Yoğun geçen her dönemden sonra kafamızı dinleyip eğlenebileceğimiz, geçen zamanı değerlendirip çok daha kıymetli hale getirebileceğimiz bir yer ararız ya…  Vücudumuzun her zerresi “tatil” diye bağırır adeta. Beynimiz dalga dalga, düşüncelerin bir ucundan tutar ama sonuca varamaz. Düş ve gerçek arasında koşar, öte beriye çarpa çarpa, kimi zaman sendelemelerle, kimi zamansa şahlanışlarla geçmişi, “keşke” leri sorgular dururuz. Sığınılacak bir liman arar ve demirlemek için bir an önce, fırsatları kollarız. Boşa geçen zamana çok acırım. Çünkü çok kıymetlidir benim hayatım. Her dönemimi değerlendirmeyi görev edinmişim. Hem eğlenmeli, hem gezmeli, hem de öğrenmeliyim. Aslında benim ihtiyacım olan tatil değil, benim Ayvalık zamanım geldi, sanki geçiyor gibi…

“Hayatımın her döneminde bana liman olmuş en güzel yer Ayvalık’tır” diyebilirim. Sığınağım! Sıkıntılı zamanlarımın eşsiz dostu! Tertemiz havası, tarihi dokuyla bezenmiş sokakları, evleri, denizi, kumsalları, çeşit çeşit ot yemekleri ve papalinası ile eşsiz Ayvalık. Ege’nin incisi, bana göre ülkemin en güzeli.

Ayvalık’ta bir Rum evimiz var, nineden kalma…  Her oyuntusunda ayrı lezzet, her taşında ayrı türkü çığırır gibi. Tarih dile gelir, mısralar daha bir özenle ve istekle yazılır o evde. Her gidişim ilk görüş gibidir. Yeni baştan incelerim. Eskiler gelir aklıma. Ninem ve mangalda yaptığı mis gibi kahvenin acı tadı düğüm olur kenetlenir boğazımda.  Kızartılan balıklara üşüşen kediler canlanır gözümde.

Pencereden sarkan sardunyalara gözü gibi bakardı ninem ve bizden de aynı özeni göstermemizi isterdi. İçimizi ısıtan hanımeli kokusu, buruk yosun kokusuyla bütünleşir ve unutulmaz yaz gecelerini haber verirdi. Nar ve ayva ağaçlarının salındığı bahçede cıvıldaşan çocuk seslerimiz, ninemin sesiyle karışırdı: “Mari çiçeklerime dikkat edin! Çiğnemeyin sakın! Ben onlarla avunuyorum yokluğunuzda.”

Topladığı otlarla yaptığı karışımlar bin bir derde devaydı ninemin. Gelinlik kızın çeyizi gibi itinayla, nakış nakış avluya serer kuruturdu otları. Ayrı bir özen ve yaptığı işin ciddiyetini anlatan o vakur edayla… Kekik başkaydı, nane başka. Kimin midesi rahatsızlansa, koşar adımlarla mutfağa gider ve nane limon kaynatırdı ninem. Hele bir içmeyin, mümkün mü? Elinden kurtulamazdık ki! Başımızda asker gibi nöbet tutardı koca fincan bitinceye dek. Üşenmek yoktu, kızgınlık yoktu, eskiler daha mı sabırlıydı ne? Hele mumdan yaptığı, kendi deyimiyle “ Ak Merhem” i vardı ki… Keşke derim bugün hala, keşke alsaydım formülünü. Öğrenseydim ninemden nasıl yapıldığını gençliğin vurdumduymazlığını es geçip.

Zeytin zamanı ise hep beraber toplaşırdık, bütün torunlar seferber olurduk. Ninemin gözleri mutluluktan ışıldardı. Çok sevdiği kedilerini unuttururduk ona. Sarman ve Tekir hafiften mahzun ve yalnız, araştıran gözlerle izlerlerdi evdeki kargaşayı. Gürültü patırtı, oyunla karışık iş, koşturup dururduk. Yaptığımız iş bazen çok eğlenceli gelirdi, bazense bıkardık, kaçamaklar üretirdik.  Ninem yere kocaman bir örtü serer, bizleri etrafında toplar ve zeytinleri çizmemizi isterdi. “Üç çizik en güzeli, iki yetmez.” derdi. Kaytarırdım çoğunlukla, tek çizik bana göre yeterdi. Tat aynı tat değil miydi? Oysa her çizik ayrı sevgi, ayrı mutluluktu. Sabırdı, candı, aileydi… Zeytin savaşlarımız başka alemdi. Ninem, o endamlı, asil ve heybetli kadın görmezdi savaşlarımızı, daha doğrusu görmezden gelirdi ama dokundurmadan da edemezdi: “Mari kocadım artık, çoluk çocuğun maskarası oldum. Laf anlamıyorsunuz, hepiniz ayrı telden çalıyorsunuz!” Birbirimize fırlattığımız zeytinleri, attığım çizikleri bile özler oldum.

Yorgunum ve huzur istiyorum. Şu dönemde en çok ihtiyacım olan huzur kesinlikle. Ayvalık biçilmiş kaftan, benlik tam. Otururum balkona, açarım kitabımı, elimi atsam Midilli…Yeşilin, anıların, denizin, yosunun tadını çıkarırım. Kedilerle muhabbet ederim. Zeytini dalında okşarım, sessizliğin muhteşem sesini yaşarım. Ve hesaplaşırım. Kendimle, geçmişle ve olasılıklarla…

Bekle Ayvalık, sana geliyorum! Memleket seni seviyorum! Bekle…

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top