Beni ben yapanlardan bu gün uzaklaşarak kendi dünyamdan syrılıp çıkmak istiyorum, diyerek evden çıkmıştı. Paylaşacak hiç bir şeyi olmayanların düştüǧü girdaba takılıp kalan düşüncelerinden hiç bir zaman ve asla kurtulamayacaǧı çıǧlıkları içini burkarak sınırlarını da zorluyordu aslında görmek istemediǧi gerçeklerin altında.

Yeteneklerinin ve yaşamın doǧduǧu beldeden uzak geçmesi de onu incitmiyordu bir yönüyle… Çünkü o artık alışmıştı belirsizlikler içinde yaşamaya. Ama yaşamı elverdiǧi ölçüde daha sakin, daha emin ve kıyısından yaşamak istemesi de ona hiç bir şey kazandırmamıştı ona bu güne kadar. Hatta bu kıyısından korkuları yenerek yaşamak prensibi de tutunmak istediǧi olasılıklardan biriydi hakkını vermek gerekirse… Bazen derin düşüncelerin imgeleminde okyanusun derinliklerinde yüzen, yüzmeye çalışan ve oralarda bir yer edinerek sabit bir yerde kalmak, bir tek yer için yaşamak ve ölmek korkusu da biyografisinin derinliklerine gömülmüş birer gizli hatıradırlar şimdi. Yaşamak için korkuları yenmek işte aslında şimdi, tam bu andan itibaren başlamıştı. Ölüm korkusundan uzak bir diyara gitmek, uzun süre yaşayamadıklarını orada korkularını yenerek ve aşarak yaşamak, içindeki o gizli sırları söküp atmak, bütün olanakları sonuna kadar kullanmak ve yaşamayı yeniden öǧrenmek bu olsa gerek diyordu soluklanmadan.

Sevdikleri ise kalmamıştı, o sadece birisini severek yüreǧindeki bütün kötü düşüncelerden sıyrılmak arzusuyla tutunmak istemişti bir defasında hayata… Sonuçsuz beklentiler eşliǧinde. Soba kurumlarına dönen ciǧerleri, yüreǧinden tüten dumanları adeta bir deryayı, bu alemi doldurmuştu. Hiç bilmediǧi ve tanımadıǧı karanlık yüzlerin bakışlarından uzak mitolojik dünyanın gizemlerinden arınmış gerçek bir romantizmdi onun düşündüǧü. Bu romantizm edebiyattaki aşk temasından arınmış konusu gerçeklerle romantizmin kesiştiǧi bir noktaydı onun kafasında olan. Yaşamın tüm cömertliǧi onda hala bir çıraklık hırçınlıǧında bazen bir akademide ve yüksek okulda sosyal bilimlerden birisinde karar kılarak kalma isteǧide çoktan geçmişinin sarı sayfalarında sonbahar havasına girmişti.

Şimdi ruhunu saran bal rengi saçlar, sarışın, esmer, beyaz tenli güzeller ona pek fazla ilginç gelmiyorlardı. Okuduǧu kitaplar, Spinozia, Condillac, Voltaire, Rousseau, Montequeu, Hobbes, Kant, Schelling, Heribart, Hegel, Schoppenhauer, Feuerbach, Camus, Hemingway, Soner Yalçın, Tarık Zafer Tunaya, Umberto Eco, Doǧan Avcıoǧlu, Sabahttin Selek, Abidin Dino, S. Faik Abasıyanık, Margaret Mitchell, Cevdet Kudret, Tefik Fikret, Maummer Bilge, Emre Kongar, Mustafa Akdaǧ, Tolstoy, Dostoyevski, Netzsche, M. Cevdet Anday, Fuat Dündar, Mario Levi, Engels, Marx ve daha yüzlerce düzine yazarın eserleri de fazla bir etkide bulunmuyordu. Hele satır satır okuduǧu S. Kierkegard ise umutsuzluktan başka bir şey bırakmamıştı ruhunda. Anlayacaǧınız felsefe ruhuna psikolojiden daha derin yaralar açarak vefasını göstermişti. Yine de o ruhunun derinliklerinden gelen bir sevdayla bilimi bilmeden ve ne olduǧunu anlamadan aşık bir şekilde sürdürüyordu baǧlılıǧını…

Yazarlıǧa da soyunmamıştı. O işte onun boyunu aşacak bir iş ve haddini bildirecek bir uǧraş olduǧu için olmayan dünyasına kendisini atmış orada eǧleniyordu. İstediǧi özgürlük ise hayallarden, fantazilerden, duygularından da çok uzak uzaklarda, yetişemeyeceǧi bir uzaklıǧa saklamıştı kendisini. Bu duygularını da rafa kaldırmıştı. İşçiden, emekçiden, kapitalizmin işçiyi sömürdüǧünü, ezdiǧini bildiǧi halde, kendini bazen bir şeyler yapmadıǧının bilinciylede eziyordu. Bazende kendi kendine karşı acımasız bir saygısızlık ve hoşgörüsüzlükle omuzunda taşıdıǧı yükün sorumluluǧunu tam hakkı ile verememesinin üzüntüsü ise ayrı bir konuydu korkularını yenmek için verdiǧi mücadelesinde. Şu inanç belli bir süreden beri kafasına kazınmıştı: Yoksullar ne kadar çok çalışırlarsa çalışsınlar hayvanca yaşamaktan kurtulamayacaklardı. Hatta daha fazla mesai, daha fazla özveri patronu zengin etmekten ve sömürmekten uzaklaştırmadıǧı gibi daha da zenginleştirecekti.

Çünkü egemenler kurdukları hegemonyayla durumlarını düzeltmek için emeklerinden başka satacak bir şeyleri olmayan yıǧınlar için birer kazanç kapısı olarak kalacaklardı. Onların durumlarını düzeltmek, boş zaman bulmak, bu boş zamanları kullanarak kişiliǧi geliştirici ve yaratıcı özellikler bularak öǧrenmek ise kapitalist sömürücülerin işine hiç bir zaman gelmeyecek bir deǧişim olurdu ancak. İşçiler ne kadar çok çalışırsa zenginler o kadar çok palazlanırlar, işçilerin yılgınlık ve bitkinlik içinde yaşamlarını sürdürmeleri demek onların ne ruhsal ne de toplumsal bir birlik yaşayışı saǧlayamayacaklarının habercileridirler. Sanatın derinliklerinde gizli olan tefferruatlar da gelişmede aslan payına sahip olamadıkları gibi, bazen önem verilen deǧerlerinde kaynakları deǧillerdi. Hayatın içinde bir yerlerde saklı kalan özlemden çok geçen yılların sanata yüklediǧi misyon sonsuzluk denkleminde dişe dokunur bir etkide yapmamıştı onun üzerinde… Çünkü sanatta bir çok bilim dali gibi egemenlerin elinde maskara olmus bir palyaço görevi yapıp, zenginleri güldürmekten başka bir görevi de üstlenmiyordu artık. Operaya giden ve eǧlenen smokinli zenginlerden birisi, eǧer kapının önünde dilenen bir Roman görse, hemen aklına şu gelebilir: „Ayol bunun burada ne işi var, bunun burada durmasina neden engel olunmuyor“, ya da „ayol, güvenlik nerede, bunun üstü başı kokuyor, bu nasıl bir rezalet, bizim gibi asil soyluların semtinde ne işi var bu görgüsüzün“ diyerek içinden geçireceǧi gibi, bir yoksuluda hem düşünceleri, hem de davranışlarıyla dışlayabilir.

O, böyle binlerce düşünce ekseninde dönerek, bazen çifte bir kişiliǧe bürüyerek sonsuz caddelerde yürüyor, kafeterya ve barlarda güzel hanımlara bakarak bir kadeh viski ya da bir kadeh kırmızı şarap içerek kendi gönlünde eǧleniyordu. Bazen günlerce işin dışında evden çıkmadan yaşayarak kendini bütün dünya nimetlerinden izole ederek yaşanmamışlıklara acımasızca saldırıyordu. Hayatın yalanların bir toplamı olduǧu düşncesi ise son zamanlarda adeta kafasına kurşun gibi sıkılıyordu, bunu düşlese bile… ışıkları söndürüp avazı çıktıǧı kadar baǧırmak istediǧi zamanlarda az deǧildi aslında doǧruyu söylemek gerekirse. Derin iç çekişlerde, ohlayıp pohlamalarda rastladıǧı şu çukolota rengi kızlar ise ona hiç mi hiç ilginç gelmiyorlardı. Bu yüzden bazen kendi kendini ırkçı bir beyaz şovenist gibi görerek suçlamaları da az deǧildi son zamanlarda. Bir anlıǧına da olsa bu durumda zihninde gereksiz bir yer kaplayarak diǧer düşüncelerin depolanmasını engelleyerek terör estiriyordu kafasında. Önceleri böyle anlarda hüngür hüngür aǧlamalar ise aylardan beri biyografisinin raflarında tozlanmaǧa başlamıştı çoktan beri. Ama hayatında yinede deǧişen hiç bir şey olmadı. Sadece doyumsuzca her gün yeni bir romana başlamasının dışında. Şimdi de Erol Toy’un „Kilittaşı“ romanına başlamış, onu da diǧerleri gibi 150 sayfa kadar okuduktan sonra asıl başladıǧı kitaba dönmüştü. Bunu da bütün yalpalamalarına raǧmen olumlu bir özellik olarak görüyordu kişiliǧinde… Ayda ortalama üç kitap, bir iki roman, onlarca makale, deneme ve hikaye okuyor yine de bu açlıǧını bir türlü gideremiyordu. Sözcüklere sarılıyor, içindeki ürküntüyü ve gereksiz korkuyu atarak özgürleşmek istiyor, dudaklarını bükerek ve kaşlarını gereksiz yere çatarak kendi kendine çıkışları da bir ise yaramıyordu sonunda. Duyguları aǧır yenilgiler altında çakırkeyif bir havaya girmiş, devrilen rakı şişelerinin içinde ki anason kokusunun etkisiyle bedeni ve ruhu çoktan yere devrilmişti düşlerinde oysa…

Akıl, denen tarifi zor erdem ise kişiliǧinde köklü bir yer edinmesine raǧmen, adeta çocuklar arasında babadan kalan miras misali paylaşılması gerçekten imkansız bir dualiteydi onun kafasında yer edinen. Yutkunarak küçük sürahiyle çiçekleri sulaması bile ona zihnin aǧır kışkırtmalarından doǧan meydan muharebesi gibiydi. Alanda yatan binlerce ölü sinekti adeta insanlık onun gözünde… Kameralarla dünyaya anında yayılan ölüm mermileri şişkin suratında bir tokat gibi parlıyordu. Bir ara yemek yemeyi frenlemişti, ama son zamanlarda yeniden sürekli tıkınma fasıllarıyla koşuma hazır „dana gibi şişmiş“ durdurak bilmeyen alışverişler sayesinde tekrar saǧa sola ölçüsüzce genişlemesini durduramamıştı… Öfke denen yabanı duygu ise benliǧinden sıyrılıp çıkarak kaybolmuştu. Huzuru arayan adam gelip yanıbaşına oturmuş, doyumsuz ve uzayıp giden sohbetlerin eşliǧinde akıp giden zaman unutulmuştu çoktan. Doktara için bütün çalışmalarını bırakmış, toparladıǧı arşiv bilgilerini ise bu gün hiç acımadan kaǧıt konteynerlerine atmış ve takribinde derinden rahat bir nefes alarak üzerinden bir yükü daha atmıştı. Daha sonra koltuǧa uzanarak bunun keyfini ruhunun derinliklerinden gelen tanımsız bir sevinçle tadmıştı. Artık gönül sahnelerinde acılı sayfalara meydan vermemek için yeni gönül serüvenlerine de meydan vermeme sözünüde vererek hayata yeni kurallar koyarak yaşamayı deneyecekti... O çevresindeki sıradanlığa inat yine de içinden geldiǧi gibi yeniden başladı, bu esnadan itibaren.

Frankfurt am Main, 28.01.2010, evde gece saat 22:23’de.