| Müderris Tunazî'nin Öğretim Tekniği |
|
|
| Yazar Dr. İkram Çınar |
|
Kaynak: Çınar, İkram. 2010. "Müderris Tunazî'nin Öğretim Tekniği" Eğitişim Dergisi. Sayı: 26. Nisan 2010.
Sonunda defineyi bulduk. Yüz elli yıldır peşindeydik. Kaç kuşaktır sülalece onu arıyorduk. Neden söz ettiğimi anlamadınız değil mi? Başından anlatayım: Büyük büyük dedem Moskova’nın seksen km güneyinde Tataristan’ın önemli kenti Kazan’da ünlü bir müderrismiş. Ünü ve nüfuzu sadece müderrisliğinden gelmiyor. Bir dini lider; Nakşibendî tarikatının şeyhi. Belki de dönemin özelliği gereği aynı zamanda siyasal bir kimliği de var. İki eşi, üç oğlu ve sayısı çoktan unutulmuş kızları var. Bunların yanı sıra bağları, bahçeleri...
Milliyetçilik dalgasının Avrupa’yı kasıp kavurduğu yıllar. Etkileri Rusya’ya da yansımış. Rus milliyetçiliği gittikçe azgınlaşmakta. Üstelik ırk esasına dayalı ilkel bir milliyetçilik.
Belki de Rus milliyetçiliğine bir tepki ya da bir savunma duygusuyla, o zamana kadar kendilerini sadece “Müslüman” olarak tanımlayan, öylesine bir kimlik sahibi olan Kazanlılar, kendilerinin aslında “Türk” olduklarını fark etmişler. Bunu ilk fark edenlerden biri de büyük büyük dedem. Milliyetçiliğin ne olduğunu, bu gidişin nereye varmakta olduğunu görebilmiş. Böylesi bir ortamda doğal bir lider haline gelivermiş. Çevresindeki insanları bilgilendirmiş ve onları örgütlemiş. Rus milliyetçiliği dalgası karşısında ya kendi milliyetçiliklerini geliştirecek ya da Rus asimilasyonu altında yok olacaklar. Ya da...
Nasıl ki Batı’da bütün yollar Roma’ya çıkar, Doğu’da da bütün yollar İstanbul’a. (Elbette o zamanlar) Dedem İstanbul’daki aydınlarla ilişki kurmak, Osmanlı’nın yardım ve desteğini yanlarında görmek ister. Açıkçası bunda pek başarılı olamaz. Osmanlı kendi derdine düşmüştür. Ayrıca Osmanlı kendini ayakta tutabilmek için Türkçülüğe sıcak bakmaz, hatta onu bir bölücülük olarak görür. Osmanlıda Türk olmak “etrak-ı biidrak” olmanın ötesinde adeta bir suç.
Dedem ve arkadaşları Osmanlıdan hayır gelmeyeceğini anlayınca, kendi başlarının çaresine bakmaya başlarlar. Önde gelen aileler çocuklarını Petersburg’a, Paris’e göndererek en iyi okullarda okutup onların aydınlığından yararlanmaya çalışırlar.
Bu arada Osmanlı, milliyetçiliğe soğuk olsa da, el altından dönemin güçlü örgütlenmesi olan Nakşibendî tarikatını harekete geçirmek ve kendi amaçları doğrultusunda kullanmak çabasındadır. Böylece İslam dünyasının önemli kısmını elinde tutan sömürgeci “düveli muazzama”ya karşı pazarlık gücü elde edeceğini düşünmektedir. Sonuçta dedem Nakşibendî şeyhi olarak Rusya’da Osmanlı ajanı durumuna düşmüş oluyor. Durum kısa zamanda Ruslar tarafından fark ediliyor. Dedem huzurlu bir çalışma ortamı bulamayınca Kırım’a göç ediyor.
Kırım’da kısa bir süre kalabiliyor. İç güvenlik örgütünün baskısını yoğun biçimde hissedince, her şeyini satıyor, elde ettiklerini üç çıkına yerleştiriyor ve üç oğluna Anadolu’ya geçmelerini söylüyor. Üç oğul yola çıkacakları sırada evleri basılıyor, oğullar kurtuluyor ama ailenin diğer üyeleri tutuklanıyor. Bir daha da haber alınamıyor.
Üç kardeş, her birinin sırtında birer çıkın Kafkaslardan Anadolu’ya girerler. Bir sancak beyi onları konuk eder. Bilgilerine hayran kalır. Orada kalmalarını rica eder. Hıristiyan Kıpçaklar yeni Müslüman olmuşlardır ve din adamı ihtiyacı vardır. Biraz daha yorgun olan kardeş (benim dedem olanı) öneriyi kabul ederken, diğerleri İstanbul’a gitme düşüncesindedirler. Nitekim onlar vedalaşıp yollarına devam ederler ve büyük dedem sancak beyinin Tınazdere Köyünde kendisine tahsis ettiği araziye yerleştirilir, evlendirilir ve imamlığa başlar.
Dedem babasından haber alıncaya kadar çıkını açmama kararındadır. Açmaz da. Ancak çıkının içindekiler çevrede büyük bir merak konusu haline gelince, çıkını saklar ve yerini de kimseye söylemez. Vakitsiz bir biçimde dünyaya veda edince, çıkının yeri sır olarak kalır.
Dedemler, babamlar neredeyse tüm ömürleri boyunca tarlalarda hatta evin duvarlarında kazmadıkları yer bırakmazlar. Onu bir bulsalar zengin olacaklardır. Doğrusu ya, ben onlar kadar meraklı olmadım. Belki de bana gelinceye kadar olan aramalar benim umudumu kırmıştı. Tınazdere’de ilkel koşullarda yapılan tarımın zorluğu ve gelenekselliğin sıkıcılığı beni okumaya itti. Okudum ve köyümden ayrıldım. Babamlar halâ orada otururlar.
Geçen ay babamdan bir telefon aldım. Acele yanına gitmemi istiyordu. Sesinde öyle bir heyecan vardı ki. Hemen gittim. Dedemin definesini bulmuşlar. Daha doğrusu bulunmuş. Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı için bizim tarlada yapılan inşaatta buldozer kazısı sırasında iki sandık bulunuyor. Dozer operatörü içinde altın olan sandığı alıp kaçmış. Diğerinin içinden onun işine yarayacak şeyler çıkmamış, o da ilgilenmemiş zaten.
İçinden dedemin el yazması kitapları, ders notları ve bir tomar kâğıt para çıkmış. Üzerinde çar ve çariçenin resimlerinin bulunduğu kocaman ve hiçbir geçerliği olmayan kâğıt paralar...
Evdekiler “ah dede, vah dede” diye dövünür, öteki çıkınlardaki altınları nasıl alabilecekleri konusunda yorumlar yaparken, ben de dedemin notlarını karıştırıyorum. Dedemin gerçek serveti elimizde de bizimkiler farkında değil. Neyse, çıkına bir tekme atan uzaklaştı. Benim notları ilgiyle incelediğimi gören babam, “al oğlum, hepsi senin olsun, ne yapıyorsan yap” dedi. Körün istediği bir göz...
İyi bir torun olarak dedemin notlarını gün ışığına çıkarma, yani yayınlama görevinin bana düştüğünü gördüm. Buna hemen başlıyorum. Ancak itiraf etmeliyim ki, dedemin yazısı epey bozuk. Üstelik kâğıtlar epeyce sararmış ve bazı yerleri okumakta epey güçlük çektim.
Dedemin ilk notu medresede suhtelerin öğrenme güçlükleri üzerine idi. Anladığım kadarıyla dedem bu konu üzerine bir hayli kafa yormuş, İlginç bir değerlendirme, hatta pekiştirme tekniği geliştirmek üzereymiş. Ad bile koymuş. Notlarını az-biraz sadeleştirerek sizlere de aktarmak istiyorum.
Tunazî Usulü
Talim; yaşanılan bir tecrübe, deneme ya da malumat nihayetinde davranışlarda meydana gelen sürdürülebilen ve kalıcı olan değişikliklerdir. Başka bir deyişle talim; insanların hayatları boyunca karşılaştıkları çeşitli durumlarla etkileşimleri sonucu oluşan kalıcı ve sürdürülebilir davranış değişikliğidir. Mekteplerde talimin planlı ve istenen yönde olması için suhteler, müfredatlar aracılığıyla özellikle yeni durumlarla karşı karşıya getirilir. Böylece suhte mevzuu ile etkileşime girer ve etkilenir. Bu etkileşim nihayetinde ortaya çıkan ve kalıcı olabilen yeni davranış, terbiyedir. Talimin sonunda terbiye olur.
Davranışın kalıcı olabilmesi için karşısındakiyle (mevzuu ile) etkileşime giren ademi (öğrenen kişiyi) etkilemesi, onda “derin bir iz” bırakması gerekir. Öğrenilenlerin günlük hayatla ilişkilendirilmesi, önceki öğrendikleriyle bağ kurması ve yeni bireşimlere varmasıyla bu sağlanabilir. Bunun için uygun usul ve metodikanın işe katılması, ahval ve şartların bunu sağlayacak biçimde düzenlenmesi gerekir.
Öğrenmenin gerçekleşmesine etki eden etkenlerden biri de, suhtenin hatmetme derecesinin nihai bilgisini elde etmesidir. Dersteki talim performansı hakkında nihai bilgi alan suhte daha kolay ve çabuk öğrenir. Öğrenirken ne kadar ilerlediğini kesin olarak bilmeyen bir suhte ağır yol alır. Adeta pusulasız bir gemi gibi olduğundan neyi iyi öğrendiğini, neleri yeterince kavrayamadığını bilemez, mevzuun ana hatlarını anlayamaz ve sonuçta öğrendikleri de kalıcı olmaz.
Öğrenilenlerin kalıcılığını sağlamada önemli tekniklerden biri; öğrenilen mevzuun tekrarlanmasıdır. Ekseriyetle dersin sonunda bir hülasa yapılarak mevzunun ana hatları tekrarlanır. Bunu ya müderris yapar, ya da yine müderris ustaca hazırladığı, mevzunun ana düşüncesini yoklayıcı suallerle suhtelere yaptırır. Böylece mevzunun kalıcılığı sağlanmaya çalışılır.
Ancak bu tekrarların şu ya da bu biçimde sakıncalar taşıdığı, suhteyi sıkıntıya soktuğu bilinir. Örneğin; aynı yol, biçim ve araçlarla yapılan tekrarların suhteyi ezberciliğe götürdüğü, yaratıcı düşünmesini engellediği, pasifize ettiği, hatta suhtelerde totaliter eğilimler geliştirdiği görülmüştür.
Sözünü etmek istediğim talimi kalıcılaştırma usulü, daha çok suhtenin zihnen rahatlatılması, içe dönük bir aktiflik kazandırılarak, öğrendiklerini cezbeye varmadan, “iç konuşma” yoluyla tekrar etmesi biçiminde olmaktadır.
Tunazî Usulünün Tatbikatı
Usulün tatbikatına dersin bitmesine yaklaşık beş dakika kala başlanır. Suhtelerin önce zihinleri boşaltılır ve rahatlatılır. Bunun için; dik oturmaları, derin bir nefes almaları, başı ve omuzları bir ya da iki kez daire çizerek hareket ettirmeleri istenir. Böylece suhteler dersin yorgunluğunu kısa sürede atar ve zihinsel olarak boşalmış olurlar. Nihayet, zihninde sadece öğrendikleri ham olarak kalır.
İkinci aşamada dirseklerini rahleye dayamaları, ellerine bir ders kitabı almaları ve alınlarını, kitabın sırtına (alnı acıtmayacak kadar) dayamaları, gözlerini kapatmaları istenir (dış dünyayla ilişkiyi kesme, içe dönme, bellek eşiğini atlamak için ayinleştirme- Hint fakirlerinin yaptığı meditasyon gibi). Bu aşamada müderris aşağıdaki ve benzeri (ama sayısı çok olmayacak) sualleri sorar ve suhtelerin sualleri içlerinden cevaplamalarını ister. Bu işlem süresince sınıfta sessizlik sağlanarak suhtelerin yoğunlaşmalarına (konsantrasyon) ortam hazırlanmalıdır. Her sualden sonra belli bir süre durulur ve suhteler iç konuşmalarıyla baş başa bırakır. Sorular şunlar olabilir:
* Bu derste müderrisin anlattıklarından/dersin işlenişinden “yeni bilgi” olarak neleri öğrendim?
* Müderrisin doğrudan söylemediği, ancak müderrisin söylediklerinin bende çağrışım yaparak aklıma gelen/takılan neler oldu? Bunlara cevap verebiliyor muyum?
* Hatmettiklerimi nerede kullanabilirim/ ne işime yarayabilir?
* Bu dersi daha iyi hatmetmiş olmak için ben neler yapmalıydım? Şu andan sonra ne yapabilirim? gibi.
Suallere suhtelerin cevap vermesi için yeterli zaman bırakıldıktan sonra “iç konuşmasını bitirenler kardaşlarının cezbelerini bozmadan sessizce oturup beklesinler” denir. Tatbikat sona erdiğinde ders biter.
Müderrislerin bu tekniği her zaman değil, özellikle yeni ya da kritik mevzular işlendikten sonra tatbikatlarını öneriyorum. Tekniğin henüz geliştirilme aşamasında olduğunu da belirtmek isterim.
Bu teknikle taliplerin ne kadar öğrendiğini müderris saptayamaz. Ancak küçük bir ek teknikle bunu da aşabilir ve hatmetmenin derecesini ölçebilir.
Tunazî Usulü Hususunda Talebe Kanaatleri
Bu tekniği tatbik ettiğim medrese ve sıbyan mektebi talebeleriyle sonradan yaptığım mülakatlarda suhtelerin “usul” hakkındaki görüşlerini aldım. Görüşler büyük ölçüde müspetti. Bu müspetliği bilhassa medrese suhtelerinde daha açık biçimde müşahede ettim. Bu görüşleri hülâsa eylemek lazım gelirse: “İşlenen her şeyi sıcağı sıcağına tekrar ettiğim için bu mevzuyu unutacağımı sanmıyorum.”
“Sunumunu yaptığınız mevzuyu bir de kendi anlatımımla tekrarladım. Yani kendimceye çevirdim. Kafam daha netleşti.”
“Kendimi, ne ‘derste öğrendiklerimi tekrarlamalıyım’ diye sıktım, ne de ‘müderrisin karşısında yanlış bir şey söyler miyim’ diye sıkıntıya girdim. Rahat, kendi vicdanımla baş başa, aklımda kalanları tekrarladım. Sanırım artık unutmam.”
“Beynimin dinlendiğini hissettim. Ayrıca dersle ilgili olup, müderrisin doğrudan söylemedikleri ama çağrıştırdıklarını düşünmek, beni daha geniş düşünmeye sevk etti. Bu, kişinin yaratıcılığını geliştiriyor. Önceden bildiklerimle bağ kurmama yardım etti.”
“Kafamda yeni düşünceler şekillendi. Dersten sonra onları geliştirmeye çalışacağım.”
“Derse tam olarak kendimi veremediğimi fark ettim. Bu tatbikat sürekli olursa gelecek dersleri daha iyi dinleyeceğimden, hatta katılacağımdan eminim.”
“Ders, işlenişi sırasında fazlaca ilginç gelmemişti. Teknik tatbik edildikten sonra düşündüm de aslında ne çok şey öğrenmiş olduğumu gördüm, şaşırdım.”
“Dersi derste öğretme mantığını pekiştirici, kendini yoklama testi gibiydi. Bilgilerin kalıcılığını sağlayabileceği gibi, suhtenin kendi kapasitesini anlama fırsatı da veriyor.”
“İlk kez başıma geliyor, bir fikrim yok. Ama süre çok kısaydı sanırım.”
“Son derece dinlendirici bir teknik. Uzun sürerse talebe uyuyabilir.”
“Uygulama çok güzeldi. Derste bazı noktaları kaçırdığımı fark ettim. Buna rağmen çok şey öğrenmiş olduğumu da gördüm.”
“Ekseriyetle ders bitince insanın kafası deşarj oluyor, yani bilgiler sınıfta kalıyor. Ama bu tatbikatla kafamın yeniden şarj olduğunu hissettim.”
“Özellikle ikinci sualde müderrisin anlattıklarının dışında aklıma çarpıcı bir şey gelmediğini gördüm ve bunu düşündüm. Demek ki ben, sadece kendine verileni almakla yetinen bir suhteyim. Bunu görmemi sağladı. Üzüldüm, ama iyi ki fark ettim.”
.................... Burada birkaç sayfa yıpranmış olduğu için okunmuyor. Dedemin notlarının bu bölümü burada bitiyor.
UYARI: Bu yazının tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilse dahi yazının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz, başka internet sayfalarında bütün halinde yayınlanamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan başlığa aktif link verilerek kullanılabilir. |







Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.