Tanıdığımıza gerçekten sevindiğimiz ve hayata bakış açımızı değiştiren çok az sayıda insanla karşılaşırız. Böyle insanlarla karşılaştığınızda sizi hemen kendine çeken bir taraf bulunur. İşte Oktay Hüseyin hocamda bu özellikte bir insandı. Üstelik ülkemizde ne yazık ki artan üniversite sayısına ters olarak hızla azalan, nesli tükenmekte olan, çok az sayıdaki “bilim insanlarından” biri idi.

Sanırım beni ilk olarak etkileyen tarafı karşısındaki insanın içini okurcasına bakan pırıltılı gözleriydi. Keskin, net ve aydınlık sözleri ile kurduğu cümlelerle karşısındakinin etkilenmemesi olanaksız idi. Ağzından çıkan her sözcük, sanki çok uzun yıllar boyu düşünülmüşçesine kesin ve keskin. Dinlemeye başladığımızda, düşünmek ve anlamak isteyen için yeni ufuklar, yeni düşünceler ve yeni Dünya’lar gibiydi.

Temel bilimci olmanın verdiği özellik olarak (onun anlatımıyla) “net ve aydın” şekilde konuşmak ve problemi ortaya “kesin şekilde koymak” en büyük özelliğiydi. Olaylara bakışındaki bu kesinlik ve açıklamalarındaki bu aydınlığı onunla konuşan herkes rahatlıkla fark ederdi. Her zaman vurguladığı “temeller sağlam ve onlara dayanarak konuşursan hata yapmazsın” onun için bir ilke idi. Bilimsel bilginin verdiği güçle görüşlerini söylerken korkusuzdu. Bu korkusuzluğu, bilimin, bilginin verdiği güçten kaynaklanıyordu. Oktay hocam konuştuğunda bu gücü hissedebilirdiniz. Açıklamaları, anlamak isteyen için çok kesin ifadeler içerir ve sadece hayranlıkla dinlemenin zevkine varırdınız. Ülkemizde bolca bulunan bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar için ise büyük bir afallamaya yol açardı. Derin ve sezgisel düşünce gücü ile tartışılan konuyu çok çabuk kavrayarak kendi düşüncesini ortaya koyabilirdi.

Tanıdığım 1997 yılından beri ağzından en çok duyduğum sözcük olan “hissetmelisen” onun fizik bilimine bakışını özetleyebilir. Fizik ile uğraşanların, onun felsefesine göre hissetmeleri gerekirdi. Bu çalışılan konunun fizikçi için bir zevk olması anlamına gelirdi onun için. Ve bu öyle bir zevk ki ancak bu hissi yaşayan bilebilir. Bu sezgisel ve derin düşünce gücü, onu klasik araştırmacılardan ayıran en önemli özellik idi. “Hisseyleyerek” yaşadığı bilimsel hayatı boyunca, bilim dünyasına büyük katkılarda bulundu.

Ondan aldığım ilk ders olan Elektromanyetik teorisi dersine girişini hiç unutamam. Elinde küçük bir, öğrenci isimlerini yazdığı, not defteri ve bizim bezgin suratlarımızda bilgi kırıntıları arayan, yanlışta olsa yeni düşünceleri sorgulayarak bakan parlayan gözleri. İlk defa bir hoca derste bizden tartışmamızı istiyor ve bu tartışmalardan bize notlar veriyor ve üstelik tartışmalardan zevk alıyordu. En sevdiği şey bilimsel bir konuda (tamamen saçma sapan, yanlış olsa da) tartışan öğrenciler görmekti. Özellikle her kesin çok iyi biliyorum dediği basit konularda bile öyle basit ama çetrefilli sorular sorarak tartışma başlatırdı ki, aslında basit olarak gördüğümüz konuları bile derin olarak düşünmeden aynen dershanelerde nasıl yetiştirildiysek öyle öğrenmeye (ezberlemeye) devam etiğimizi anlamıştık. Tartışma sonunda yapmış olduğu açıklama o kadar sade ve aydın olurdu ki hayranlıkla yerimize oturur ve daha iyi tartışmak için hırslanırdık. Her zaman en zor görünen problemleri bile anlatırken “eğer anladıysan onu en basit şekilde bile anlatabilirsin” derdi. En basit şekilde anlatma konusunda bir uzmandı sanki. O kadar konusuna ve anlattığı “meselelere” hâkimdi ki, fiziği genel şekilde bilmek gerektiğini özellikle vurgulardı. Popüler bilim yazılarında da bu konusuna hâkimliğini ve problemleri daha geniş açıdan görme özelliğini bulabilirsiniz. Ders anlatırken, klasik üniversite profesörlerinin aksine, en önemli özelliği farklı düşünen ve iyi soru sorarak tartışma başlatacak, kendisini zorlayacak öğrencilere değer vermesiydi.

Oktay Hüseyin hocamın bilim insanı olması ve 24 saat bilimi yaşaması yanında önemli bir özelliği olarak onun bildiklerini öğrencilerine aktarmasıdır. Ondan aldığınız bilgilerin, söylediği sözlerin kalıcı bir etkisi vardı. Bu özellik “temeller sağlam olması” için onun çabalamasından ve kalıcı olması için en basit hale getirmeye çalıştığı anlatımından ileri gelmekteydi. Bilim insanı olması yanında çok iyi bir eğitmendi. Aklımda kalabilen en temel fizik bilgileri tamamıyla ondan duyduklarım ve onun anlattığı şekilde kafamda yer etmiştir. Anlatımında kullandığı sözcükleri ne bir eksik ne bir fazladır. Anlatılan konunun veya problemin çerçevesini çok iyi belirleyerek konuştuğu için söylediklerinin ya da tanımladıklarının hangi sınırlar içinde geçerli olduğunu da belirtirdi. Bu şekilde, problemlerin çözümleri için bir bakış açısı koyabilmek, ne kadar doğru ne kadar yanlış konuştuğunu bilmek olarak görürdü. Bu alışkanlık, neyi ne kadar bildiğimizi belirlemek, çok önemli bir başlangıç noktasıdır. Bu şekilde detaylarda kaybolmadan çözüm için genel çerçeveyi görebilen bir bilim insanıydı.

Bilimsel konuları tartışmayı çok iyi bilen, bilimden bahsederken zevk alan, fizik problemleri üzerine derin düşünmeyi çok iyi yapabilen “gerçek” bir bilim insanını kaybettik. Yeri doldurulamayacak bir kayıp. Beraber konuşmalarımız, tartışmalarımız ve kazanımlarım aklıma geldikçe, kafamda büyük, sıkıntı veren ve beni karamsarlığa iten bir soru takılıyor. Böyle büyük bilim insanları neredeyse yetiştiremediğimiz halde, var olanlarından ne kadar faydalanabildik? Ülkemize gelmesi büyük bir şans olan Oktay hocamdan ne oranda faydalandık veya verimli kullanabildik mi (çalışması sırasında ortaya çıkarılan, karşılaştığı engellerden bahsetmek bile acı)?

Ölümünden hemen önce, son konuşmamızda yazmak istediği kitaplar, popüler yazılar ve bu yazıların derlenip toparlanması üzerine konuştuk. Keşke biraz daha konuşabilseydim, biraz daha vakit geçirebilseydim. Yokluğunu her zaman bir eksiklik olarak duyacağım. Yapılacak daha çok iş vardı hocam, yazılacak kitaplar ve popüler yazılar, tartışmalar, öğretecekleriniz …

Değerli ailesine baş sağlığı dilerim. Sonsuz yolculuğunda, aradığın cevapları bulman dileğiyle, huzur içinde yat hocam…