Ilık bir sonbahar sabahıydı.  Ilıktan öte sıcacık bir kasım sabahı… Yaşayıp anlayacaktım: Bu şehre bahar hemen hiç uğramaz, kış yerini alelacele yaza bırakırdı. Yaz ve kış dönüşümlü olarak hayata renk katarlardı.  Buraları baharı pek bilmez, bahar olsa olsa gönüllerde yaşanırdı.

Yol adeta lastiklerin altında kayıyordu.  Küçük küçük mağaracıklar, yolun iki yanına sıralanmış, gizem dolu bu topraklara çekicilik katabilmek için sanki birbirleriyle yarışıyorlardı.  İçimde korkuyla karışık merak, merakla bütünleşen inanç… “Yapabilirim” e olan tutku, “Olmaz, olamaz” lara olan sessiz direnişlerim…

İlklerin unutulmaz olduklarını bilirim.  Yıllar sonra, nereye gidersem gideyim, yolum kimlerle kesişirse kesişsin, bu köyden parçacıkların bende var olacaklarını bilirim.  İz bırakan, sorgulamalarımla dolu, yalnız ama bir o kadar da huzur dolu parçacıklar: Gördüğüm ilk köy…  Güneydoğu’da bir yerlerde, ötelerde, benimle iç içe.

İşte o sıcacık Kasım sabahı tanıdım Dilan’ı.  Köye adımlarımı atar atmaz, dikkatimi çekmişti bu küçük kız.  Uzun sarı saçları, kocaman yeşil, yok mavi, hayır hayır menekşe gözleriyle.  Gördüğüm en güzel gözler… Hani deriz ya, şarkısı bile vardır: Gülünce içi gülen gözler!  İşte Dilan böyle bakardı bana.  Sevgi dolu, katıksız, çıkarsız. İçten, dürüst.  Çocuk kalbinde bilirim, koskoca bir yürek taşırdı Dilan.  Fazla konuşmaz, gülümserdi sürekli.  Kullandığı belli başlı tümceler parolamız olmuştu:

-Ne kadar güzelsin!

-Sensin güzel Dilan!

-Seni seviyorum, hem de çok!

-Ben de seni seviyorum.

Biz böyle anlaşırdık.  Çok kez bir şeyler söylemeye bile gerek duymaksızın, gözlerimiz anlaşırdı.  Kırılıp, incindiğini, arkadaşlarıyla takıştığını bakışlarındaki hüzünden anlardım.  İstekleri yapılmazsa, kavga çıkarırdı.  Zorlardı, dediğini yaptırıncaya kadar uğraşırdı.  Çocuklar oyunlarına katmak istemezlerdi çok kez. Farklıydı diğerlerinden.  Aslında az buçuk ötekiydi Dilan.  Tıpkı ben gibi.  Farklılıklarımız farklıydı.  Ben ve Dilan, Dilan ve ben…  Farklı ama benzeşen ruhlarımız ise bütünün parçaları.

Ayrılık vakti yaklaşırken zorlandık.  Belli etmemeye çalıştı üzüntüsünü Dilan.  Gideceğimi bilmezmiş gibi davrandı.  Ta o güne dek, uzaktan uzağa izledi beni ve hazırlıklarımı.

Veda anı geldiğinde, koşup sarılışı çıkmaz aklımdan:

-Neden? Neden gidiyorsun?

-Gitmem gerek Dilan.

-Sevmedin sen buraları! Ondandır hele gidişin.

-Hayır canım, sevdim hem de çok sevdim.  Ama gitmek zorundayım.

-Hee!

Ne zaman bu heceyi duysam, gelir aklıma sevgi dolu, küçük kız ve kocaman menekşe gözler. Küçücük hece, anlam derin.  Hee ya, gitmek zorundasın! Hee ya,  sevsen de bizleri, gitmelisin.  Gitmelisin ama umarım unutmazsın!  Gün batımını ne çok sevdiğini,  bu şehirde “Sen” olabildiğini… Hee ya! Bizleri, beni ve bu şehri, Mardin’ i unutmayasın emi!