Yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra iletişim teknolojilerinin hızla yaygınlaşması, ülkeler arasındaki sınırların kalkmaya başlaması, eskiye göre daha az önemli hale gelmesiyle birlikte dünya ülkelerinin ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel alanlarda birbirlerine daha çok yaklaştıkları, daha bağımlı hale geldikleri, ortak değer, yaklaşım ve tavırlar benimsemeye başladıkları görülmektedir. Bütün dünyayı etkisine alan bu değişim süreci “küreselleşme” kavramıyla ifade edilmektedir.

Ülkeler arasındaki sınırların ortaya kalkmaya başlamasına paralel olarak mal ve sermayenin serbest dolaşımı, iletişim teknolojilerinin, internetin akıl almaz bir hızla gelişmesi insanların yaşama bakışlarını değiştirmiş ve dünyayı bir bütün olarak görmeye başlamışlardır. Bu durum doğal olarak küresel bir bakış açısını beraberinde getirmiş, böylece tek tipleşmeye giden yolun önü de açılmıştır. Başlangıçta sadece mal ve sermayenin serbest dolaşımı olarak algılanan ve ekonomik boyutu ağırlık kazanan küreselleşme sürecinin aslında çok farklı boyutlarının olduğu, özellikle ekonomik olarak güçlü olan ülkelerin kültürlerinin hızla dünyaya yayılarak baskın, egemen kültür haline geldiği, ekonomik açıdan zayıf ülkelerin toplumsal yapılarında, kültürlerinde ortaya çıkan değişikliklerle ortaya çıkmıştır.

İletişim teknolojileriyle insanların, toplumların birbirinden etkilenme hızının anlık zaman dilimlerine indiği, yaşananların toplumlara, ekonomilere ve bireylere şiddetli dalgalar gibi çarptığı bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sürecin toplumların kültürlerinde yarattığı en ufak değişim, aileden toplumsal yaşama, çalışma yaşamına, ekonomiye, eğlenceye anlayışına, ikili ilişkilere kadar yansıyan pek çok farklılaşmayı beraberinde getirmektedir (Kağıtçıbaşı, 1988, 275). Her ne kadar küreselleşme sürecinin kültürel zenginliğin önünü açtığı, kültürel alışverişi hızlandıracağı yönünde yaklaşımlar, bakış açıları olsa bile dünyanın her yerindeki insanların yaşam tarzlarının, zevklerinin, yediklerinin, içtiklerinin hayata bakışlarının aynılaşmaya başlaması bir “çokluğa” değil “tekliğe” doğru hızlı bir gidişin varlığını göstermektedir. Dünya artık McDonalds’da hamburger yiyen CocaCola içen, Malboro marka sigara içen, Hollywood filmleriyle neşelenen, hüzünlenen, Microsoft’un bilişim teknolojisini kullanan insanların oluşturduğu, üretilenin potansiyel alıcısı olan, tüketim canavarı insanların oluşturduğu küçük bir köy olma yolunda tek tipleşmeye doğru hızla ilerlemektedir.

Küresel kitle kültürünün akıl almaz bir teknolojik destekle dünyanın her yerinde olduğu, hiçbir kültür biçiminde görülmediği kadar endüstriyel bir boyut kazandığı açıkça ortadadır. Tasarlanan, biçimlendirilen ve dünyayı pazar olarak gören bir boyuta sahip olan küresel kültür bu özelliğiyle kendisine karşı direnmeyi neredeyse olanaksız kılmaktadır (Kahraman, 2003: 11). Yaşanan bu durum dünya üzerindeki kültürler açısından ciddi bir tehlike oluşturmaktadır. Tehlike sadece kültür bağlamında görünse bile kültürün derin anlamı, kapsamı düşünüldüğünde aslında çok daha geniş boyutlu olduğu fark edilecektir. Yaşanan bu gelişmelere paralel olarak millî kültürlerin giderek benzeşeceğinden söz edilmeye başlanması, günümüzde kimlik konusunun tartışılıyor olmasının önemli bir sebebi olarak gösterilebilir. Ulus-devlet, ulusa dayanan bir sistemdir ve ulusun varlığını devam ettirmesi süreklilik gösteren bir milli kültür politikasını gerektirmektedir (Poyraz, 1998, 80).

Atalardan miras kalan maddi-manevi değerler bütünü olan kültür, millet kavramının temellerinden biridir ve insanın içinde yaşadığı toplumdan kazandığı bütün yetenek ve alışkanlıkları kapsar (Kafesoğlu, 1992, 15). Kültür toplumsaldır. Kişi, içinde yaşadığı toplumun kültüründen soyutlanamaz. Kültür tarihseldir, uzun bir yaşam dilimi içinde olgunlaşır. Kültür bir yaşam biçimi, bir toplumsal davranıştır (Artun, 1996, 12). Geçmişle gelecek arasında kurulan bir köprüdür. Ulusal varlıkla özdeştir. Birinin yokluğu diğerinin de yokluğuna işarettir. Milletin devamlılığı, kültür değerlerinin, kültürel mirasın gelecek kuşaklara aktarılmasıyla doğrudan ilişkilidir. Kültürel mirasın aktarımı dil ile gerçekleşir. Dil, hem kültürün ortaya çıkmasında hem de kültürel varlığın devamında, gelecek kuşaklara aktarılmasında önemli bir rol oynar. Dil sadece kültürel varlığın değil millî varlığın da temelidir. Dil varsa kültür vardır, kültür dil ile geleceğe aktarılır ve millî varlığın devamı sağlanır. Özetle dil, kültürün ve millî varlığın temelidir aynı zamanda somut olmayan kültür mirasımızın da en önemli parçasıdır, taşıyıcısıdır.

Millî varlığın temellerinden biri olan kültürel miras somut ve soyut şekillerde kendini göstermektedir. Kültürlerin somut olmayan alanına; diller, dinler, gelenekler, görenekler, töreler, anonim halk edebiyatının sözlü ürünleri, seyirlik oyunlar, ritüeller, mitler vd. girmektedir. Küreselleşme süreciyle birlikte bu kültürün ve mirasın korumaya alınması  sadece bireysel, ulusal değil uluslararası bir konu hâline gelmiştir (Artun, 2004: 147). UNESCO, 1972 yılında kabul edilen Doğal ve Kültürel Dünya Mirasının Korunması Sözleşmesinden başlayarak somut olmayan kültürel mirasın korunması için önemli kararlar almaya başlamıştır. 1989 yılında “Geleneksel ve Popüler Kültürün Korunması Tavsiye Kararı”nı alarak folklorun korunması yönünde önemli bir adım atmıştır. 1995-1999 yılları arasında düzenlenen seminerler konuya olan duyarlılığı arttırmıştır. 1989 Tavsiye Kararı, 1994 Yaşayan İnsan Hazineleri ve 1997/1998 İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Başyapıtları İlân Programları, 2003 Sözleşmesine giden yolda önemli adımlar olarak dikkat çekmektedir (Oğuz, 2008a: 26). 17 Ekim 2003 tarihinde, UNESCO’nun 32. Genel Konferansı’nda kabul edilen  ve  20  Nisan  2006  tarihinde  yürürlüğe  giren,  uluslararası  bir  belge durumunda olan (Oğuz, 2008b: 5) Somut Olmayan Kültürel Mirasın  Korunması  Sözleşmesi[1], “somut olmayan kültürel mirası korumak; ilgili toplulukların, grupların ve bireylerin somut olmayan kültürel mirasına saygı göstermek; somut olmayan kültürel mirasın önemi konusunda yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde duyarlılığı arttırmak ve karşılıklı değerbilirliği, uluslararası işbirliği ve yardımlaşmayı sağlamak” amacıyla imzalanmıştır. Somut olmayan kültürel mirasın aktarılmasında taşıyıcı işlevi gören dille birlikte sözlü gelenekler ve anlatımlar; gösteri sanatları; toplumsal uygulamalar, ritüeller ve şölenler; doğa ve evrenle ilgili bilgi ve uygulamalar; el sanatları geleneği somut olmayan kültürel mirasın belirdiği alanlar olarak kayda geçmiştir.

KAYNAKLAR

Artun, Erman (1996). Günümüzde Adana Aşıklık Geleneği ve Aşık Feymani. Adana:  Hakan Ofset.

Kafesoğlu, İbrahim (1992). Türk Millî Kültürü, İstanbul: Boğaziçi Yayınları.

Kağıtçıbaşı, Çiğdem (1988). İnsan ve İnsanlar. İstanbul:  Evrim Yayınları.

Kahraman, H. Bülent (2003), Kitle Kültürü Kitlelerin Afyonu, Agora, İstanbul.

Oğuz, Öcal (2008a). Soküm'ün Korunması Sözleşmesine Giden Yolda 1989 Tavsiye Kararı. Millî Folklor, 20, 80: 26-32.

____, Öcal. “UNESCO ve İnsanlığın Sözlü ve Somut Olmayan Mirası Başyapıtları” Millî Folklor, 20,78, (2008b): 5-8.

Poyraz, Hakan (1998), “Bölünük Kimlik, Çatışan Medeniyet”, Türk Yurdu, Cilt 18, Sayı 127–128, Mart-Nisan, s. 74–81.

Somut Olmayan Kültürel Mirasın Koruması Sözleşmesi. (Çev. M. Öcal Oğuz, Yeliz Özay ve Pulat Tacar) Millî Folklor 65, 2005: 163-171.


[1] Somut Olmayan Kültürel Mirasın Koruması Sözleşmesi. (Çev. M. Öcal Oğuz, Yeliz Özay ve Pulat Tacar) Millî Folklor 65, 2005: 163-171.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top