Kimi insanlar vardır sönük ,ışığını yitirmiş yıldızlar gibi kaybolup silinirken hayatımızdan; kimileriyse gökkuşağı gibi birçok rengi ve güzelliği içinde barındırıp farklı hayatlara farklı renklerle iz bırakırlar ve iz bırakanlar unutulmaz.

Oktay Hüseyin de fizik bilimine ve öğrencilerine kazandırdıklarıyla bilim tarihinde ve onu sevenlerin kalbinde derin izler bırakmış unutulamayacak çok değerli bir insan ve ben Oktay hocanın ışığının dünyamı aydınlatması şansını yakalamış bir öğrenciisi olduğum için kendimi çok mutlu ve şanslı hissediyorum.

Oktay hocayla tanışmamız ailemin okuldaki fizik sınavı notlarımın biraz daha yükselmesi için iyi bir fizik öğretmeniyle çalışmam gerektiği düşüncesiyle gerçekleşti. Sınav sisteminin ve öğretmenlerimizin herşeyi ezbere indirgeyen yaklaşımı ben de fizik kitabının kapağını dahi açmak istemeyecek kadar nefret uyandırmıştı ve açıkçası aklımdaki tek düşünce fizik sorularını nasıl çözüp notlarımı yükseltebileceğimdi; ama Oktay hocanın anlatımları fiziğe bakışımı çok farklı  boyutlara taşıdı, onun fen bilimlerini doğadan ve yaşamdan soyutlamadan özünde birbirini tamamlayan bir bütün olarak gören yaklaşımı nefret ettiğim fiziği sevmemi sağladı

Onunla fizik üzerine sohbet eden herkes de benim gibi o güne kadar bildiği (bildiğini sandığı) fiziğin aslında ne kadar farklı, doğayla iç içe olduğunu ve ne kadar sevilebilir olduğunu anlamışlardır diye düşünüyorum.

Aslında hayatın içinde her an gördüğümüz ama farkına varmadığımız ya da merak etmediğimiz soruları sordu hep: “Karıncaların yuvasını neden su basmaz” dedi, “canlılar neden genelde yuvarlaktır” dedi, “dalgalar neden kıyıya vurur ve gökyüzü neden mavidir?”...  Bu ve buna benzer birçok soruyu cevabını benim vermemi düşünüp sorgulamamı istedi. Sorular sorup eleştirmediğim sadece anlattıklarını dinleyip onayladığımda hiç memnun olmazdı. Ona göre insan fikirlerini tartışarak, sorular sorarak eleştirerek, gördüklerine neden sorusunu sorarak öğrenir ve gelişirdi; o yüzdendir ki anlamadığım ya da düşüncelerine katılmadığım zaman sorular sorup eleştiri getirdiğimde gözleri ışıldardı. Fikirlerine karşı çıkılıp eleştirilere maruz kalması onun için uzak durulması gereken bir durum değil, kendisini daha da geliştirip yeni fikirler öğrenmesi için fırsattı. Bu yüzden de Türkiye’deki sorgulamadan uzak ezberci eğitim sistemini anlamakta zorlanıyordu, bu ezberci eğitimin öğrencilerin düşünmesine izin vermediğini ve çok iyi öğrencilerin sistemin çarklarında heba olup gittiğini söylerdi.

Okullarda fiziğin yanlış anlatıldığından fizik bilimi yerine kalıplaşmış bilgilerin öğretildiğinden yakınırdı, öyle ki ona fizik ders test kitaplarımdan sorular sorduğumda, sorunun yanlış ve eksik yerlerini anlatmaktan çözmeye fırsat bulamazdı o fiziğe aşık bir insandı ve fiziğin böylesine yanlış anlatılıp fizikten soğutulmamıza üzülürdü.

Bilime verdiği önemin ve fiziğe meraklı öğrencilerine kazandırdıklarının yanı sıra Oktay hoca insani yönü çok derin, güçlü bir insandı. Hep coşkulu ve bir çocuğun mutlu merak dolu pırıltılı gözleriyle bakardı karşısındakine, bir kez olsun bıkkın asık bir suratla görmedim.

Bir bilim insanının sahip olabileceği en yüksek mertebeye ulaşmış olmasına rağmen sahip olduğu büyük tevazuyla bilgisini ve konumunu hissettirmezdi hiç ve bir çocukla da yetişkin bir insanla da konuşsa aynı insani değeri verirdi. Bunu onunla kimi zaman konuşma imkanı bulan aileme yaklaşımında fark ettim. O zaman 8 yaşında olan kardeşimle konuşup ona  bir şeyler anlatmaya çalışırken de babamla konuşurken verdiği önemi verir, onu dikkatle dinlerdi yani karşısındakine insan olduğunu hissettiren gerçek bir insandı ve herkesten öğreneceği bir şeyler olduğunu düşünecek kadar da olgun ve kendini aşmaya çalışan biriydi.

İlk dersimizde “karşımda bir profesör duruyor onun derin bilgisiyle anlattıklarını kavrayamaz sorularına doğru cevap veremezsem” endişesi içinde kasıldığımı hissettiğimde onun müthiş tevazusu ve insan olduğumu hissettiren yüreklendirici tavrıyla kendime güvenmemi ve saçma ve yanlış dahi olsa fikirlerimi sormaktan çekinmememi  sağladı çünkü onun için yanlış sorular sormak ya da konuyu bilmemek değildi önemli olan, önemli olan öğrenmeye açık meraklı ve anlamak için çabalayan sorular soran insanlarla konuşmak onlara fiziği anlatmaktı ve fiziği herkesin anlayabileceği bir dille anlatırdı. Fizik, onun anlatımında sadece belli bir kesime hitap etmesi gerekirmiş gibi görünen aristokrat havasından sıyrılıp halkın ve gündelik hayatın içine karışırdı yani matematiksel formüllerin ağır dili yerine bir çocuğun bile anlayabileceği sade ama özünü barındıran bir dille açıklardı.

İnanılmaz çalışkan bir saniyesini bile boşa geçirmeyen, yürüyüş yaparken bile gördüklerini sürekli analiz eden beynini her an bilmediği soruların cevaplarını bulmaya yoran gerçek bir bilim insanıydı çünkü ona göre “insanı hayvandan ayıran yanı düşünmektir” ve kendi deyimiyle “boş işlere” harcayarak zamanı yoktu.

Zaten onu tanıdığımda artık emekli olmuş yaşı ilerlemiş bir insanın evinde oturup çocuklarıyla torunlarıyla vakit geçirmesi dururken neden sürekli birilerine (fiziği merak eden) fizik anlatmaya çalışarak makaleler yazarak bir öğrenci gibi çalışıp kendini zorladığını anlayamamıştım.

Ömrünü bilime  ve bilime meraklı insanlara bir şeyler kazandırmak için harcamış, engellerden yılmayan tevazuu ve olgunluğu hayatına sindirmiş, soru işaretlerini aklından eksik etmeyen şahsına münhasır değerli bir bilim adamını ve gerçek bir insanı kaybettik ama sevenlerinin kalbinde ve zihinlerindeki soru işaretlerinde yaşamayı sürdüreceğine inanıyorum.

Değerli ailesine ve tüm sevenlerine başsağlığı diliyorum, huzur içinde yat hocam.

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Yönetici Giriş Paneli

Scroll to top