Bir araçtır çıra karanlıǧı aydınlatmak için. Dilimizde Farsça’dan “çerâǧ” kelimesinden giren bir aydınlatma aracıdır. Reçineli aǧaçların kalem gibi yaǧlı çubuklarından yanmaya elverişli bölümlerinin tutuşturulmasıyla isli bir alevin göze çarpışıdır. Her ne kadar halk dilinde lamba olarak kullanılsa da aslında lamba deǧildir. Bu benzetme sanırım ışık verişinden dolayı ortaya çıkan bir benzetmedir.

Ben bu hikâyede hem doǧduǧum köyün yetmişli yıllarını, hemde dünyanın en deǧerli insanı olan annemi, çıranın köy hayatındaki önemini anlatmaǧa çalışacaǧım. Malumunuz Türkiye Cumhuriyeti, fendeki gelişmeleri geç veya bir kırk elli yıl gibi bir gecikmeden dolayı ışıǧı yakalaması da her alanda olduǧu gibi aşırı bir ilkellikle takip etmiştir. Bu gün hâlâ kızlarını okula göndermeyen, ama evinde ve cebinde son derece modern aletler kullanan bir halk yıǧını mevcuttur ülkemizde…

Çırada, keser, mala, nacak, balta kazma, dirgen, yaba, karasaban, orak çekiç, dehre gibi aletler insanlıǧın daha ilkel çaǧlarda kullandıkları ve geliştirdikleri malzemelerdir. Ateşi buluşuyla bir adım daha ileri giden insanlık, bunu kullanmayı da öǧrenmiştir. Böylelikle hem korkularını yenmiş, hem de gece yaşamını biraz daha kolaylaştırmıştır. Derken reformlarını adım adım geliştirerek ilmi alanda teknolojik buluşlarıyla önce buhar makinesini arkasından da elektriǧi kullanmaǧa başlamıştır 1830’lu yıllardan sonra. Tekstil sanayisinin Avrupa’da hızlı şehirleşmeye paralel olarak gelişmesiyle beraber zorlanan şehirsel yaşam bilim adamlarını kurgulardan, farazilerden sıyrılarak somut gelişmelere yönelmişlerdir. 1880 yıllar ise elektrik enerjisinin kullanımında´bir dönüm noktası olmuştur. Bu yıllar aynı zamanda dev elektrik santrallerinin kurulması bir devinim kazanmıştır. Bu açıdan ışıǧı çıra olarak incelesek bile 19. Yüzyıl’ın bilim tarihindeki yerine ve özellikle elektrik için incelemeden geçmek bir eksiklik olur. Özellikle telgraf alanında Galvan metodlarıyla enerjiyi kendi potansiyelinde depolayan ve kullanım süresini uzatan pillerler bu çaǧdan itibaren günlük yaşamın bir parçası olmuştur.

Bu yüzyılda (19. Y.y.) Avrupa ülkelerinde şehirleşme belli bir ever yaşayarak şehirleşme ve şehir kültürü kendini Kabul ettirmiştir. İşbölümünün de sistemleşerek fabrikalarda elektrik sayesinde vardiya sistemi hayata geçirilmiş ve fabrikatörler bu sayede sömürme yöntemlerini yirmi dört saate ayarlamışlardır. Elektrikli makineler yıldan yıla günlük hayatın içerisine girmiş ve gelişen bu evrede hayatın vazgeçilmezleri arasına yerleşmiştir. Güçlü elektrik makineleri, kullanışlı elektrikli ev aletleri, mıknatısın iletkenliǧi gibi´metallerde daha geniş kullanım alanına yerleşmişlerdir. Örneǧin bunlardan mıknatısların elektrik iletkenliǧini ilk keşfeden Danimarkalı doktor ve fizikçi olan Hans Christian Ørsted (Ǧorsted 1777 – 1851)’dir. Bu deǧerli bilim insanı yaptıǧı deneylerde ince bakır saçlarlardan elektrik akımın geçişini tespit etmiştir. Daha sonra 1831 yılında buna ilaveten Michael Faraday (1791 – 1867) o ünlü Faraday Yasaları’nı bularak insanlıǧın hizmetine sunmuştur. İngliz Kraliyet Ailesi’nin desteǧini alan bu bilim insanı aynı zamanda iyi bir matematikçidir de. Faraday’da o zamanki deǧerli bilim insanlarıyla yaptıǧı çalışmalar sonucunda elektrik akımının iletkenliǧi alanında ki gelişmelere katkısını sunmuştur.

Bu iki deǧerli bilim iki insanı yaptıkları bu çalışmalar sonucunda doǧa bilimlerinde özellikle jenatörler alanında fiziǧe yaptıkları katkılarından dolayı önemli bir yere sahiptirler bilim tarihinde. Bu ilk jeneratör makinası manuel (Latince: manus el demektir) bir güçle döndürülerek çalıştırılmışlardır. Bu hayatın hemen hemen her alanında ve fizyoterapi yöntemlerinde uygulanan makinelere dahi dönüşmüşlerdir. Bütün bu gelişmelerden etkilenen pozitif bilimler, İngiliz Kimyabilimcisi John Stephen Woolrich (1790 – 1843) geliştirdiǧi makine sayesinde endüstride de kullanılmaya başlanmıştır. Bu makine suyla ve buharla çalışabilecek duruma getirilmiş daha sonra hacimide büyütülerek bu gün kü aǧır sanayinin (metalürji) temelini de teşkil etmektedir. Ama bu çaǧda geliştirilen tüm makineler oldukça pahalı ve kullanımı yinede kısıtlı idi. Ve sadece devlet ve zenginlerin bunları kullanma imkânları vardı.

Bu kullanımı sınırlı jeneratörler, 1866’lı yıllardan itibaren bilinen yöntemleri daha da geliştirilerek elektrik depolayan mıknatıslar sayesinde potansiyel enerjinin kullanımını da artırmıştır. Elektrikte şartel açıp kapatma bu döneme rastlamaktadır. Yine burada Werner Siemens (1816 – 1892) , Belçikalı Elektrotekniker Zenobe Theophile Gramme (1826 – 1901), Rus ordusunda subay olarak mühendislik alanında askeri savaş tekniklerinde kullanmak üzere geliştirdiǧi yöntemlerle ün yapan Nikolajewitsch Jablotschkow (1847 – 1894) kömürden çalışan santrallerle de elektrik alanındaki gelişmelere katkısını sunmuştur.

Görüldüǧü gibi ışıǧın sadece son iki yüzyılda geliştiǧi evreye bakıldıǧında bile buluşların birbirini tamamlayarak her bilim adamı mozaiǧe bir taş ekleyerek bilimsel çalışmalarıyla başarılar elde etmiştir. Bunun için burada, bu çalışmalara dev bir katkı sunan ve çalışmalarını pazar ekonomisinin taleplerine cevap vermek için seri lamba üretimine bilimi pazarla birleştiren Thomas Alva Edison (1847 – 1931) ’dur. Bu deǧerli bilim insanı lambayı bulmak için altı yüzün üzerinde deney yaparak ve fizikçilerden elektroteknikerlerden, makina mühendislerinden, kimyacı ve cam yapımcılarından da destek görmüştür. Ve bütün bu bilimlerden faydalanarak laboratuarında bu günkü elektrik lambalarının temel tasarısınıda çizerek şekillendirmiştir. Bütün bu bilimsel çalışmalarını da kamuoyuyla paylaşarak buluşunu ticari ve kar amacı güderek propaganda yapmaktan da çekinmemiştir. Görüldüǧü gibi, son iki yüzyılda elektrik alanında ki gelişmelere bakıldıǧında bile karanlıǧı yenmek aydınlanmayı iki kez algılamak ve yaşamak demektir doǧru bakanlar ve görmek isteyenler için. (Buradaki tarihi bilgiler Wolfgang König, Wolfhard Weber: “Tekniǧin Tarihi 1800 – 1914, Cilt 4, S 314 – 328, 1999/ adlı kitaptan faydalanılarak edinilmiştir. Bu kitap Almanca olarak yayınlanmıştır).

Bu kadar tarihi ve teknik bilgi ışıǧında çıramıza doǧru yönümüzü yeniden çevirirsek, sanırım, teneke, bakır, demir ve diǧer eritilen madenlerin insanların günlük ihtiyaçlarını kolaylaştırması için sürekli yeni forumlara sokularak hizmete sunulması da bu açıdan deǧerlendirilirse konu biraz daha aydınlatılmış olur. Tabii olarak çıra denen bir aletin kullanılması, çıranın icadından önceki döneme göre çok önemli bir dönüşümdür insanlık için. Günlük hayatımızda bile, hayatımızı kolaylaştıran küçük aletlerin önemini nasıl yadırgayabiliriz ki. Böyle bir davranış yönümüzü karanlıǧa dönmekten başka bir şey olamaz. İlk çırayı kim, ne zaman ve nerede kullanmıştır bilmiyorum, ama, şurası mutlak bir kesinliktir ki, petrolün buluşu ve günlük hayata girişiyle gazlı çıranın Anadolu ve Arap yarımadasında kullanıldıǧı kesinlikle doǧrudur. Bundan önceki çıralar, girişte de izah edildiǧi gibi, çam ve reçineli aǧaçlardan elde edilerek kullanılmıştır. Bu da ateşin insanlık tarihi kadar eski ve kadim bir geçmişe sahiptir. Bu yüzbinlerce yılların birikimi olan gelişme arkeologların yaptıǧı çalışmalar sonucu bu günkü İsrail devletinin sınırları içinde bulunan Şeria Nehiri kıyısında yaptıkları kazılardan elde ettikleri bulgulardan öǧrenmekteyiz. Hatta bazı tarihçiler “ateşin” 800 bin yıldan fazla bir süreden beri bilinçli olarak kullanıldıǧını iddia etmektedirler.

Ama ilk ateşin bir rastlantı mı, yoksa yıldırım çarpmasından dolayımı çıktıǧını, ya da çakmak taşının keskin uçlarının aşırı sürtünmeden dolayı oluştuǧu henüz bilinmemektedir. Yine Avrupa’da Neolitik çaǧda ateşin kullanıldıǧına dair kesin deliler mevcuttur. Bunun dışında Uzak Doǧu’da ve Güneydoǧu Asya’da bambudan yapılmış ateş üreten pistonlar da kullanılmıştır. Bir İngiliz kimyacısı olan John Wolker’de 1827 yılında sürtülünce yanan ve içinde fosfor sülfat bulunan kibriti bularak ateşin günlük yaşamımızdaki yerini kalıcı kılmıştır. Tarıma dayalı göçebe olarak yaşayan topluluklar, budunlar, kabileler, klanlar ve gruplar da akşamları hayvanlarını çiten veya aǧıl denilen etrafı çevrili bir yerde geceledikleri için akşam sohbetlerini bu ışıklar sayesinde gerçekleştirdikleri kesindir. Çünkü, ışık, çıra ve lamba (elektrik ampulleri deǧil) sayesinde gidermişlerdir bu gereksinimlerini. Bu konuda sayın öǧretmenimiz Prof. Dr Bahaeddin Ögel’in de Çıra kandil ve Lamba diye deǧerli bir çalışması mevcuttur. Gerek kandil, gerekse çıra Türklerin Anadolu’ya yerleşmesi ve İslam zorbalıǧıyla karşılaşmaları sonucu bir çok alanda olduǧu gibi, bu alanda da yeni kelime ve kavramları alarak ya kendi dilleriyle kaynaştırmışlar, ya da ifade şekillerini deǧiştirerek çerâǧ kelimesini “çıra” olarak kullanmaǧa başlamışlardır. Oysa Türkler, İslam diniyle tanışmadan önce çıra yerine “yula” kelimesini kullanmışlardır. Yine bu konuda Ögel’in (Türk Kültür Tarihine Giriş: Dokuz ciltlik araştırma eseri.) yukarıda adlandırdıǧımız çalışmasında bu konuda geniş bir bilgi mevcuttur. Burada sayın öǧretmenimiz “yula” kelimesinin etimolojik kökenini deǧilde günlük hayatımızdaki kullanım şeklini izah ederek yıldırım kelimesinin bile bu kökenden geldiǧini iddia etmektedir ki, bu yüzde yüz bir emin olmayı da bize ispatlamaktadır.

Annemin kullandıǧı, ya da bizim köyde kullandıǧımız çıra kandil gibi deǧildi. Bizim kullandıǧımız çıralar çok çeşitli şekillere bezenmişti. Bunlardan bazıları, huni biçimli, bazıları silindir biçimli, bazıları dikdörtgen şeklinde, bazıları yamuk biçimli tenekeden kenarları lehimlenerek yapılan ve tahminen 10 – 15 cm büyüklüǧünde ve 6 – 10 cm çaplarına eşdeǧerlerdi. Çok dar bir aǧızlıkla petrolün damıtılması sonucu ayrışımdan elde edilen ve gaz yaǧı denilen bir maddeyle fitili yakılarak ışık veren ilkel bir alettir. Yine fitil de, herhangi bir lambada, kandilde, çırada, çakmakta ve mumda benzin ve gazyaǧı gibi kimyasal maddeleri emerek sürekli bir şekilde yanmasını saǧlayan, türlü şekillerde örülen ve bükülen ya da dokunmuş pamuktan yapılan bir maddedir. Bu madde orta büyüklükte bir çıranın çıkardıǧı alev ve bu alevin sonuna doǧru isli bir forma dönerek tamamen dumansı bir hava verirdi. Rahmetli annem bu isli çırayı yaktıǧıda ve bende eǧer hafta sonu tatili olarak okuldan köye gelmiş isem onunla ahırlara inerek bu isli çıra ışıǧı eşliǧinde hayvanların yemliklerini, ot, saman, tahıl ve yemek artıklarının çeşitli biçimleri biraz tuzla karıştırılarak hayvanlara iştah açıcı yem olarak verilirdi. Bu ahırlar havalandırmaları dar olduǧu için sası sası koktuklarından dolayı ben hep burnumu tıkayarak bu deǧerli insana, anneme yardım etmeǧe çalışırdım. O siması gözümün önünden gitmeyen deǧerli ve saygıdeǧer insan annem kendi bulduǧu ve duyduǧu türküleri yanık sesiyle söyleyerek çoǧunlukla da aǧlardı. Ben çocuk yaşımda bu aǧlamalara bir anlam veremez, nedenini bulamazdım. Ya da bazen bütün erkek çocukları gibi, acaba benim babam acımasız bir gaddar mı diye düşünürdüm kendi kurgularını yaptıǧım on, onbeş cm çapındaki küçük beynimde. Bazen de Boccaccio gibi derin hayallere dalarak çok zengin olup annemi bu hayat kurtarayım diye uzaklara çok uzaklara, bu kandil daǧının eteklerindeki köyden sıyrılarak, İzmir, İstanbul, Adana, Gaziantep gibi büyük kentlere göç etmeyi düşlerdim. Sonrada düşlerimizi süsleyen paranın neden bizlerde de olmadıǧını hiç bir zaman anlayamazdım. Ya da ortaokula giderken zengin bir aǧa çocuğunun ve o ilçede bir kaç tane işyeri ve oteli olan ve her gün yeni bir takımla sınıfa geldiǧinde öǧretmenlerin Mehmet deyişlerindeki ses tonunun deǧişikliǧini kemiklerim sızlayarak bu gün bile anlamakta zorlanıyorum. Evet, çıranın isi, gaz çırasından çıkan duman annemin zayıf, ince, bir o kadar da ruhuyla bütünleşen iyi yürekli güzel yüzü ahırdan çiktıǧında başka bir renge bürünürdü adeta. O zayıf elleri, inc eve uzun parmakları, yoksulluǧuna raǧmen yinede tertemiz olan isli elbiseleri ve ahırın kapısından çıkarken çektiǧi derin bir ohun ardından tavukların ininin de kapatılarak taş merdivenlerden yorgun adımlarla yukarıya çıkışı başka bir yaşam mücadelesi vermenin güvenli adımlarıydı. Ama yatsı vakitleri bu işi çoǧunlukla babam yaptıǧı için ona da yardım ederdim rastladıǧımda. Eǧer o gün bir yolunu bulup kaytarmadıysam.

İşte köy hayatında ki, isli çıranın gecenin karanlıǧına ay ışıǧının girmediǧi yerlerde hükmettiǧi bu aydınlatıcı alet, bana daha sonra Alman Aydınlanma Felsefecisi Immanuel Kant’ın da (1824 – 1804) bir köşkerin/semercinin oǧlu olduǧunu öǧretti daha lise ikinci sınıftayken. O da babasının mum ışıǧında nasıl çalıştıǧını gözlemleriyle gelecek hayatın bir yerlerinde yeniden yakalamıştır, çıranın ışıǧının ne anlama geldiǧini öǧrenerek. Kainat içinde, iş içinde, mehtaba dalarak çok aǧladıǧım geceler içinde, bilimin ideali içinde ruhani hazlara yenilerek, birdenbire tepetaklak yuvarlanan ve hiç bir şeye sahip olmayan ben, bu gün ile o isli çıraları, oksijeni dar ahırlarda solurken Frankfurt’un göbeǧinde çok fazla şey bulmuş da deǧilim. Nedenini bilmediǧim bir açlık kasırgası altında ve çıra ışıǧında deǧilde mum ışıǧı altında aradıǧımı bulamadan ve bir kıtlık çölünde sürünerek aradıǧım vahamın hasretini yüreǧimde hissederek yaşıyorum şimdi. Ve karanlıǧında kaldıǧım lüks halojen lambaları bile bana annemin o isli çırasının havasını veremiyor, vermiyor. Hatta bilimlerin atası olan ve duldasına sıǧındıǧım felsefem bazen beni yüzüstü bırakabiliyor acımdan hançeri yüreǧime saplayarak giden sevgili gibi.

Biraz daha düşününce anlıyorum ki hayat artık yaşanabilecek kadar kolay deǧil. Çıraların ışıkları buralarda annemin çırası gibi isli deǧil, hatta şu saatlerde kendini Noel’e hazırlayan Frankfurt ışıǧın sarısına, mavisine, kırmızısına ve belkide sayamayacaǧım kadar deǧişik renk tonlarına bezenmiş ve önümde akan bu Main Nehiri, oturduǧum kahvenin penceresinden bozbulanık rengini yakamoza çeviren ışıklarına dua etmeyerek annemin isli çırasını aradıǧını kulaǧıma fışıldar gibi. Bir anlıǧına da olsa hoş ve hoşlanılacak bir durum ve görmeye deǧer bir manzara. Noel pazarını Cumartesi havasında gezen şu kadın sarışın ve bir o kadar da iki güzel kızıyla hayattan ve dertlerden uzak bir kaç saat yasamanın zevkini çıkartıyor duruma bakılırsa. Anne ise soru bombardımanından hiç mi hiç rahatsız olmuş birine benzemiyor. Gelenler, gidenler ve bu buz gibi akşamın dondurucu ayaz soǧuǧuna raǧmen sucuk yiyenler, sıcak elma şarabı içenler… Herkes, ama herkes memnun gözüküyor yanan lambalarının ışıǧıyla yaşamdan bir şeyler gibi. Ben ise segâh makamının aǧır havasında bilgisayarın tuşlarına son darbeleri indirerek çıraların sönmediǧi bir dünyanın var olması özlemiyle noelin melankolisine kapılarak eşyalarımı toparlayark kalan son damla viskimi de yudumluyorum.

Evet, sonrada çıra, isli çıra, annemin isli çırası diyerek mırıldanarak duraǧa doǧru, kendimi muharebeden ve mütarekeden yenik çıkmış bir diplomat gibi hissediyorum. Ve kahrolsun hayat, kahrolsun ruhsuzlar nankörler diyerek söyleniyorum. Arkasından da paşa paşa gelen tramvaya atlayarak eve doǧru yol alıyorum, yeni hikayelerin konularını toplamak için. Burada gördüǧüm her ayrıntı beni biraz daha kendime gelmeme katkıda bulunarak “eden bulur” diyorum ahlayarak, evet, edenler bir gün bulacak, ama ne olduǧunu inanın bende bilmiyorum, ve size kolay gelsin diyorum.