JEAN-JACQUES ROUSSEAU'NUN "BİLİMLER VE SANATLAR ÜSTÜNE SÖYLEV" ADLI ESERİNDE BİLİM-SANAT-ERDEM İLİŞKİSİ

Ahlak felsefesi, insan yaşamının ahlaki boyutu ile ilgilenir. İnsan yaşamının değerleri, ilke ve yargıları Ahlak Felsefesinin konularını oluşturur. Ahlak ise, insanların birbirleriyle ya da devletle olan ilişkilerinde ortaya çıkan ve yapılması beklenen davranışlardır.[1]

“Bilimlerin ve sanatların gelişmesi ahlakın düzelmesine yardım etmiş midir?”[2] Rousseau’nun eserlerindeki tezlerini özetlediği ve yazarlık kariyerinin dönüm noktası olan eseri, “Bilimler ve Sanatlar Üzerine Söylev” adlı eseridir. Ahlak-Bilim-Sanat ilişkisini irdelediği söylevi ile ve diğer eserleriyle Rousseau şahdamarı olarak nitelendirebileceğim ünlü soruya “Hayır” cevabını vermiş ve fikirlerinde hiçbir zaman sapmayarak, ilerleyen zamanlarda da bu fikirleri genişletmeye ve kanıtlamaya adeta kendini adamıştır.

Dijon akademisi tarafından sorulan “Bilimler ve sanatların gelişmesi ahlakın bozulmasına mı, düzelmesine mi yardım etmiştir?” sorusuna cevap arayan yarışmanın ürünüdür bu söylev. Eser, Rousseau’ya göre coşkunluk ve güçlülük doludur. Mantık ve düzenden yoksundur. Eserleri arasında ölçü, uyum ve akıl yürütme konusunda en zayıf olanıdır. Özgürlük, kendine yetmenin verdiği huzur ve mutluluk, erdem, servet ve şöhretin hiçliği gibi duygularla yazılmış olan bu eserin ödül kazanması, Rousseau’daki güven ve azmi perçinlemiştir.

“Ün nedir ki? İşte ben ünümü şu zavallı esere borçluyum. Bana bir armağan kazandırmış ve adımı tanıtmış olan bu eser, nihayet orta halli bir yazıdır; hatta diyebilirim ki bu kitabın en zayıf parçalarından biridir. (Bu söylev o zaman Rousseau’nun iki romanı ve diğer söylevi, Emile, Contrat Social, La Nouvelle Heloise ile bir arada basılmıştır.) Bu ilk yazı yalnız değeri kadar rağbet görmüş olsaydı, onu yazan adam nice felaketlerden kurtulmuş olurdu. Fakat layık olmadığım bu şeref yüzünden insafsızlığa uğramam gerekiyormuş. [3]

Rousseau’ya göre, söylevde üzerinde durulan konu insanın mutluluğu için elzem olan konudur. İnsan zamanın ötesinde yaşamayı seçtiyse, toplum fikirleri ve memleket kurallarına bağımlı yaşamı seçen insanlar için yazmamalıdır. Ki bu kesime kibar aydınlar ve gözde yazarlar girer. Rousseau bu kişilerce beğenilme endişesi taşımamaktadır. Soruya olumsuz cevap verişinin hoş karşılanmayacağını düşünmekte ve bunu “Cüret etme” olarak nitelendirmektedir. Bir akademide bilgisizliği övmek ve hiç bir şey bilmeyen, bilmediği için de utanç duymayan adamın tarafını tutmuş biri olarak, bilim ve sanatın ahlakın gelişimine değil de bozulmasına yol açtığını savunmuş olmayı cüret olarak görmektedir. Burada yapılan bilimi yermek değildir, erdemi savunmaktır. Bilginlerin bilime verdikleri değerden daha fazlasını, iyi insanlar iyiliğe, dürüstlüğe vermektedir. İnançlarda korkuya yer yoktur, söylem şekli korkutabilir. Sonuç olarak, kazanılacak gerçek armağan kalpte huzurdur.

1749’lu yıllarda Avrupa ülkeleri, bilgisizlikten beter bir bilim taslağının egemenliği altındaydılar. En doğal evrim belki de Edebiyat, yazma sanatı, düşünme sanatı tarafından gerçekleştirildi.

“Ruhun da vücut gibi ihtiyaçları vardır. Vücudun ihtiyaçları toplumun temeli, diğerleri de ziynetidir. Hükümet ve yasalar, bir araya toplanmış insanların, birlik ve huzur içinde bir arada yaşamalarını sağlar. Onlar kadar egemen olmamakla beraber, belki onlardan daha güçlü olan bilim, edebiyat ve sanatlar insanları birbirine bağlayan zincirleri çiçeklerle örter; özgür yaşamak için doğmuş görünen insanların damarlarında taşıdıkları özgürlük duygusunu söndürür. Onlara kölelik hayatını sevdirir; onları uygar milletler dediğimiz topluluklar konumuna sokar. İhtiyacın doğurduğu kral tahtlarını bilim ve sanat güçlendirmiştir.”[4] Krallar, paranın ülke dışına çıkmasını istemez, bu yüzden eğlenceli sanat ve gereksiz süs merakını severler. Böylece köleliğe uygun ruhlar beslenmiş olurlar. Hiç bir şeye ihtiyaç duymayan insana boyunduruk vuramazsınız. Boyunduruk altına alma bu şekilde kolaylaşır.

Erdem yoğun süs ve gösterişle beraber yürümez. Servet zevk, gösteriş, bolluk göstergesi olabilir. Erdem ruhun gücüdür ve süsle alakalı değildir. Süs vücuttaki hastalığı gizlemek içindir. Erdemli adam çıplak ve kabadır. Saklayacak bir şeyi yoktur. Süs erdemli adamın güç kullanmasına manidir. Sanat davranışlarımızı kalıplaştırır. Kaba ama doğal olan adetlerimizi bozar. Ruhun henüz bu bozulmadan nasibini almadığı dönemde insan karşısındakini daha iyi anlıyor ve endişesiz yaşıyordu. Hoşa gitmek adına ortaya atılan özenti davranışlar, tüm ruhları aynı kefeye sokmuştur. Her nezaket kuralı beraberinde zorunluluğu getirmiştir. Olduğumuz gibi görünmeyi bırakarak, başkaları için gereksiz nezaket kurallarına uyarak yaşamayı seçtik. Bu yüzden tek tip adam yetişecektir. Güvensizlik kötülüğü getirecek, içtenlik, dostluk yerini korku, nefret, çekingenlik gibi duygulara bırakacaktır. Aldatıcı nezaket, korku, baskı, itimatsızlık; bilim adını alacaktır. İnsan içinden geldiği gibi davranmak yerine, iftira yolunu seçecek, bilgisizliğin yerini inançsızlık alacaktır. Sonuç olarak bozulma vardır, ruh bozulmuştur ve bu yeni değildir. Etki ortadadır.

“Sokrates bilgisizliği övüyor. Sanıyor musunuz ki, Sokrates yeniden doğsaydı, aramızda yaşasaydı, bizim bilginlerimiz ve sanatçılarımız hakkında başka türlü düşünürdü? Hayır baylar; bu doğru adam bizim boş bilimlerimizi de küçük görürdü. Bizi her taraftan saran kitap yığınlarının artmasına yardım etmezdi: ve kendi öğrencilerine olduğu gibi bizim çocuklarımıza da tek yol göstericinin erdemin anısını bırakırdı. İşte güzel olan insanları böyle eğitmektir.[5] Erdem bilim yapılmaya başlanırsa, her şey mahvolur. Ancak esas zorluk insan bilgili olarak doğsaydı gerçekleşirdi.

İnsan ne kadar az bilirse, o kadar çok bildiğini sanır. Bilimsel araştırmalar tehlikelidir. Sonuç olumlu bile olsa, bulunan şey acaba iyi bir niyete mi hizmet edecektir? Gerçek yürekten mi aranıyor? Doğru tektir, yanlış ise sonsuz biçimlere girebilir. İşsizlikten doğan bilim işsizliği besler. Boş bilim geri gelmez zamanı beraberinde taşır. Siyasette de ahlakta olduğu gibi , iyilik etmemek kötülük etmektir. Yararlı olmayan yurttaş zararlıdır. Bilim ve bilgi olmasaydı, daha mı az ahlaklı olacaktık? Bilim ve teknoloji bize bu anlamda kazanç sağladılar mı?Gelişebilecek miydik? Daha mı kötü olacaktık? Bilimsel sonuçlar işe bu kadar az yaramalarına rağmen, devletin parasını sömüren insanları oluşturmuştur. Hırs insana her şeyi yaptırır. Boş sanatçılar topluluğu parlak sözleriyle insanları kandırmış ve inançlarını temelden yıkarlar. Lüks ve bilim-sanat iç içedir. Zaman kaydı ve lüks zararlıdır. İmparatorluklar ancak ahlakla yaşar, lüks ise ahlakla uzlaşmaz.

“Bu lüks meselesinde asıl düşünülecek nokta hangisidir? İmparatorluklara gereken parlak ve süreksiz olmak mı, yoksa erdemli ve sürekli olmak mı, mesele budur. Parlak dedim, ama nasıl parlak? Ruhlarda parlama isteği hiçbir zaman namuslu olma isteğiyle bir arada yaşayamaz. Hayır, bir sürü küçük ve boş kaygılarla alçalmış ruhların büyük şeylere yükselmeleri mümkün değildir. Buna kudretleri olsa bile cesaretleri yoktur.”[6]

Kadındaki cazibe, kötülük için verilmemiştir, insanlığın mutluluğu için verilmiştir. Kadınlara verilecek iyi terbiye insanlık için çok yararlı olacaktır. Erkeğin büyük ve erdemli olmasını isteyen kadına erdem ve büyüklüğü anlatmalıdır, çünkü erkek kadının olmasını istediği gibi olacaktır.

İlkçağda sadelik hüküm sürüyordu. İnsan – tanrı iç içeydi. Rahat kulübesinde yaşam süren insan kötülük başlayınca, tanrıları heybetli mabetlere bıraktı ve terk etti. Sonraları bu mabetlere insan yerleşti. Kötülük en son safhaya ulaştı. Lüks arttı, mertlik bozuldu. Bilim ve sanat askerlik için olduğu kadar ahlak değerleri için de zararlıdır. Anlamsız eğitim, gereksiz bilgi insanı olumsuz etkiler. Unutulacak şeyler yerine, işe yarayacak değerler öğretilmelidir. Sanat eserleri ahlaksız öğelerle doludur. Tüm bu olumsuzuz değerler ahlaksızlığın yanı sıra insanlar arasında eşitsizliği de doğurmaktadır. Yara yerine iyi yazılmış olan eser, namus yerine sanatçı kimliği olan değer kazanıyor. Güzel söylev yetiyor, şeref değer bulmuyor. Değerli olan hor görülüyor.

Kötülük henüz olabileceği kadar büyük değildir. Akademiler hem sanatı korumak hem de erdemin unutulmasını önleme ihtiyacından doğmuştur. Akademiler en azından buralara giren insanların daha fazla bozulmalarına engel olacaktır ya da buralara katılmak isteyenler kendilerini düzeltmeye çalışacaklardır. “Akademiler tanrı tarafından derde deva olarak verilmiş bir nimet gibidirler.”benzetmesini yapmamız sanırım yanlış olmaz.

Rousseau’ya göre filozof ölümsüzlük savaşı vermektedir. “Yararlı” diye niteleyerek alaya aldığı öğütlerini yakın çevrelerine vermelerini, yine aynı alaycı dille ifade eder. “En büyük filozoflar, bu yararlı dersleri yalnız kendi dostlarınıza, kendi çocuklarınıza verseniz ne olur! Hem siz fikirlerinizin meyvesini daha çabuk elde edersiniz, hem de bizim çocuklarımız sizin mezhebinize girmek tehlikesinden kurtulmuş olurlar.”[7]

“İnsan aklının bütün sapkınlıklarına düşmüş olan Yunanlılardan eser kalan eserler, Hıristiyanlıkta matbaanın çıkardığı utanılacak eserlerin yanında hiç kalır. O zaman henüz insan kafasının bütün saçmalarını ebedileştirme sanatı icat edilmemiştir. Ama matbaa sayesinde, Hobbes’ların, Spinoza’ların tehlikeli hayalleri hep ortada kalacaktır! Ey ünlü eserler, kırlarda yaşayan bilgisiz atalarımızın düşünemeyeceği yüksek kitaplar, haydi siz de, yüzyılımızın bozulmuş ahlakını yansıtan daha tehlikeli birçok eserlerle birlikte torunlarımıza gidin.”[8]

“Bilim ve sanatlarla uğraşmalarına izin verilecek kimseler, kendilerinde büyük ustaların izinden gitmek ve onlardan ileri gitmek kudretini bulan sayılı insanlar olmalıdır. İnsan zekasının anıtlarını dikmek yalnız bu birkaç kişinin hakkıdır. Ama bu insanların dehalarıyla her şeyi aşmaları isteniyorsa, ümitlerini aşan hiçbir şeyin de bulunmaması gerekir. Onlar yalnızca böyle bir teşvike muhtaçtırlar. Ruh hiç farkında olmadan uğraştığı işlerin düzeyine göre yükselir veya alçalır. Büyük adamları yaratan büyük fırsatlardır.”[9]

SONUÇ

Kendi içimizde bulabileceğimiz mutluluğa, kendimizi başkalarına beğendirmeye çalışarak ulaşamayız. Dış görünüşümüz ve davranışlarımız, yüreğimizde taşıdıklarımızın tam bir belirtisi ve göstergesi olmalıdır ki, gerçek felsefe ortaya çıkabilsin. Nasıl olsa insanlara görevlerini öğretmeye kendini adamış bir sürü insan var, en iyisi sade kalmak ve işimiz konusunda, yapabileceğimizin en iyisini yapmaya çalışmaktır. Daha fazlası gereksizdir.

Erdem basit ruhların yüksek bilgisidir. Ona ulaşmak için ünlü olmaya, saçma eserlerle uğraşıya ya da başkalarının beğenilerine gerek olup olmadığı sorgulanmalıdır. Erdemin ilkeleri yürekte saklıdır. Vicdan devreye girer. Gerçek felsefe budur.

Bana gelince, doğallığın günümüzde en büyük meziyetlerden olduğunu düşünürüm…Gereksiz gösteriş özü bozar. Hayatımız boyunca amacımız başkalarının doğrularına göre yaşamak değil, kendi amaç, doğru ve arzularımızla kimseye zarar vermeden yaşamak olmalıdır.

Teknolojinin hayatımıza pek çok katkısı var. Bu inkar edilemez… Ancak, “Teknoloji arada sırada hayatımızdan çıkarılmalı.” diye düşünmüşümdür çok kez. Örneğin cep telefonunuzu en az yirmi dört saat kapatıp yaşamak, doğa ile iç içe kitap okumak, yürüyüş yapmak, nefes almak, ihtiyacımız olan huzuru bir parçacık da olsa geri verecektir.

Kaynakça:

J. J. ROUSSEAU - Bilimler ve Sanatlar Üzerine söylev-Çev. Sabahattin Eyüboğlu-Mart 2007. İstanbul


[1] http://www.canaktan.org/din-ahlak/ahlak/ahlak-felsefesi/ahlak-felsefesi.htm

[2] J. J. ROUSSEAU- Bilimler ve Sanatlar üzerine söylev-çev. Sabahattin Eyüboğlu. Mart 2007. İstanbul. Sh.V.

[3] A. G. E. Sh.1

[4] A. G. E. Sh.8

[5] A. G. E. Sh. 16

[6] A. G. E  sh.23

[7] A. G. E. Sh.30

[8] A. G. E.Sh.31

[9] A. G. E. Sh.32