya bu insanları istememişlerdir. ABD de aldığı göçmenleri ülkenin değişik yerlerine dağıtmıştır! [20]

Bölgeye daha yakından bakıldığında başkalarının akıl oyunları görülüyor. Gürcistan’ın Cavahet bölgesinde faaliyet gösteren Taşnaknsütyun yanlısı “Virk”, “Arşaluys”, “Parvana”, “Javahk”, “Birleşik Cavak Birliği” gibi Ermeni teşkilatları, Rus askeri üslerinden alınan çok sayıda silaha sahipler ve bazı köylerde, Ermenilerin ayrılıkçı askeri grupları bile bulunuyor (Saraç 2007). Gürcistan Parlamentosu’nun çıkardığı dönüş yasasından Ahıska’daki (Cavahet) Ermeniler oldukça rahatsız olmuş görünmektedirler. Rahatsızlıklarının bir kısmı da bölgeye yakın bir başka yer olan Borçalı (Merneuli) da 400 bin kadar Karapapak’ın yaşamasıdır. Ermeniler iki yandan kuşatılacaklarını ve özerklik talepleri konusunda rahat olamayacakları düşüncesindedirler.

Ahıskalıların vatanlarına dönüşü Karadeniz’e ulaşma hedefi olan Ermeni yüksek stratejisine de ters düşmektedir. Aslanlı’nın (2006) aktardığı bilgiye göre Sovyetler Birliği'nin dağılma döneminde toplanan Ermeni Ulusal Kongresi, genişleme projesi çerçevesinde Azerbaycan'a ve Gürcistan'a karşı toprak iddialarının ortaya konmasını görüşmüştür. Toplantıda, öncelikle Azerbaycan topraklarının bir kısmının Ermenistan'a birleştirilmesi, daha sonra Gürcistan'a yönelik çalışmalara yoğunluk verilmesi doğrultusunda karar alınmıştır. Buna gerekçe olarak da, ilk önce Gürcistan'a yüklenilirse, hedefe ulaşılmış olsa bile, daha homojen olan Azerbaycan'a yönelik ikinci hamlenin başarıya ulaşma ihtimalinin düşük olacağı görüşüdür. Bu nedenle de ilk önce Azerbaycan topraklarının bir kısmı Ermenistan'a birleştirilecek (önce işgal, sonra hukuki boyut kazandırma yolu ile), daha sonra ise, bu süreçte diğer etnik sorunlarla boğuşmaktan yorgun düşmüş olan Gürcistan'a yüklenilecekti. (Nitekim Abhazya sorunu sırasında Gürcistan ordusuna karşı Abhazya'nın bağımsızlığı için mücadele eden en önemli birliklerden birisi Ermeni birliği idi) Fakat yine de “altyapı” çalışmalarından geri kalınmamış, bu doğrultudaki çalışmaları organize etmek üzere 25 Şubat 1988'de “Cevah” isimli bir örgüt oluşturulmuştur.

Ermenistan’ın hedefi denize açılmak için Ahıska bölgesi üzerinden Batum limanına ulaşmaktır (Buntürk 2007: 381). Türkiye’nin vaziyet alışına göre Ermenistan, Rusya Federasyonu, hatta Atlantik ittifakı güçleri Ahıska Ermenilerini pazarlık unsuru olarak kullanmak üzere kışkırtabilirler. Nitekim Buntürk (2007: 382), Ermenistan’ın Ahilkelek iddialarını Rusya, ABD ve Avrupa’nın ekser devletlerinin de desteklediğine işaret ederek, bölgedeki büyük strateji taşlarının döşendiğini kaydetmektedir. Ancak Ahıskalıların vatanlarına yerleşmeleri Ermenistan’ın yayılmacı emellerini bir kez daha gözden geçirmelerine ve daha makul davranmaya da itebilir. Öte yandan “Gürcistan Ahıska’da Türk görmeyi tercih eder mi” sorusu da sorulabilir. Buntürk (2007: 381) şimdiye kadar Ahıskalıların dönüşüne direnen Gürcistan’ın bunu istemeyeceğini dile getiriyor. Zira Gürcistan 70 milyonluk bir Türkiye yerine küçük bir Ermenistan ile uğraşmayı tercih edebilir.

Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) petrol boru hattı ve Bakü-Tiflis-Kars (BTK) demiryolu hattının doğal güzergâhı olan Ermenistan’dan değil de Gürcistan’dan geçirilme zorunluluğu Ermenistan’ın yayılmacı ve komşularına yönelik düşmanca politikalarından kaynaklanıyordu. Ancak bugünkü haliyle Ahıska Ermenileri nedeniyle bu hatlar hâlâ güvenli değildir.

Ne olursa olsun, hem bölge Ermenilerini rahatlatmak hem de hakları ellerinden alınan Ahıskalılara haklarını vermek gerek.

Sonuç

1920’lerde Türk jeopolitiğinin Kafkaslarda büyük kayıplar vermesi büyük ölçüde Türk Dünyasında derin bağların olmamasından kaynaklanmıştı. Bugün de Türk Dünyasının ortak sorunları bulunmakta ve dayanışmayı zorunlu kılmaktadır. İlhan’ın (2005: 177) saptadığı gibi Türkiye ve Türkistan Türklerinin kaderleri birleşmiştir: Müttefikleri tarafından zorla ve şeklen benimsenen (gerçekte dışlanan) bir Türkiye Türklüğü ile evrensel dengelerin dışında, daha doğrusu arasında, oluşan boşluktaki, Türkistan Türklüğünün kaderlerini sadece tarih, din, dil, örf, adet, gelenek gibi bütün çekirdek kültür unsurları değil, günün jeopolitik ve jeostratejik şartları da bir araya getiriyor, olabildiğince yakınlaşmayı zorunlu kılıyor. Geçmişten çıkarsama yapacak olan Türk jeopolitik zihniyetinin bu kez bunu başaracak bir yapılanmaya girmesi beklenir.

Rusya 1828’den itibaren Kafkasya’yı işgal etmiştir. Bölgede tarihin eski zamanlarından beri süren Türk ve Müslüman varlığı Rusya’ya karşı her zaman aktif ya da pasif direniş biçiminde sürmüştür.

Türkiye Kafkasya ile ilgilenmeli ancak emperyalist politikalarla yaklaşmaması gerekir. Buna gücü de yoktur zaten. Yeter ki bağlaşık bulunduğu Atlantik bloğunun “meri kekliği”[21] rolünü oynamasın. Aynı şekilde Rusya’nın emperyalist politikasından uzak durması gerekir. İki yüzyıldır başta Çerkez ve Çeçenlere yaptığı zulme artık son vermelidir. Genel olarak yüzlerce yıl bir arada yaşamış ve bir arada yaşama kültürü olan bu halklar bağımsız yaşamayı hak etmektedirler. Bölgenin etnik parçalılığı ve dış müdahalelerin buna izin vermeyeceği de bir gerçektir.

Karadeniz Ekonomik İşbirliğine (KEİ) taraf ülkelerin önemlilerinin bu bölgede bulunması bölge için avantaja dönüşebilir. Kafkasya’nın bir rekabet alanı olmaktan çıkıp işbirliği alanı olması bölge için bir şans olacaktır. Dolayısıyla KEİ’nin geliştirilmesi de bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.

Ahıskalıları ortada bırakmak, ABD’ye göndermek ya da Türkiye’ye kabul etmek yerine ata yurtları olan Ahıska’ya yerleşmeleri sağlanmalıdır. Onların öncelikli istekleri de bu yöndedir. Bu durumda Ahıskalılar Gürcistan ile Türkiye arasında bir köprü olarak ilişkilerin daha da gelişmesine katkıda bulunabileceklerdir.

Ahıskalıları Ahıska’ya yerleştirmekle sorunlar bitmeyecektir. Gürcistan hâlâ ekonomik, sosyal ve siyasal olarak kendini toparlayabilmiş değildir. Ahıska, Gürcistan’ın birçok yönden en geri kalmış bölgesidir. Bölgede yaşayan Ermeniler de nüfuslarının ekonomik nedenlerle azalmasından şikâyetçidirler. Bölgeye Ahıska Türklerinin gelmesi kendiliğinden durumu değiştirmeyecektir. Bölgenin verimli toprakları olmasına karşın yeterince kullanılmamaktadır. Ayrıca Ahıskalıları sadece tarım ve toprağa yönlendirmek ve onları köylülüğe mahkûm etmek doğru olmayacaktır. Zaten Ahıskalıların eğitim düzeyleri yükselmiş ve büyük ölçüde kentlileşmişlerdir.

Gürcistan Devleti, Abhazya, Osetya ve Cavahet olarak bilinen Ahıska’nın bir kısmına hâkim değildir. Oraya yerleşecek olanlara çok yönlü destek olmak gerekmektedir. Bu destek başta sorumlu olan RF olmak üzere uluslararası toplumun ve Türkiye’nin siyasi ve ekonomik desteği ve Ahıska derneklerinin gönüllü katkısı biçiminde olmalıdır. Toplam nüfusu yaklaşık dört buçuk milyon olan Gürcistan’ın yaklaşık 350 bin kişiyi birden iskân edebileceğini düşünmek zordur. 2008-2011 yılları arasında zamana yayarak yapılacak iskânda Ahıskalıları Gürcistan içinde dağıtmak gibi düşünceler de bulunmaktadır. Bu durum başka birçok sosyal sorunu ortaya çıkaracaktır. Ahıskalıların Ahıska’ya yerleşmesi sağlanmalıdır. Dağınık yerleştirme ve 100 bin kişinin altında bir kitlenin dönmesi, Ahıskalıların ülkede tutunamayacakları ve bunun yeni sorunlara yol açacağı anlamına gelir.

Türkiye’nin her yerinde Ahıska kökenli çok sayıda insan yaşamasına rağmen örgütsüz, dahası geride kalanlar konusunda bilinçsiz durumdadırlar. Türk toplumunun da konu hakkında bilgisi olmadığından duyarsızlığı söz konusudur. Toplum konu hakkında bilinçlendirilmelidir. Zeyrek’in (2001: 199) deyişiyle Ahıska Türklüğü, Anadolu Türklüğünü ateş hattı olan Rus sınırını yüzyıllarca cansiperane korudu. Bugün sıra Anadolu Türklüğündedir.

Ahıska civarına (Ahılkelek-Cavahet) yerleştirilen Ermeniler ile yaşanabilecek olası sosyal sorunlar da dikkate alınmalıdır. Halen bölgede yerleşik Ermeniler Gürcistan’dan ayrılmak ve Ermenistan ile birleşme arayışındadır. Posof (Türkgözü kapısı) ve Çıldır’ın bitişiğinde olan, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattının geçtiği bu bölge fiilen komşu Ermenistan’a bağlıdır. Bölge Ermenileri Mart 1988’de Azerbaycan ile olan Karabağ çatışmasına gönüllü katılmış ve siyasal talepleri ve paramiliter güçleri olan bir kitledir. Cavahet Ermenileri, Ermenistan’da “Güçlü Anavatan” adlı bir parti kurmaları ve Ermenistan’da etkili olma çalışmaları da dikkat çekicidir (Ağacan 2005). Ermenilerin tarihsel vatanlarına dönecek olan Türkleri sıcak karşılayacaklarına ilişkin bilgi bulunmamaktadır.

Türkiye Ahıska’nın en azından alt yapısına yardım edebilir. Bunun bölgeye yönelik bir yardım olacağından Ermeniler de yararlanacaklardır. Bu iyi niyetin iyi niyetle karşılık bulacağı umulur. Kandemir’in (2001) işaret ettiği gibi Gürcistan, bölge Ermenilerini Türklerle dengeleme politikası izlerse ki niyet bu olmasa bile sonuçta olacak olan budur, bölge yeni sorunlara gebedir.

Ahıska, Türkiye’nin Kafkaslara ve Orta Asya’ya açılan bir koridor üzerinde yer almaktadır. Bu koridorun açık ve güvenli olması Ahıskalıların ana vatanlarına yerleşmeleri ve Gürcistan ile Türkiye arasında köprü kurmalarıyla güvenceye alınacaktır. Ahıska’nın, Rus ve Ermeni jeopolitiğinin bu bölgedeki yayılmacı emellerine, Ahıskalıların da Gürcü ırkçılığının insafına terk edilmesi, Kafkasya’da yeni sorunlar yaratabileceği gibi Türk jeopolitiğinin de yeni ve çok önemli bir kaybı olacaktır.

Kaynakça

Adji, Murat. 2002. Kıpçaklar: Türklerin ve Büyük Bozkırın Kadim Tarihi. Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.

Ağacan, Kamil. 2004. “Cavaheti Sorunu-Gürcistan Ermenilerinin Artan Özerklik Talepleri” Stratejik Analiz. Haziran 2004.

Ağacan, Kamil. 2005. “Ermenistan-Gürcistan İlişkileri” Ermeni Araştırmaları. Sayı 19. Sonbahar, 2005.http://www.eraren.org/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=364

Anadol, Cemal. 2004. İsrail ve Siyonizm Kıskacında Türkiye. Üçüncü baskı. İstanbul: Bilge Karınca Yayınları.

Anonim. Birinci Doğu Halkları Kurultayı. Bakü 1-8 Eylül 1920 (Belgeler). İkinci Baskı (Çev. Ali Alev). İstanbul: Koral Yayınları. 1990.

Armaoğlu, Fahir. 1991. 20. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1914-1990). Cilt 1. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Aslan, Yavuz. 1997. Türkiye Komünist Fırkası’nın Kuruluşu ve Mustafa Suphi: Türkiye Komünistlerinin Rusya’da Teşkilatlanması (1918-1921). Ankara: Türk Tarih Kurumu.

Aslanlı, Araz. 2004. “Türkiye, Pasif Konumda” Cumhuriyet Strateji. 09.08.204.

Aslanlı, Araz. 2006. “Gürcistan’ın Yeni Sorunu: Ermeni Nüfus” Cumhuriyet Strateji. 09.01.2006.

Atar, Aygün. 2005. Karabağ Sorunu Kapsamında Ermeniler ve Ermeni Siyaseti. Ankara: AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi.

Avcıoğlu, Doğan. 1999. Türklerin Tarihi. İkinci Kitap. İstanbul: Tekin Yayınevi.

Aydıngün, Ayşegül. 2002. “Ahiska (Meskhetian) Turks: Sources of Conflict in the Caucasus?” The International Journal of Human Right. Vol 6 No: 2. s. 49-64. Summer 2002.

Baddeley, John F. 1995. Rusların Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil. (Çev. Sedat Özden) Üçüncü Baskı. İstanbul: Kayıhan Yayınları.

Buntürk, Seyfeddin. 2007. Rus Türk Mücadelesinde Ahıska Türkleri. Ankara: Berikan Yayınları.

Carr, Edward. H. 2005. Sovyet Rusya Tarihi, Bolşevik Devrim 1917-1923. Cilt 1. (Çev. Orhan Suda). İstanbul: Metis Yayınları.

Çeçen, Anıl. 2006. Türkiye ve Avrasya. Ankara: Fark yayınları.

Çeçen, Anıl. 2007. Türkiye’nin B Planı (Merkezi Devletler Birliği) İkinci Baskı. Ankara: Fark Yayınları.

Çelik, Osman. 1992. İngiliz Belgelerinde Türkiye ve Kafkasya. Ankara: Gelişim Matbaası.

Çınar, İkram. 2004. “Avrasya’nın Geleceği: Sultan Galiyev’i Anlamak” Eğitişim Dergisi. Mayıs, 2004.

Çınar, İkram. 2006. Mankurtlaştırma Süreci. Ankara: Anı Yayıncılık.

Çınar, İkram. 2007. “Ahıska Türklerine Dönmeyin Yasası” Cumhuriyet Gazetesi, Strateji Eki. 24 Eylül 2007. Sayı. 169. Yazı için tıklayınız

Davutoğlu, Ahmet. 2004. Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu. 19.Baskı. İstanbul: Küre Yayınları.

Doster, Barış. Tarihsiz. Atatürk, Türk Dünyası ve Mazlum Milletler. İstanbul: 19 Mayıs Kitaplığı.

Dugin, Aleksandr. 2004. Rus Jeopolitiği, Avrasyacı Yaklaşım. (Çev. Vügar İmanov) 2. Baskı. İstanbul: Küre Yayınları.

Doğru, Nihat. 2004. Kıpçak Atabekleri (Sa-Atabago) Yukarı Kür-Çoruh Boylarının Türkleşmesinden Günümüze. İzmir: Özkaner Klişe Ofset Matbaası.

Erdurmaz, Serdar. 2005. “ABD’nin Kafkaslardaki Hedefleri” Cumhuriyet Strateji. 16 Mayıs 2005.

Erkan, Aydın O. 1999. Tarih Boyunca Kafkasya. Çiviyazıları Yayınları. İstanbul.

Eslen, Nejat. 2006. “Türkiye: Kafkasya’daki Ortağı Azerbaycan Kıtasal Önemde” Cumhuriyet Strateji. 29.5.2006

Feyizoğlu, Turhan. 2007. Türk Ocağından Türkiye Komünist Partisi’ne Mustafa Suphi. İstanbul: Ozan Yayıncılık.

Fuller, E. Graham. 2008. Yeni Türkiye Cumhuriyeti: Yükselen Bölgesel Aktör. (Çev. Mustafa Acar) İkinci baskı. İstanbul: Timaş Yayınları.

Günay, Bekir. (Der.) 2005. Avrupa’dan Asya’ya Sorunlu Türk Bölgeleri. İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık.

Gökay, Bülent. 2006. Emperyalizm ile Bolşevizm Arasında Türkiye (1918-1923). (Çev. Sermet Yalçın) İstanbul: Agora Kitaplığı.

Gökdemir, Ahmet Ender. 1998. Cenûb-i Garbi Kafkas Hükûmeti. Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi.

Gönlübol, Mehmet ve Cem Sar. 1997. Atatürk ve Türkiye’nin Dış Politikası (1919-1938). Ankara: AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi.

Hüseyin, Oktay. 2007. “Sovyet Atom Bombasının Kısa Tarihçesi.” Eğitişim Dergisi. Kasım 2007. Sayı 17. http://www.egitisim.gen.tr/OHuseyin_Atombomb.htm

İzzetî, İzzetullah. 2005. İran ve Bölge Jeopolitiği. (Çev. Hakkı Uygur) İstanbul: Küre Yayınları.

Kalkan, Mustafa. ? "Ahıska Adı ve Etnik Menşei". ? (internet)

Kanbolat, Hasan. 2001. Kafkasya’da Cevaheti (Gürcistan) ile Krasnodar (Rusya) Ermenilerinin Jeopolitiği ve Özerklik Arayışları (İngilizceden Türkçe Özet) Ermeni Araştırmaları Sayı 2  http://www.eraren.org/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=218

Kanbolat, Hasan. 2006. “Gürcistan Kars Antlaşmasını Unuttu mu?” Stratejik Analiz. Mayıs 2006.

Kırzıoğlu, Fahrettin. 1992. Yukarı Kür ve Çoruk Boylarında Kıpçaklar. Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Mehmed Arif. 2006. Başımıza Gelenler: 93 Harbinde Doğu Anadolu Cephesi. Üçüncü baskı. İstanbul: Babıali Kültür Yayıncılığı.

Mirza, Ervin. 2007. “Qırmızı Kürdüstan İdeyasından Ermeniler de Xeberdardılar” Yeni Müsavat Gazeti. 22 May 2007. http://www.musavat.com/site/?name=archive&do=search&mid=0&date=2007-05-22&list=20&p=2#

Mütercimler, Erol. 2006. Geleceği Yönetmek:: Yüksek Stratejiden Etki Odaklı Harekâta. İkinci Baskı, İstanbul: Alfa Yayınları.

Otal, Ahmet. 2002. Rusya’nın Kafkasya ve Eski Sovyetler Cumhuriyetleri Üzerindeki Planı, Rusya’nın Panslavizm İdeolojisi ve Türk Dünyasına Etkileri. (Yayınlanmamış Tez) Harp Akademileri Komutanlığı. İstanbul.

Saraç, Naciye. 2007. “Gürcistan’daki Nankör Kediler: Ermeniler”

http://www.globalyorum.com/inc/newsread.asp?readid=1554. Erişim: 23.11.2007.

Saray, Mehmet. Türk-Rus Münasebetlerinin Bir Analizi. İstanbul: Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları.

Saray, Mehmet. 1993. Azerbaycan Türkleri Tarihi. İstanbul: Nesil Yayıncılık.

Saray, Mehmet. 2005. Ermenistan ve Türk-Ermeni İlişkileri. Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi.

Sürmeli, Serpil. 2001. Türk-Gürcü İlişkileri (1918-1921). Ankara: AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi.

Tekleli, M. A. 2006. Türk İmzası: Rus Yazıçı ve Alimlerinin İçtimai Xadimlerinin Daşıdığı Türk Texellüslerinin Lügati. Bakı: Nurlar Neşriyat.

Tanrıbakan, Namık. 2006. “İsrail’in Türkiye’ye Komşu Kafkas Ülkeleri ile İlişkileri” Stratejik Araştırmalar Dergisi (Sarem) Sayı 8. Eylül 2006.

Tezkan, Yılmaz ve M. Murat Taşar. 2002. Dünden Bugüne Jeopolitik. İstanbul: Ülke Kitapları.

Tombuloğlu, Mustafa. 2004. “Avrasya Hareketi ve İran-Rusya Yakınlaşması. Yörtürk Kültür ve Sanat Dergisi. Mart-Nisan 2004.

http://www.yorturkvakfi.com/turkish/modules.php?name=Guncel&file=avrasya Erişim: 25. 7. 2007.

Toksoy, Ahmet. 2008. "Dede Korkut Destanlarında Tav-Eli ve Çevresi" International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic. Vol. 3/1.

Üşümezsoy, Şener. 2004. Avrasya’da Devrim: Türk Jeostratejisi. İkinci baskı. İstanbul: İleri Yayınları.

Veliyev, Cavid. 2007. “Güvensiz Güvenlik Yapılanmaları.” Cumhuriyet Strateji. Sayı. 171. 8.10.2007.

Yıldırım, Mustafa. 2006. Azerbaycan’da Proje Demokratiya: Adım Adım Teslimiyet. Ankara: Ulus Dağı Yayınları.

Yıldız, Muharrem. 2006. Dünden Bugüne Kafkasya. İstanbul: Yitik Hazine Yayınları.

Yılmaz, İskender. 2001. Gümrü Antlaşması. Ankara: AKDTYK Atatürk Araştırma Merkezi.

Yılmaz, Sait. 2008. “Gürcistan’ı Doğru Okumak” 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü. http://www.21yyte.org/tr/yazi.aspx?ID=2120&kat=32 28 Ağ. 2008.

Zanet, Tudor. 2007. “Aaçlıg Kurbannari Mezarlardan Baarerlar”

http://anasozu.com/history/?razdel=18&id=22 ) Erişim: 23.11.2007.

Zeyrek, Yunus. 2001. Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri. Ankara: Pozitif Matbaacılık.

Zeyrek, Yunus. “Ahıska ve Ahıska Türkleri.” http://www.ahiskalilar.org/giris/tarihimiz.html 8.8.2007

Zeyrek, Yunus. 2006. Ahıska Araştırmaları. Ankara: Kozan Ofset Matbaası.

DİPNOTLAR


[1] II. Uluslararası Kafkasya Tarih Sempozyumu. Kafkas Üniversitesi. 15-17 Ekim 2008. Kars. Bildiri olarak sunulmuştur.

[2] Bu durumu karşı güçlerin psikolojik savaştaki başarısına bağlamak ve takdir etmek gerekir. Yapılacak ikinci çıkarsama ise toplumun tüm kesimlerinin ulusal hedefler konusunda kendini sorgulamasıdır.

[3] Mustafa Suphi Rusya’daki savaş esirlerinden bir “Türk Kızıl Alayı” kurmuş ve bunlar Batı cephesinde İstiklal Savaşının sonuna kadar savaşmıştır (Feyizoğlu 2007: 98).

[4] İran’da Türkler dışındakiler askere alınmadığı için İran’daki Türk nüfusu yarıya inmiştir.

[5] Ahıska’nın jeostratejik önemini Ahıskalı Aşık Gülali, 1829’da dile getirmişti. Gülali şiirinde jeopolitik kavrayışının ne kadar gelişkin olduğunu da gösteriyor: Ahıska gül idi gitti / Bir ehl-i dil idi gitti / Söyleyin Sultan Mahmud’a / İstanbul kilidi gitti.

[6] Edirne Antlaşmasının 13. maddesine göre Ahıska bölgesinin Müslüman halkı 18 ay içinde bölgeyi tahliye etmeye mecbur bırakılmıştı. Yaklaşık 100 bin Türk bölgeyi terk etmiş ve bölgeye Ermeniler yerleştirilmiştir (Akt. Sezgin ve Ağacan 2003: 13).

[7] 1957’de diğerleri yurtlarına dönebilirken (Kırım Tatarları hâlâ dönmeye çalışıyor) Ahıskalıların böyle bir hakları SSCB döneminde olmamıştır.

[8] Bu sürgünlerden bir örnek: Kırım Türklerinin üç gün içinde tamamen vatanlarından sürgün edilmesi operasyonunun başarıyla neticelenmesi şerefine 19 Temmuz 1944’te bir tören tertip edilmiş ve operasyonda görev alanlar Sovyet yönetimi tarafından mükâfatlandırılmıştı. Ancak tören sırasında gelen bir haber, Arabat adlı bir Türk köyünün unutularak boşaltılmadığını gösteriyordu. Azak Denizi ile Sivaş arasında yer alan Arabat köyünün halkı balıkçılık ve tuz üretimi ile uğraşan köylülerdi. Kobulov adamlarına iki saat içinde orada tek bir Kırım Türkünün kalmaması yönünde emir verdi. Oysa Kırım Türkleriyle dolu yük katarları çoktan yol almıştı ve onlara yetişme imkanı yoktu. Bunun üzerine Arabat’taki bütün Kırım Türkleri oldukça büyük ve eski bir gemiye bindirilerek mahzene kapatıldılar. Gemi denizin en derin yerine getirilerek ambar kapakları açıldı ve gemi içindeki insanlarla birlikte batırıldı. Bu olay sonunda Arabat köyünde yaşayan Kırım Türklerinden kurtulan tek bir kişi bile olmamıştı. Bu operasyondan sonradır ki, Kobulov Kırım’ın Türklerden “tamamen” temizlendiğini belirten raporunu iletebilmiştir.

http://www.surgun.org/surgun/tur/makale.asp?yazi=ozcan_surgun#_ednref57

[9] Gürcistan, Ağustos 2008’de de ülkede “anayasal düzeni kurmak” amacıyla özerk Güney Osetya’ya askeri müdahale yapmış, Rusya’nın sert tepkisiyle karşılaşmış ve RF ile sıcak çatışma içine girmiştir. Batı’dan (özellikle ABD) beklediği askeri ve diplomatik desteği alamamıştır. Üstelik Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlık taleplerinin yükselmesine yol açmıştır. Rusya bölgenin önemli gücü olduğunu hissettirmiştir.

[10] Moskova Antlaşmasının üçüncü ve Gümrü Antlaşmasının ikinci maddesiyle Türkiye’nin koruyuculuğuna bırakılan Nahcivan, üçüncü bir devlete hiçbir zaman bırakılmamak şartıyla Azerbaycan’ın koruyuculuğuna bırakıldı (Yılmaz 2001: 194).

[11] Şu satırlar Diplomatik Gözlem’den alındı: Saakaşvili, Gürcistan’da yaşayan “bir milyon Müslüman”ı da adeta yok sayarak, onlara hiçbir hizmet götürmedi. Bu insanların dini konularda hizmet verecek eğitim kurumlarının bulunmayışı, dini eğitimi olmayan imamların mescitlerde hizmet vermeye çalışması ile ilgilenmediği gibi, Batum ve Tiflis Merkez Camii’nde ezanların susturulmasını sağladı. Ama diğer taraftan, Türk asıllı halkın yaşadığı bölgelerde, çok sayıda kilise inşa edilmesinde bir sakınca görmedi. Hatta Tiflis’te, Kür Nehri’nin güneyinde yer alan ve “Türk mahallesi” olarak bilinen Ortacala mahallesindeki tarihi Türk kalesi Naringala’nın içine, bir kilise inşa ettirerek, halkın dini ve milli duygularını zedeledi.

Borçalı (Marneuli) Bölgesinde yaşayan Türklerin Sünni Müslüman olmasını fırsat bilerek, İran’ın yürüttüğü “Şiilik” propagandasını, soydaşlarımıza karşı koz olarak kullandı. Daha da ileri giderek, Tiflis'te, Şeytan Pazarı bölgesinde 15.000 Sünni Müslüman'a (Karapapak-Terekeme) hizmet veren Naringala Camii imamının yerine, Şii imam atayarak, halkın inanışları çerçevesinde ibadet etmesine engel oldu. Diplomatik Gözlem: http://www.diplomatikgozlem.com/haber_oku.asp?id=2179

[12] Türk Silahlı Kuvvetleri, 1996 yılında imzalanan ikili askeri işbirliği anlaşması çerçevesinde Gürcistan silahlı kuvvetlerine lojistik destek amaçlı askeri yardımda bulunmaktadır.

[13] Anıl Çeçen (2007: 263), dağlık bir bölgeye sıkışmış ve gelişme olanaklarından yoksun olan bir buçuk milyon nüfuslu Ermenistan’ın, Ermenilerin yoğun yaşadığı Akdeniz’e de çıkışı olan Lübnan’a taşınması fikrini dile getirmektedir. Büyük Ortadoğu Projesi ile yeni haritalar çizilebiliyorsa, bir öneri olarak bu da değerlendirilebilir.

[14] Kafkaslarda Türk jeokültürüne ait halkları sürgüne göndermede etkili olan isimlerden biri olan Beriya, Stalin’in ölümünden sonra idam edilmiş ve ailesi de sürgüne gönderilmiştir. Yoksulluk ve zorluklarla geçen bu sürgün sırasında Beriya’nın ailesine Beriya’nın sürgüne gönderdiği Ahıskalılar yardım ederek hayatta kalmalarını sağlamışlardır (Buntürk 2007: 227).

[15] Rusya-Gürcistan Savaşı ile ilgili gelişmeler şöyle olmuştu: 4 Ağustos 2008: Güney Osetya, Gürcü güçlerinin saldırısına uğradı. 5 Ağustos 2008: Güney Osetya, Gürcistan ile doğrudan diyalog kurmalarının mümkün olmadığını ve Rusya’nın katılmadığı hiçbir görüşmede yer almayacaklarını söyledi. 6 Ağustos 2008: On yıldır ilk kez Gürcü ve Güney Oset yetkililer doğrudan görüşme yapma konusunda uzlaştı. 7 Ağustos 2008: Gürcü ve Osetyalı kuvvetler arasında hafif çatışmalar meydana geldi. 8 Ağustos 2008: Gürcistan ordusu Güney Osetya’ya girdi. Rusya Gürcistan’a hava saldırısı düzenledi. 9 Ağustos 2008: Gürcistan Rusya ile savaş halinde olduğunu açıkladı. Rus uçakları Gori’yi bombaladı. 10 Ağustos 2008: Rusya, komşusunu denizden ablukaya aldı ve Abhazya sınırına asker yığdı. Gürcistan tek taraflı ve koşulsuz ateşkes ilan etti. 11 Ağustos 2008: Gürcistan ateşkes istese de Rusya, çatışma halinde olduğu için ateşkesi reddetti.

[16] Ayrıca Ahıska’da küçük gruplar olarak Kürt ve Hemşinler de bulunmaktadır. Bunlar da diğer Türk jeokültürüne ait halklar gibi sürülmüşlerdir. Şimdilerde Kazakistan ve çok az olarak da Kırgızistan’da ikâmet etmektedirler.

[17] İlginç bir not olarak belirtmek gerekirse, Büyük İskender Kıpçak kadınlarının güzelliğini görünce ordusunun bundan etkilenerek savaş disiplinini bozacağı endişesine kapılır. Kıpçak ulularıyla yaptığı görüşmede kadınların yüzlerini örtünmelerini söyler. Kıpçak büyükleri ise: “Bu bir töre ve gelenek işidir, sizlerdeki kadınlar örtünük ise, bizdekiler de açıktır; örtünmenin, namus ve şerefe ne faydası var. Bizim bu adetimizi bırakmamız elimizde değildir” derler (Kırzıoğlu 1992: 102).

[18] SSCB’de önemli fizik bilginlerinden olan Oktay Hüseyin, 1944’lü yıllarda Ahıska sürgününün tasarlayıcılarından olan Lavrentiy Beriya’nın dağ yahudisi, KGB’deki birinci yardımcısının da Ermeni kökenli olduğunu kaydetmektedir (Hüseyin 2007). Tarihçi Cemal Anadol Stalin’in de Yahudi olduğunu kaydetmektedir (Anadol 2004: 167). Kafkasya ve Karadeniz’in kuzey ve doğusundaki Türk jeokültürüne ait halkları bölgeden uzaklaştırma emperyal Rus stratejisinin bir gereği olarak değerlendirilebilir.

[19] Ardahan, Kars, Artvin, Ağrı, Erzurum gibi yerlerde Kıpçaklar “Yerli” olarak adlandırılır. Oysa “Yerli” diye bir kavim yoktur. Bu “yerli”lerin büyük kısmı Ahıska’nın 1829 sonrası sürgün ya da göçmenleridir. Türkiye’nin birçok yerindeki Kıpçaklarda Kıpçaklık bilinci yoktur. Kimliklerini “Türk ve Müslüman” olarak tanımlamaktadırlar. Öte yandan Oğuz ve Kıpçak'ı iki ayrı etnos imiş gibi ayırmak doğru değildir. Kaldı ki, bu bölgede de zaten birbiriyle karışıp erimiş durumdadırlar.

[20] Bir Ahıskalı şöyle yazıyor: Son aylarda Türk basınında yer alan Ahıska Türklerinin ABD’ye kabulüyle ilgili haberler, kimsenin umuruna değil. Yanan yakılan sadece Ahıska Türkleri! Zavallı halkımız hakkında utanmadan, “İşte sizinkiler Amerika’yı tercih etti” diyenler bile var. Göç mecburi mi, gönüllü mü? Rusya’da yaşayan 60 bin Türk’ün yaklaşık 13 bini Krasnodar’da yaşamaktadır. Bunlar, Rus vatandaşı olmadan halen eski SSCB pasaportu taşımaktadır. Eğer ABD programı gerçekleşirse vay geride kalan 50 bin hemşerimizin haline! Gürcistan, vatanımıza dönmeğe müsaade etmiyor. Ya Türkiye? Peki bu zavallı insanlar uzaya mı gitsinler? http://www.ahiskalilar.org/portal/modules.php?name=News&file=article&sid=10

[21] Meri keklik: Güzel öten kekliktir, tuzak olarak kullanılır. Keklik avına çıkan avcılar, yetiştirdikleri güzel öten ve diğer keklikleri çağıran meri kekliği kafes içine koyarak kekliklerin yaşadığı yere bırakırlar. Onun sesine gelen keklikler avcının avı olur. Meri keklik, gaflet ve dalalet içinde türdeşlerine zarar verir.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top