Bu yazının; yazarın Eğitişim Dergisi, Haziran 2009, Sayı: 23’de “Bugün yine okul var!” adıyla yayınlanmış yazısıyla beraber okunması önerilir. Bu iki yazı, aynı noktaya iki ayrı pencereden bakma çabası olarak değerlendirilebilir.

Ali Bey, dün akşam misafirler ayrıldıktan sonra dar zamanda, bu sabah anlatacağı konuyu gözden geçirmiş ve sorun olacak bir şey olmadığını görmüştü. Kabaca da dersi planlamış ve resmi sorumluluğunu yerine getirmiş olmak için de, geçen yıl hazırlamış olduğu planları, tarih değiştirerek, bilgisayar çıktısını almıştı; yani ders planları da hazırdı. Sabah her zamanki gibi saatin çalmasıyla uyanmış, sürünerek kendini yataktan dışarı atmıştı. Her zamanki sabah ritüellerinden sonra, evden okula doğru yola koyulmuştu.

Okul yolu yürüyerek sadece 10 dakika sürse de, Ali Bey için bir ömür kadar uzun ve ayakları geri geri gidiyor. Keşke bugün Cumartesi olsaydı! O zaman hafta başına iki gün daha olurdu. Aslında yorgun da hissetmiyordu. Akşam geç yattıysa da, buna alışıktı. Cuma akşamları TV’deki tartışma programlarını geç vakte kadar izler, bazen de bir filme dalar ve geç vakte kadar uyanık kalırdı. İşi gücü olmamasına rağmen, hafta sonları erkenden uyanır ve sabah sporu için kendini, 15 dakika uzaktaki yürüyüş parkuruna atardı. Fakat hafta içi durum hep aynı ve umutsuz!

Okula yaklaştıkça sıkıntısının artığını fark etti yine. Köşeyi dönünce okul gözükecek ve küçücük bahçeyi geçerek, yine o aynı sıkıntıyı duyacağı daracık koridorların içinde bulacaktı kendini. Aslında ne bahçe küçük ne de koridorlar dardı. Bunu kendisi de biliyordu ama her defasında bu şikâyeti tekrar ederdi. “Bu nedenle sevmiyorum okulu” diyordu. Keşke daha büyük bir okulda daha ferah bir ortamda çalışıyor olsaydı. O zaman durum başka olurdu. Kendi halindeyken veya daha yürekliyken asıl sebebin bu olmadığını kendine itiraf edebiliyordu. Çocuklardı bu isteksizliğin nedeni. O çocukları sevmiyordu. Bir şekilde öğretmen olmuştu veya olmak zorunda kalmıştı. Anne babası, ona hep, “senden iyi bir öğretmen olur” demişlerdi, o da öğretmen olmuştu. İşte olan olmuştu, artık mutsuzdu. Geri dönüşü olmayan bir yoldaydı artık: Bu andan sonra meslek değiştirilmezdi ki! Derse girdiği anı düşündü, içi daraldı!

Boyası eskimeden dökülen dar koridorun sonundaki sınıflardan birindeydi dersi. Nöbetçi öğretmenin, öğrencileri sınıflara sokmuş olacağını umut etti; öğrencilerin koridorda kendisine çarpmasını elbette ki istemezdi. Beklediği gibi olacaktı; çünkü hep böyle olurdu. Nöbetçi öğretmenler, dersliklere girme konusunda oldukça titiz davranırlar ve “öğretmen zili” çalmadan koridorlar boşaltılmış olurdu. Sadece okula geç varmış olan öğrenciler olurdu ve biraz endişeli, dersliklerine doğru koşuştururlardı. Yakınlaştıkça içi daralacaktı, her zaman olduğu gibi. Duyar gibi oldu sınıfın gürültüsünü: Bağrışmalar ve hatta argo ifadeler… Ne işi vardı burada? Kapı aralık ve içeri giriyor. Gürültüde hissedilir bir azalma olmuyor; hatta ‘Öğretmen geldi, susun’ diye bağıranların sesi, gürültüyü biraz daha artırıyor. Ali Bey çok da umursamadan sınıfa bakıyor, bu salı sabahının geçen salıdan haftaki hemen hemen hiçbir farkı yok. Arka sıralardakiler ayakta ve hatta başka sıraların yanında bağrışıp duruyor. Bir kaçı da el kol hareketleri yaparak arkadaşlarıyla dürtüşüyor. Adını bilmediği (çoğunu bilmezdi zaten) çocuklardan biri, ayakkabılarıyla sırasının üzerine tünemiş vaziyette oturmuş, sol kolunu arkadaşının omzuma atmış. Öte yandan, öndeki birkaç öğrenci, bir yandan öğretmene bakarken bir yandan da konuşmaya ve gülüşmeye devam ediyor. Gelişini fark etmelerine rağmen, öğrencilerin davranışlarını değiştirmemelerine de pek aldırmıyor; çünkü çoktan kanıksamış bu tür tavırları. Masaya gidiyor ve sandalyeyi çekip oturuyor. Bu esnada öğrenciyle göz göze gelmemeye çalışıyor; masaya, tahtaya, sınıf defterine, perdelere, beraberinde getirdiği kitaplara bakıyor… Onlarla göz göze gelmek içini acıtıyor; bunlarla zaman nasıl geçer diye geçiriyor içinden. Önce masanın biçimine takılıyor; dev bir kutu gibi. Yılların eziyetiyle kirlenmiş ve örtüsüz. Sandalyesini çekiyor ve oturuyor. Bu masayı ilk defa görüyormuş gibi, kollarını gererek boyunu ölçer gibi yapıyor, sonra da enini. Ardından, sağındaki pencereye yöneliyor bakışları. Kirli tül perdenin ardındaki binaları seçmeye çalışıyor; kimi alçak kimiyse daha yüksek. Kendi de böyle bir binada oturuyor zaten; yani hiçbir özgünlüğü filan yok. Ama ilginç bir şey yakalamış gibi, perdeyi bakışlarıyla delmeye çalışıyor. Bir süre sonra tekrar sınıfa dönüyor bakışları. Bir süre karşı duvarı izliyor. Biçimsiz yerleştirilmiş resim ve panolar var duvarda. Her defasında bakışları onlara gider ve bir süre bakakalır. Bu ara sınıftaki gürültü devam etmektedir. Ali Bey’in sınıfı gözleme turu henüz tamamlanmamıştır. Bir de solundaki duvara bakar, girdiği kapının bulunduğu duvara bakar; askılık bu duvardadır. Ne kadar gelişigüzel bir askı diye düşündü önce, sonra da bu düşüncesinin hiç de yeni olmadığını fark etti. Hemen her derste benzer fikirler geçerdi kafasından ya da geçmesini sağlardı kendisi. Gürültü halen devam etmektedir bu arada. Bakışlarının bir sonraki durağı, beraberinde getirdiği ders kitaplarıdır. Önce kitaplardan birini eline alıp, bir sayfa bulmaya çalışır, sonra da diğerini. Aradığı sayfayı bulması epey bir süre almıştır; aramasının sebebi hangi konudan başlayacağını bilmemek değildir oysaki. Akşam konuya göz gezdirdikten sonra, anlatacağı yeri bulmada tereddüt yaşamamak için her zaman bir ayraç yerleştirirdi kitabın arasına. Ayraç yine yerindeydi ama ona ulaşmak epeyce vakit alıyordu. Sonra bileğindeki saate gözü takıldı. Dersin altı dakikası geçmişse de, sınıftaki gürültü halen devam etmektedir. Artık derse başlamanın vaktinin geldiğini düşündü ve yine hiçbir öğrenciyle göz göze gelmeden “Gürültüyü kesin, artık başlayalım” der. “Sayfa 35’i açın ve parçayı okumaya başlayın” der İngilizce olarak. Bu başlangıçlar ne kadar sık yaşanıyordu hayatında! Nerdeyse her ders böyle başlıyordu. İçi bulandı, talihine söylendi ve dersin bitmesi için dua etti.

İşte o malum köşeyi döndü ve okulun bahçesine girdi yine. İçinin daraldığını hissetti, her sabah olduğu gibi. Koşuşturan öğrencilerin ona çarpmasından korktu. Ne de olsa, hızlı koşuyorlardı ve üzerine çamur sıçratılsın istemiyordu. Aralardan sekerek, daha doğrusu kaçarak öğretmenler odasının bulunduğu binaya girdi. Yeterince havalandırılmayan loş koridorda yine o ağır kokuyu duyumsadı ve belli belirsiz yüzünü ekşitti. “Sabahları koridorlar ve sınıflar neden havalandırılmaz ki?” diye sordu kendi kendine. Cevabı biliyordu aslında; sorudan dolayı kendine kızdı ve bu arada öğretmenler odasının kapısına ulaşmıştı.

Küçük pencereli uzun oda, yeterince ışık almadığı için gündüz vakti bile elektrikle aydınlatılıyor. Hemen sağda uzunca bir portmanto ve birkaç palto ve ceket asılmış. Kendi paltosunu da çıkarıp astı ve bu arada selam vermemiş olduğunu fark ederek belli belirsiz bir “günaydın” dedi. Gelen cevabı beklemediği gibi, zaten hemen hemen hiç kimse de açıkça duyulur bir karşılık vermedi. Bir kaç mırıltı geldi, galiba bunlar da “günaydın” anlamını taşıyordu. Odada kimin olduğuyla ilgilenmedi bile; daha doğrusu onların kim olduklarını zaten odaya varmadan biliyordu. Periyodik olarak aynı sabahlar tekrarlandığından ve ilişkilerini kanıksadıklarından, ne Ali Bey için ne de diğer öğretmenler için sabahların ilginç bir yanı vardı. Ezbere biliyordu ne yaptıklarını veya yapmadıklarını! Her salı sabahı olduğu gibi, Ayşe Hanım anlatacağı konuya göz gezdirmekte; Ayla Hanım çantasını karıştırmakta; Mehmet Bey ise, evden kahvaltısız çıktığı için yolda satın aldığı simidi yemektedir… Öylesine tanıdık davranışlar ki… Artık böylesi sahnelerden nefret ediyor nerdeyse. Çantasını masanın üzerine bırakıp kitaplarını çıkardı. Sayfaları öylesine çevirirken, neredeyse tüm koridorun duyacağı bir tonda söylenen ‘Günaydın Arkadaşlar” selamıyla irkildi. Canan Hanım bu! Okul içinde bu kadar coşkuyla en son ne zaman selam verdiğini hatırlayamadı! Bu kadın hep böyleydi; kıpır kıpır, neşeli ve sevecen. Başını kaldırmadan zoraki aldı selamı, duyulmadı bile. Canan Öğretmen, en yakınındaki Ali Bey’e yaklaştı. “Ali Hocam nasıl olmuş?“ diye sordu ve dikkatle Ali Bey’e baktı. Bütün isteksizliğine rağmen nezaketten olacak, Ali Bey başını kaldırdı ve Canan Öğretmene baktı. Önce aşağıdan yukarıya doğru süzdü, sonra da yukarıdan aşağıya ama dikkatini çeken bir şey olmadı; bu yüzden de diyecek bir şey bulamadı. Başını iki yana sallayarak bunu belli etmeye ve yüzüne de sahte bir üzüntü yerleştirmeye çalıştı. “Aşk olsun hocam, nasıl görmezsiniz? Gözlerime bakın!”; Ali Bey de halen herhangi bir değişiklik fark etmiş insan hali yoktu. “Lens taktırdım. Yeni rengimi beğendiniz mi?” Gözleri deniz mavisiydi.  “Eski rengi neydi ki?” diye düşündü kendi kendine. !Ela? Yeşil? …” Hiçbir ipucu yoktu kafasında ve Canan öğretmen Ali öğretmenin çaresizliğini anlayarak, “Aşk olsun,” dedi, “hiç mi fark edilmiyor?” Oysaki esas mesele; Ali Öğretmen’in, lenslerin rengini seçememesi değil, Canan Öğretmen’in gözlerinin gerçek rengini hatırlayamamasıydı. Düştüğü durumdan çok sıkıldı, çünkü karşılıklaştıkları zaman, çoğunlukla birbirlerinin hatırını sorarlardı. Ayrıca, Canan öğretmen iyi bir insan ve sevilen bir öğretmendi. Nasıl olur da bu kadar belirgin bir özelliğini hiç fark etmemişti.

Bir anda, vücudunun ısındığını hissetti. Yüzü alev alev yandı; avuçları terledi… Herhalde bu hali dışarıdan da görülebiliyordu ki Canan Hanım yardımcı olmak için, sakinleştirici bir tavırla “Sanki sabahın bu saatinde başka derdiniz yokmuş gibi…” dedi ve diğer öğretmenlerin yanına gitti. Ama Ali öğretmen sakinleşmedi çünkü onun sıkıntısı Canan öğretmenle ilgili değildi artık. Bir anda, birazdan derse gireceği sınıftaki çocuklar gelmişti aklına. Sadece bir kaçının ismini biliyordu; Hiç biri hakkında özel bir bilgiye sahip değildi. Ne saç ne göz renkleri canlandı gözünde; yüzleri bile belli belirsizdi. İlgileri neydi, ne yapmayı severlerdi veya hangi konularda daha başarılılardı? Sorular cevapsız kaldı ve içini bir huzursuzluk kapladı… Belki de utanç!

Derse giriş zili çaldı ve o tuhaf huzursuzluğuyla öğretmenler odasından ayrıldı. Koridorlar aynı ama hissettiği sıkıntı başkaydı. Bir şey boğazına düğümlenir gibi oldu; utanmaya benzer bir duygu hissetti. Koridorlarda az da olsa öğrenciler vardı ve derse öğretmenlerden önce girebilmek için acele ediyorlardı. Bir yandan da, Ali Öğretmenin sertlik konusundaki ününü de bildiklerinden olabildiğince uzağından geçmeye çalışıyorlardı. Sınıfa yaklaştıkça, içindeki duygu hali değişmeye başladı; heyecan vardı içinde ve bu duyguyu tanıdı. Mesleğe yeni başladığı sıralarda, derse giderken hep böyle hissederdi; daha sonra bu duygular kaybolmuş, o da bu değişimi tecrübeye bağlamıştı…

Sınıfın kapısına yaklaştığında, sınıftan gelen o uğultuyu yine duydu. Ama bu defa sıkıntı duymadı veya kızmadı çocuklara. Kapıdan içeri girince, her zamanki sahne yinelendi ve gürültü kesilmedi. Ama Ali Öğretmenin kaygısı bu defa farklıydı… Masaya gitti, elindeki kitapları masanın üzerine bıraktı ama oturmadı. Tül perdeyi delmek istercesine pencereden dışarıya da bakmadı. Doğrudan bakışlarını öğrencilere çevirdi ve onların bakışlarını yakalamaya çalıştı. Aslında biraz da acemi gibi hissetti kendini; kızdığı anlar dışında öğrenciyle göz göze gelmeye o kadar uzak kalmıştı ki. Öğrencilerden bir kaçı farklı bir şeyin olacağını düşünerek, tedirginlik duydu. Oysa öğretmenin yüzünde ve gözlerinde belli belirsiz bir gülümseme vardı. Ali öğretmen, öğrencilerin göz ve saç renklerini, onların yüzlerini keşfetmeye çalışır gibi, çocukları inceliyordu. Bu tavır daha çok öğrencinin ilgisini çekmiş ve birçoğu, fırtına öncesi sessizlik sanıp, tedirginlik hissetti. Ali Öğretmen epeydir yapmadığı, zor bir şey daha yaptı ve öğrencilerin arasına doğru yürüdü. Ve daha çok öğrenci şaşkınlık ve bunun sonucunda oluşan sessizlik içinde, neler olduğunu anlamaya çalıştı.

Bu sabah ne öğrenciler ne de öğretmen için sıradan bir sabahtı. Öğretmenin her yeni hamlesi, öğrencide farklı bir tepki oluşturuyordu. Bu arada öğretmen sınıfın arkasına varmış ve yüzünü tahtaya dönmüştü. “Sınıf buradan farklı görünüyormuş.” diye geçirdi içinden. Asık yüzüyle kendini masada düşündü ve kısa bir süre ‘sanal kendini’ seyretti. Öğretmenliğinin hiçbir albenisini bulamadı. Nice zamandır hep, şimdi beğenmediği bu yüzle ve tavırla sınıfa gelmişti… Soğuk ve heyecansız. Yıllarını boşa geçirdiğini hissetti ve yeni bir başlangıç için çok mu geç kaldığının tereddüdüyle elini sağındaki öğrencinin omzuna koydu ve kendi kulağına acemice gelse de, uzun bir aradan sonra ilk defa “Günaydın çocuklar” dedi… Candan Öğretmenin lensleri, Ali Öğretmen için yeni bir başlangıcın habercisi olmuştu…