Hayatımda önemli yer tutan yerlerden biridir Ayvalık.  Mis gibi havası, zeytin ağaçlarının ferahlığı, masmavi denizi ile en sevdiğim yazlık mekândır diyebilirim… Cennet Tepesinde gün batımı izlemenin, Cunda’da Papalina yemenin tadına doyum olmaz. Zeytin diyarı, hatta zeytinin başşehri sayılabilecek bu güzelliğin cumbalı evleri, taş sokakları da apayrı bir rüyadır.  Kapı tokmakları, alınlıkları, kapıları, pencereleri ile bu evler sizi alır, diyardan diyara dolaştırır.

Tarihte Kydonia adı ile bilinen Ayvalık’ın serüveni M.Ö 330’lara uzanır.  Kültürel zenginliğinin yanı sıra, doğal güzellikleri ile bir bütündür Ayvalık.  Buruk yosun kokusu içinize işler, tablo misali uzanan sahillerinde… Birbirinden güzel çay bahçeleri, sabah gezintilerinin en güzel duraklarıdır.  Tavşan kanı çay, yanında Ayvalık tostu neşenize ortak olur. Hele o güzelim zeytinyağıyla yapılan ot yemekleri… Çeşit çeşit… Yiyenin doyamadığı, yemem diyenin aklının kaldığı…

Yaz tatiliydi… Tatilde uyuyarak kaçırılan zamana çok acırım. Sabahın ilk ışıklarıyla doğanın uyanışını izlemek varken, neden öldürürüz zamanı? Her sabah yeni bir başlangıçtır. Her gün yeni güzelliklere yelken açar. O sabah de erken kalktım ve bisikletime atladım. Buz gibi havada, nefes alarak; evet tam anlamıyla nefes alarak başladım turlamaya. Pek çok kişi, ben gibi dışarıdaydı. Yürüyüş yapanlar, kahvaltı edenler, denizin tadını çıkaranlar… Etrafımı seyrederek dolaşıyordum ki, birden buz kestim. Bir çift siyah göz bana bakıyordu. Karşımda öğretmenim vardı. Tanıdık birbirimizi, unutmamıştık. “Un var, yağ var, şeker var! Helvayı yapamıyorsunuz!”  Evet, aynı tümce canlandı, dolaştı beynimde. Hiç yok olmamıştı zaten, silinmemişti yıllar boyu. Kimi zaman buruk bir gülümsemede, kimi zaman esprilerimizdeki kahkahalarda yerini aldı. Ama ben hiç sevemedim helva yapmayı, istemedim, içimden gelmedi; unu, yağı, şekeri karıştırmak… Tat alamadım bu karışımdan. Bana sürekli olarak asık suratlı, bağıran, azarlayan öğretmenimi hatırlattı. Ve o dersi de hiç sevemedim... Helvayı sevemediğim gibi… İsterdim ki karşılaşınca sarmaş dolaş olalım, konuşup anlatalım akıp giden yılları. İsterdim sevebilmeyi ve sevilmeyi. Maalesef sadece durmadan bağıran sesi kalmıştı belleğimde. Ve asla gülmeyen yüzü. Kızgın, mermer donukluğunda bakışları…

Öğretmen her şeyden önce eğitimin tarih ve felsefesini anlamalı. “Amacım ne?” Sorusunu sorabilmeli kendine. Eleştirel düşünmeyi takdir edebilmeli. Eğitimin kendisi ve öğrencileri için bitmeyen bir süreç olduğunu bilmeli. Araştırmalı, öğrenmeli, kendini geliştirmeli, iletişim kurmalı. Sabırlı olmalı, problem çözebilmeli. Öğrencilerin kendilerini etkili ifade edebilmeleri için teşvik etmeli. Öğrencisinin kişilik gelişimde sorumluluk hissetmeli.  Düşünmeyi öğretmeli, yaptırım ve övgüleri yerinde kullanmalı. Ezbere bilgi vermek yerine, bilginin kaynağına ulaşmayı öğretebilmeli.

İdeal öğretmen, öğrencinin istenmeyen davranışlarını cezalandırmayı görev edinmek yerine, doğruluk ve dürüstlük aşılamalı, güzellikler sunmalı. Kendini daima yenilemeli ve gelişime açık olmalı. Yirmi yıl sonrasını bilimsel anlamda görebilmeli. Sağlam karaktere sahip olmalı, duyarlı, özgüven aşılayan, enerjik, olaylar karşısında duyarlı, istikrarlı, olumlu, sabırlı, yerinde ve ölçülü mizah anlayışı olan öğretmenlere o kadar ihtiyacımız var ki!

En güzel yıllarımda, çocuk kalbimde, gülen gözlere en çok ihtiyaç duyduğum zamanlarda; bulamamıştım aradığımı. Ve söz verdim kendime; sabırla sevgiyle helvayı karıştırmak adına. Her şey geleceğimiz olan taptaze beyinler için… Umudumuz, yarınlarımız sevgi tomurcuklarımızın anılarında güzel yerler edinebilirsek, ne mutlu bizlere…