Yazdır
Paylaş

Kalem çevirmeyi özlemişim parmaklarımın üzerinde. Nasıl başlıyorduk çocuk kokan o satırlara hatırlıyor musun?

Unutmasak!.. Başladı yine ve yine…

Balkon kapısı açık, perdenin altından hoop içeri rüzgâr taşır bir kulağımdan diğerine “Bekir Sıtkı Sezgin” söylüyor iplik iplik uzuyor sesi. Ruhum sıkışmış, gönül tahtımın altında yangın, kurudu boğazım, parmak uçlarım soğuk, hafiften titrer mürekkeb, kaçıncı deneme, ağaçlara ayıp, hadi diyor yapraklar ziyan etme bunu da!..

Yok büyümüyor yaşlanmıyorum, güvercinlere atmak benim işim mi hem de yağmurda. Bir bakabilsem kendime tenhalardan ya da kar yağsın bir avuç, sade bir… Ellerim ne kadar küçük; ama yetinirim söz.

Ah be nene, ne vardı doksan sekizinde kalkıp gidecek; oysa ki iki yılcık daha istemiştik, sana lütfedileni kendimize bilecektik!

Mehmet Akif yan tarafı Taceddin Dergâhı, güneş binsin saçlarıma kalkmayacağım şu banktan, tebessüm dolacak arsız gamzelerime.

Düşündüğümü sanmam altı, yedi bilemedin yedi dakika yirmi üç saniye sürdü. Hayatın, sevdânın, ayrılığın, yokluğun, çokluğun, umut etmenin -bunlar ne benim ne onların, sıradan düşünce sancısı, Allah’tan zemin yakın- acıttığına karar vermek üzereyim, bir çarpıntı sopayı yere, say ki yüreğime indi, kulaklarım patlayacak!... Sıktım dişlerimi kendime, hem utandım az biraz da kızardım. Beyin hücrelerimin birbirine çarptığını hissettiğimde köpürdü damarlarım bileklerimde.

Dur-aksadım, saniyeler gebe kaldı, yirmi dört, yirmi beş, yirmi altı… Sekize yol ver, köprüye bak nasıl uzadı!

Şimdi hayat bir vasıta sağ teker hep çukurda, ne istersen onu söyleyen târihî plak “Bekir Sıtkı Sezgin” sesi az ötede;

Ab ü tâb ile şeb hâneme cânân geliyor.

Mihribân adlı güzel sevgili sultân geliyor.

Sen uzaklarda şiirlerle yaşarken geceni,

Şimdi dünya sana rüya bize zindân geliyor.

Zevk aldı müzikten onu bin cân ile içti.

Her saniye mızrâb ile mısra ile geçti.

Dünyada onun bahtına hükmetti sekizler,

Genç öldü; fakat sûz-i dilârâ ile geçti.

Yürüyebildi sayesinde, ben şimdi düşünüyorum, bu hale ????

Yahu vur şu sopayı kafama, önce sesi gelecek biliyorum sonrasını. Aman! Oturma yanıma, yer mi yok koca parkta!

-Bu ne sessizlik!

-Merhaba.

-Tekrar mı?

-Nasıl?

-Yok bir şey. Öğrenci misin?

-Ehh.

Ben de mülâkata gireceğim. Finasbankası için 15: 30’da.

-Başarılar. Sadece mülâkat mı? Yazılı sınav da olacaktı!

(Hay arı kovanına giresice ayarsız dilim. Eee “tezekten terazinin boktan olur dirhemi!” diyor Kosovalım. Tartsana lafını, oturur kalırsın işte marul gibi böyle. Kalk git! O da kim kaybetmiş bir çuval inciri hesabı olmaz ki. Cevap yetişti.)

-Yalnızca mülâkat kaldı.

-Hımm.

-Düşünüyorsun sanırım?

-Neyi?

-Bilmem; ama öğrenmek isterim.

-Hayat, sevdâ, ayrılık, yokluk, çokluk, umut güzel şeyler.

-Güneş ne renk?

-Bilmiyor musun?

-Sen?

-Beyaza çalan serince sarı, olgun portakal turuncusu, ılık limon sarısı, yorgun alev kızılı, siyah…

-En çok hangisini seversin?

-Beyaza çalan serince sarı, ılık limon sarısı vaktini. Sen?

-Beyaz.

Bir ormana dalıyorum yalın ayak, dalgalar yiyor yaprakları, koşsam dökülür müyüm bilmem. Şükür ki görebiliyorum gözyaşlarımı.

Verir misin gözlerini uğruna her bir neyin?

-Ben kalkayım, tanıştığımıza sevindim.

-Adım Nergis.

-Ben de Bekir.

Çekilmiyor diyen dilimin boğdum sesini, sızlamıyor topuklarım, ellerimle görüyorum siyah sıcacık, aralarda beyaz ve her gün saçlarımıza bir tecrübe bir hüznün bedeli; ama onlar erimez, silinmez bu çizgiler, sade bir avuç gökten un eler gibi…

 

Paylaş