İnsanlık onbinlerce yıl belli mekanlarda ailesi, uzak ve yakın akrabalarıyla birlikte yaşadı. Avlanırken, tarlada çalışırken, eğlenirken ve dinlenirken hep onlarla birlikteydi. Bir türlü sevemediğim modern çağ ise geniş aileyi parçalamakla kalmadı, insanları bireyleştirip hayatın bin bir köşesine savurdu. Çağımızda insanın önemli sorunlarından biri yalnızlık ve büyük ölçüde onun yol açtığı mutsuzluktur. Hayatı işyerlerinde örgütler içinde onlarca kişinin arasında geçen insan nasıl yalnız olur? Her şeye rağmen yalnız ve mutsuz ise içinde bulunduğu örgüt buna nasıl izin verir? İnsan kaynağını geliştirme yöneticileri etrafına bakmazlar, görmezler mi? Derinliğin diplerinde dolaşan birinden nasıl verim bekleyebilirler? Mutsuz birisinin mutsuzluk mikrobunu çevredeki herkese yayacağını bilmezler mi?

İyi de, mutluluk nedir, mutlu olma ya da olmama halinden ne anlamalıyız?

Kelimenin kök halinin “mut” olduğunu anlıyoruz. Mut, sadece İçel’in bir ilçesi değil. TDK’nin internetteki Güncel Türkçe Sözlüğünde “mut” sözcüğünün karşılığı yok. Ancak 1998 tarihli 9. baskı Türkçe Sözlükte “bütün özlemlerin eksiksiz ve sürekli olarak yerine gelmesinden duyulan kıvanç, kut, saadet” olarak açıklanmış. (Kut; uğur, baht, talih) Mutlu; “mutluluğa erişmiş olan, ongun, mes’ut” diye anlamlandırılmış. Bir de mutsuz var elbette; mutlu olmama hali, bedbahtlık. Bedbahtlık da bahtsız, talihsiz demek. Baht neymiş diye bakıyorum; “olacakların kaçınılmaz olduğunu belirleyen ilâhi iradenin insan için çizdiği hayat tarzı, kader, talih” anlamına geliyormuş. Sözcük anlamları bu. Buradan "şanslıysanız mutlusunuz" gibi tuhaf bir çıkarsama yapmak da mümkün. Bir de “umut” kelimesi var. İlk harfini kaldırınca “mut” kalıyor. Umut ile mut-mutlu ya da mutsuz arasında da bir ilişki olmalı.

Mutluluk bazılarımızın eski kelime diye pek kullanmadığı saadet, felâh, fevz, hasene, bahtiyarlık, mahzuziyet, hoşnûdii, tâm, mesudiyet, meymenet, haz gibi kavramlarla da anlatılabilir ya da bu kavramlarla yakından ilişkili.

Bu açıklamaların yeterli olmadığı açıktır ama yazının kavramsal çerçevesini çizebilmek için özellikle felsefe ve psikoloji kaynaklarına da bakılmalıdır. Ben de baktım. Rasim Bakırcıoğlu mutluluğu şöyle açıklıyor:[1]

Mutluluk; beliren bedensel, zihinsel, toplumsal, duygusal ve cinsel gereksinimlerin doyurucu düzeyde ve dengeli bir biçimde giderilmesi; duyulan isteklerin, verilen savaşımlarla çözüme kavuşturulması, kendini gerçekleştirme çabalarının verime dönüştürülmesi sonucunda duyumsanan duygudur, diyor Bakırcıoğlu ve devam ediyor: İnsan yoğun mutluluğu, çok güçlü gereksinimlerini doyuma ulaştırdığı, güçlü beklenti ve özlemlerini gerçekleştirdiği zamanlarda yaşar.

Felsefede mutçuluk (eudaemonism) akımı da var. Yaşamın anlamını ve biricik amacını, insanın esenlik ve mutluluğunda gören bir ahlâk felsefesi[2]. Kökeni eski çağ felsefesine dayanan bu öğreti, hazcılık felsefesinin tersine, günlük hazlara değil de erdeme ağırlık verir; bireysel ve toplumsal esenliği ve mutluluğu amaç sayan türleri vardır.

Bedia Akarsu ise mutluluğu şöyle açıklıyor[3]: Genellikle insanların kendilerine en yüksek erek olarak koydukları değer. Bilinci dolduran tam bir doygunluk durumu. İstek ve eğilimlerin tam bir uyumu ve doygunluğu. Değerli şeylerin bolluğu içinde alınan nesnel durum.

Hançerlioğlu da mutluluğu isteklerin giderilmesiyle gerçekleşen iç rahatlığı olarak açıklıyor. Hançerlioğlu der ki[4] materyalist dünya görüşüne göre mutluluk, bireyselle toplumsalın bağımlılığı içinde gerçekleşir. Bireysel mutluluk ancak toplumsal mutlulukla mümkündür. Çünkü bireyin özgürce gelişmesi, herkesin özgürce gelişmesine bağlıdır. Sınıflı toplumlarda, sınıfların karşıtlığı gibi, kavramlar da karşıtlaşır. Her şeyin parayla alınıp satıldığı kapitalist toplumda mutluluk, zenginlik anlamına gelir, bundan ötürü de büyük çoğunluk yaşamanın amacını zengin olmakta bulur. Sosyalist toplumdaysa mutluluk bireysel insanın, kendisini, yeni bir dünya yaratmakta olan tüm insan toplumuna yararlı ve gerekli bulmasıdır. Karl Marks Gesamtausgabe’de şöyle der: “En mutlu olan, en çok sayıda insanı mutlu edendir.”

Bir kısım psikolog ve feylesof böyle diyor. Başkaları da konuyu boyutlandırıyorlar. Mutlu olma hali yani mutluluğun biyokimyasal sebepleri de vardır. Seratonin, endorfin vb. hormonlar biyokimyasal sebeplerindendir. Konuyu fazla dağıtmamak için biyokimyacılara sormayalım.

Mutluluğu değil mutluluksuzluluğu yazıyordum. İlginçtir, mutsuzluğa fazla yer verilmemiş sözlüklerde. İyi de edilmiş.  Olumlunun üzerinde durmak gerek. Yine de, sözlüklerden çıkan mutluluksuzluluğun anlamı, mutluluğun olmayışıdır.

Kafkaslarda göreve başladığımda arkadaşlarım bana nezaket ziyaretlerini yaptılar. Hoş-beşten sonra "nasılsınız" demeye kalmadan şikâyetlerine başlamaları dikkatimi çekmişti. Neredeyse herkes, herşeyden şikâyetleniyordu. Üniversiteden, Kars'tan, soğuktan, tozdan hatta kendilerinden... Şimdilerde benim yaptığım gibi...

Mutsuzluk nasıl bir durumdur? Açıklayalım, tasvir edelim…

Mutsuzluk yalnızlıktır, keyifsizliktir, üzgünlüktür, halsizliktir.

Mutsuzluk bardağın tamamen boş olduğunu görmektir.

Mutsuzluk hassas kişilerin sık sık uğradığı bir inziva yeridir.

Mutsuzluk mutsuzluktan bezmişlik ama mutluluğu aramayıştır.

Mutsuzluk tadın tadını alamamaktır.

Mutsuzluk aşksızlıktır, sevgisizliktir, özgüvensizliktir.

Mutsuzluk bezginliğe ve anlamların anlamsızlığına götürür kişiyi.

Mutsuz kişi gergindir, çabuk patlar.

İlgisizdir, yaşam sevinci yoktur.

Hedeflerini boş vermiştir.

Enerjisi kalmamıştır; işlerini geriden takip eder.

Mutsuz iyileri göremez, her şeye olumsuz bakar ve hep olumsuzlukları görür.

Mutsuzluk umutsuzluktur; insanı tükenmişliğe götürür.

Mutsuzluğun kronikleşmesi adam olanı yıkar. Yıkık ademoğlu denize düşmüş gibidir; tuttuğuna sarılır. Karşılaştığı herkese dertlenir, şikâyetlenir, kahırlanır… Etrafına mutluluk ve enerji saçmaz, tersini yapar; karşılaştığı herkesin enerjisini somurur, emer. Üstelik emdiği bu enerji onun da işine yaramaz! Alır ve nötrleştirir, resmen çöpe atar. Bunları kötülük yapmak için yapmaz sadece hayata kıyısından, köşesinden tutunmak içindir. Aslında yardım çığlıkları atmaktadır, belki duyan olur diye ama etraf genellikle sağırlardan müteşekkildir…

Mutsuzluk belki de dibe vurmuşluk halidir. Hani birkaç metrelik bir suda yüzerken bacağınıza kramp girer ve batmaya başlarsınız ya... Bari dibe inip ayağım yere değdikten sonra kendimi yukarı fırlatıp bir nefes alayım dediğiniz olur ya… İşte o dibe iniş anınızdan ayağınızı yere değdireceğiniz ana kadar olan zamanda, ayağınızı yere değdirememe ihtimalini düşünmektir mutsuzluk. Ayağınız yere değse ve kendinizi yukarı fırlatsanız bile başınızı sudan çıkaramama ihtimalinin aklınızın bir köşesinde olmasıdır. Ya da u-mutsuzluk!

Mutsuzluk beklemektir. Mutlu olmak için bir şeyler yapma mecalinin kalmadığını anladığınızda birinin sizin için bir şeyler yapmasını umduğunuz çaresiz bir bekleyiştir.

Mutsuzluk kitapları ve hayatı okumayı öğrendikten sonra gördüğünüz haksızlıkları, çirkinlikleri, insanlık dışılığı, kabalığı, ahlâksızlığı düzeltmeye gücünüzün yetmediğini anlayıp mücadele azmini yitirdikten sonraki halinizdir.

Durun, en kötüsünü söyleyeceğim: Mutsuzluk bulaşıcıdır! Mutsuzluğun size de bulaşmasını istemiyorsanız, etrafınızdaki mutsuzların mutsuzluk sebebini ortadan kaldırmaya çalışın! Onu düşünmüyorsanız bile kendinizi düşünün. Onunla ilişkinizi kesmek de sorunu çözmez çünkü düşene bir tekme de sizin  atmanızın ağrınıza gitmesi de sizi mutsuz edebilir.

Ey insan kaynağı yöneticileri, örgütünüz bir ailedir ve siz o ailenin en etkili bireyisiniz. Aileden biri mutsuzsa siz nasıl mutlu olabilirsiniz? Evden birisi bulaşıcı, salgın bir hastalıkla cebelleşiyor ve diğerlerine de bulaştırma riskini taşıyorsa, ondan nasıl iş üretmesini bekler, örgüt sağlığını düşünmezsiniz? Kendi derdine düşen birinin örgütün derdiyle dertlenmesini nasıl beklersiniz?

Ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, depremlerin yaşandığı dönemleri yaşıyoruz. Kapitalizm ikide bir kriz yaşıyor ve büyük kitleler hiçbir sorumluluğu olmadığı yıkımların altında kalıyor. İşsiz kalan insanlar, dağılan aileler ve ortada kalan çocukların varlığı toplumsal dokuları sarsıyor. Açlık sınırlarında gidip gelen yaşama tutunma çabaları bırakın değerlerde derinleşmeyi, değersiz bir hayatı geçerli kılıyor. Geçim derdi insanları doğal çevrelerinden savurarak bambaşka şehirlerde yalnızlığa itiyor. Yıllardır televizyonlarda neredeyse her haberde ağlayan anaları yüreğimiz dağlanarak seyir ediyoruz. Gerek boşanmalar, gerekse etraftaki bu manzaraların görüntüsüyle yalnız yaşamayı tercih eden yalnız insanların oranı giderek artıyor. Bu ahval ve şerait altında behemehal ve ivedilikle toplumsal bir mutsuzluk alarmı verilmelidir.

Ben de bir âlemim yani, oturmuş mutluluk yerine mutsuzluğu yazıyorum! Boş verin gitsin...

DİPNOTLAR


[1] Bakırcıoğlu, Rasim. 2006. Ansiklopedik Psikoloji Sözlüğü. Ankara: Anı Yayıncılık.

[2] Öncül, Remzi. 2000. Eğitim ve Eğitim Bilimleri Sözlüğü. Ankara: MEB Yayınları.

[3] Akarsu, Bedia. 1984. Felsefe Terimleri Sözlüğü. 3. Baskı. Ankara: Savaş Yayınları.

[4] Hançerlioğlu, Orhan. 1982. Felsefe Sözlüğü. 6. Basım. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile