Yazdır
Paylaş

Bana kalırsa ülkemizin nöbette kalan ve hakkıyla nöbetini tutan birkaç aydınından biri Alev Alatlı'dır. Alatlı, epey zamandır “memlekette erkek kalmadığından” şikâyet edip duruyor. Rahatsızlığı erkeklerin kadınsı bir tarzda uzlaşmacılığınadır. Bu kadınsı yaklaşım durumu uluslararası ilişkilere de yansımakta ve Alatlı, erkekleri ulusal onuru koruma konusunda “aman hır çıkmasın” kadınsılığı içinde olmakla eleştirmektedir.

Gert Hooffstede (1980), kültürlerin eril ya da dişil özelliklerine göre sınıflamasını yapmış ve o sınıflamada Türkiye ortalamanın altında bir puanla “dişil bir toplum” olduğunu ortaya koymuştu. Erillik; yarışma, rekabet, hırs, saldırganlık, dediğim dedikçilik gibi daha dışa dönük ve aktif özellikler taşırken, dişillik tersine uzlaşmacılık, işbirliği ve dayanışmaya yatkınlığı ifade ediyor. Sadece bir saptama.

Kadınsılığın sebebi erkeklerin yetişkinliğe kadar kadınların elinde ya da yanında kalmaları olarak açıklanmaktadır. Oğlanlarımız anaları, ablaları, teyzeleri, halaları ve komşu teyzeler içinde büyüyor, kadın öğretmenlerin elinde yetişiyor. Prof. Enver Tahir Rıza da kadın öğretmenlerin oğlan çocukları için uygun olmadığını söyleyip duruyordu. Görüşlerini bir kurultayda dile getiren Tahir hocaya feminist hanımlar ve “ilerici” cemaat üyelerinin tepkisi sert olmuştu.

Tarihte durum nasıldı? Öğretmenler kadın mıydı, erkek mi? Kendi kültürümüzde ilk öğretmenimiz analarımızı saymazsak, okul öncesinde sütana ve dadılar kadındı. İlköğretim ve sonrasında bu işin hocalara havale edildiğini biliyoruz. Sıbyan mektepleri ve medreselerde hep erkekler vardı.

Adet yerini bulsun diye eski Batı’ya yani Helenlere baktığımızda da çocukların karşısında pedagogosları (dadıları) görüyoruz. Bunların er mi yoksa hatun kişi mi oldukları konusunda bilgim yok.  Ancak ortaçağ boyunca Batı barbarlığında kadının itilmişliği malûmdur. Dolayısıyla öğretmen olmuş olmaları ihtimal dışıdır.

Geçmişte okul öğretmenliği er kişi işi idi. Aslında Doğu’da da, Batı’da da ev dışındaki her iş erkeklerindi. Sanayi devrimi sonrasında kadının evden çıkması ve neredeyse bütün alanlarda erkeklerin yaptığı her işe ortak olmasıyla öğretmenlik mesleğine de el attılar.

Hangi cinsiyetin daha iyi öğretmen olacağı /olduğu tartışmasına girmeden, öğretmen değil, bazen okuryazar bile olmayan annelerin eğiticilik davranışlarını çözümlemek istiyorum.

Elinden tutmanın büyüsü

Bir anne düşünelim: Pedagoji ilmi tahsil etmemiş olsun. Hatta okuma yazma bile bilmesin. Bu annenin emeklemekten yürümeye geçme aşamasında bir çocuğu olsun. Çocuğuna yürümeyi öğretme davranışını gözümüzde canlandırarak çözümleyelim.

Bebek emekleyerek koltuğa tutunup ayağa kalkar. Sanki doğal bir şey yapmış gibi yüzünde herhangi bir ifade yoktur. Bu sırada başka bir işle meşgul olan anne çocuğunun ilk kez ayakta durduğunu görünce ne yapar? Gözleyenler bilir. Aynı durumda bir öğretmen ne yapardı? Önce öğretmenin sıradan davranışına bakalım. Öğretmen bence ilgisiz davranırdı. Sanki “biz de dik duruyoruz, üstelik yürüyoruz da. Ne var bunda; zaten yeterli yaşa gelmiş, elbette ayakta duracak. Yürüyememesi de geri kaldığını gösteriyor” der gibidir.

Ya anne ne yapar? Bebeğini ilk kez ayakta görmektedir. Çocuğun bir beklentisi yoktur ama anne sevinç içinde ona yaklaşır. Çocuğuna büyük bir işi başardığını hissettirir. Sarılır, öper, ödüllendirir, başardığını vurgular. Çocuk ne anlar bunlardan: “Annemde büyük bir sevinç patlaması yaşattığıma göre galiba büyük bir iş başardım. Demek ki bu çok önemli bir durum. Ayakta durmakta zorlansam da bu ödül bana çok iyi geldi. Devamını getireyim.

İşte anne ve öğretmen davranışlarının sonucu. Hangisi daha etkili?

Hayali gözlemimize devam edelim. Anne çocuğun yardımsız olarak ayakta durabildiğini görünce yeterli bir hazırbulunuşa sahip olduğunu düşünüyor ve ona yeni bir şey öğretmeye çalışıyor: Yürümek. Nasıl yapar bunu? Önce ellerinden tutar, kendisi geri geri yürürken çocuğunun onu izlemesini ister. Ellerini annesi tutan çocuk güven içinde yürümektedir. Birkaç adım sonunda çocuk yorulur. Anne onu zorlayarak gözünü korkutmak istemez. Anne amacına ulaşmıştır. Ona yürüme duygusunu tattırmış, becerinin temelini atmıştır. Sahne yine sarılma, öpme ve başarının kutlanması ile biter.

Öğretmenlerimizin öğrencilerine yeni bir şey öğretirken böylesi bir yaklaşım izlediğinden emin miyiz? Yeni bir bilgi, beceri ya da davranış öğrenen herkes yürümeyi öğrenen çocuk gibidir ve onun elinden tutacak bir anneye ihtiyacı vardır.

Anneden devam edelim. Elinden tutarak yürümeyi tattıran anne bir sonraki aşamaya geçer: Yardımsız yürüme. Anne bu kez çocuğun elinden tutarak yürümesine yardım etmez ama daha eğitici bir davranış sergiler. Çocuğun karşısına geçerek kendisine doğru gelmesini ister. Çocuğun hemen yanı başındadır. Elini uzatsa tutacak kadar. Annenin yüzünde sevgi dolu ve cesaretlendirici bir ifade vardır. “Başaracaksın, hadi gel bana” demektedir. Çocuk yalpalayarak da olsa birkaç adım atar. O ilerledikçe anne geri çekilerek yolu uzatır. Bu arada çocuğa o kadar yakındır ki adeta “korkma düşmeyeceksin, seni düşmeden tutacak kadar yakınındayım, güven bana, cesur ol” demektedir. Bu güveni alarak cesaretlenen çocuk annesine doğru adımlar atarken hem büyük bir başarıyı elde etmenin hem de sonuçta annesiyle birlikte yaşayacakları sevinci düşünmektedir. İkisi de birbirini ödüllendirmekte; ödülleşmektedirler.

Sonuç

Her insan yeni bir şeyler öğrenirken, kaç yaşında olursa olsun, elinden tutan birine ihtiyaç duyar. Aslında herkes bir şekilde çocuğuna, arkadaşına, eşine, dostuna, sevgilisine ya da herhangi birine bir şeyler öğretmek durumunda kalır, öğretmiştir de. Elinden tutmuş, el vermiştir, diyebiliriz.

Öğretmenlerimiz öğrencilerine sürekli yeni şeyler öğretirler. Annelerin başarısının ne kadarını gösteriyorlar dersiniz. Size bir ipucu: Okulöncesi eğitim alanında çalışanların göğsünü gere gere söyledikleri bir bilgi vardır: Yetişkin bir insan bildiklerinin % 70’ini 6 yaşına kadar öğrenmiştir. Bunu da büyük ölçüde annelerden öğrenmiştir diyebiliriz.

Öğretmenlerimiz eğitim bilimlerinden öğrendiklerini anneler üzerindeki gözlemleriyle pekiştirmelidirler. Annelerden öğrenilecek çok şey var. Elbette annelerden söz ediyoruz; çocuk doğuran her kadından değil!

Kaynaklar

Hoffstede, Gert. 1980. “Motivation, Leadership and Organization: Do American Theories Apply Abroad?” Organizational Dynamics, summer.

Jenkins, Ian. 1989. Yazılı Kaynaklar ve Arkeolojik Buluntular Işığında Antik Devirde Çocuk Eğitimi. (Çev: Hasan Malay) İkinci Baskı. İstanbul: Arkeoloji ve Sanat Yayınları.

Paylaş