| Bedrem'in Hazin Hikayesi |
|
|
| Yazar Hüseyin Arslan |
|
Bitmeyen sokaklarda sonsuz bir yolda yürümenin bir anlamı var mı acaba şu hayat denen cehennemde? İnsan yaşarken de ölmüyor mu bazen eriyerek ve sessizce… İşte bu sabah cırlayan telefonun sesiyle irkildiğimde, acaba beni bu saate arayıp kim rahatsız eder derken, neşemi bozan bir ölüm haberi zaten yaralanan yüreğimi biraz daha sıkarak beni ürküttü.
Benim çalıştığım bu yaşlılar ve kimsesizler evi de oturduğum Frankfurt am Main kentinin Preungesheim semtindedir. Semt şehrin kuzeyinde, oldukça ormanlık bir alana kurulmuş olup öyle o büyük mimari özellikler taşıyan bir yapı değildir. Yaklaşık üç bin metrekarelik bir alana kurulmuş olan bu mekanda 250’ye yakın kimsesiz ve yaşlı insan barınmaktadır. Bütün bu işlerin ve var olan düzenin yürümesi için temizlikçiden tutun da gönüllü hizmetlilerle beraber toplam yüz kişiye yakın insan buradan çalışarak gelir elde etmektedir. Yaşlılar evinin sakin, şehir kenarlarına yapılmasının bir diğer nedeni ise, şehir merkezlerindeki gürültü ve kalabalıklardan yaşlı insanların huzurlu olup, sükunetle yaşamaları için böyle yerler tercih edilmektedir.
İşte talihsiz Bedrem yaşamının son günlerini bahçeleri çiçeklerle dolu, temiz, bakımlı, etrafı yeşil bahçelerin kapladığı, bahçesinin birisinde sürekli şırıldayan fıskiyeli su ve onun etrafındaki sahi olmayan Yunan Mitolojisi’nin Tanrılarının heykelleri ile süslenmiş, bu şehir dışındaki evde geçirmekteydi. Bedrem de her yoksul yabancının özlemi olan, Avrupa’da daha iyi yaşamak umudu ve özlemleriyle 17 yıl önce evlilik yoluyla Almanya’ya gelmişti. O 1960’ların klasik göçmeni değildi. Askerliğini yaptıktan sonra buraya gelmiş olması da rahat ettirmemişti ona bir yönüyle…
Mesleksiz bir çok yabancı göçmenle aynı kaderi paylaşmanın dışında, Bedrem için yaşam bir bakıma daha ağırdı. O çocukluğunun geçtiği yoksul Anadolu köylerinden birinde doğan milyonlardan sadece biriydi, talihsizliği, çocukken kaptığı böbrek iltihapları, yetersiz beslenmenin de etkisiyle artarak hayatını zehir etmekteydi Bedrem’in. İşte ben burada yazacağım hikayede bir Türk asıllı göçmenin hayatını bütün çıplaklığı ile anlatmağa çalışacağım. Burada asıl amaç göçmenlik tarihini, tarihi, sosyolojik, ekonomik ve toplumsal boyuttan çok, kendi ülkesinden uzakta yalnız yaşamak zorunda olanlar ve yalnız yaşamak zorunda bırakılanların sorununa bir nevi de olsa ışık tutarak güncelleştirmektir. Olay o kadar basit ki, hiç kimse bu hikayede sadelik dışında bir şey bulamayacaktır. Olay tamamen gerçek yaşamdan alındığı için bir abartma veya anlatım mübalağası kesinlikle olmayacaktır. Çünkü böyle olaylar aşağı yukarı her gün gazete manşetlerinde görülüp okunan yaşam kesitleridir. Benim amacım, sadece Bedrem’i kimsesiz, acılarla geçen 45 yılının, psikolojik bunalım ve depresyonların bir insan hayatındaki etkilerini anlatmağa çalışmak ve bu yapayalnız bir insanın en azından başka bir insan tarafından düşünülüp sonsuzluğa taşınmasıdır. Burada beynimdeki düşüncelerim bilgisayarın tuşlarında yazıya dökülerek vücut bulacaktır.
Göçe tarihsel bir açıdan bakarsak, insanlık var olduğu günden beri sürekli yer değiştirmektedir. Örneğin biz Türkler bugünkü Moğolistan, Çin Kıyıları, Azerbaycan ve bu günde ismi Türkmenistan olan ellerden, ilk göçlerini kuraklığın etkisiyle bir kısmı bugünkü Anadolu üzerinden Kosova, Makedonya, Arnavutluk’a kadar gelmişlerdir. Etnologlar yapmış oldukları araştırmalarda bunun doğruluğunu kesinlikle onaylamaktadırlar. Elbette göçlerin genel karakteri, göçmenlerin birlikte getirmiş oldukları asıl kültürlerini yerli kültürlerle harmanlayarak her dönemde birlikte yaşamanın yollarını bulmuşlardır, bu çoğunlukla burada yazıldığı gibi kolay olmasa da. Bütün bunlara rağmen yine de bir çok kültür yinede günümüze kadar varlığını sahiplenerek korumuştur. Bedrem de sanırım Anadolu’ya gelen diğer Türkler gibi aynı kaderi paylaşan dedeleri kim bilir Orta Asya’nın hangi bölgesinden neresinden geldiğini bilinmeyen ve hangi boyun veya akıncıların soyundan olduğunu bilmeyen tipik bir Türk’tür. Bu hazin hikaye, tekilden çoğula doğru giden bir yaşamı anlatarak, toplumun bütünsel karakterini de kendi çapında büyüteç altına alacaktır.
Bedrem, son sekiz yılını organ nakli bekleyerek diyaliz makinelerinde geçirmiştir. Ama beklediği umut asla gerçeğe dönüşmeden savrulan fırtına gibi onu silip süpürmüştür kendisiyle beraber bu acı yaşamdan… Onun yaşamı hiç bir zaman mutluluğu tatmamıştır, ne bir ailesi olmuş, ne çocukları, ne de akşam eve döndüğünde gülümseyen yüzüyle bekleyen bir eşi ve çocukları, kısacası yaşam acıyla başlayıp, acıyla son noktayı koymuştur.
Bedrem‘in kendi anlatımlarına göre, hayat ilk başlarda Almanya’da o kadar güzelmiş ki, adeta sevinç çığlıkları atabilirmiş eğer utanmasa… Buradaki makine gibi işleyen sistem, insanlar arasında ki o uçurumun belirsizliği, hastalandığında doktorun, ambulansın kapıya kadar gelmesi ve daha bir çok sebebin burayı çekici kılması duvarın dış boyası gibi onu sevindirmişti. İşte demiştim, şimdi kaderin o makus talihini yenerek, yeni yaşamında her Türk göçmeni gibi, yoksulluk denen talihsizliği yenmek için dağları, tepeleri aşarak "mutlu yaşama" hayallerini bir nevi olsun hayata geçirmek istemiştir. Ayazlarda, soğuk havalar, lastik ayakkabıları, olmayan oyuncakları, bayramdan bayrama alınan yeni kıyafetlerin dışında hiç yenilenmeyen eski ve pejmürde kıyafetlerini düşünürken, şimdi biraz daha refaha kavuştum hissi, içini kaplayan tarifi oldukça güç olan bir sevinç duygusu sarmalamıştı onun benliğini, daha ilk adımını attığı günden itibaren. Hayatı bir düzene koyarak, keyifle bir sigara yakıp geriye yaslandığında, “oh be artık kurtuldum“ vesaire gibi hislerle doldurup çoğaltmıştı içini… Arkasından da, “birde şu illet hastalığımı, Allah’ın izniyle bertaraf edebilirsem, gel keyfim gel“ diyerek bir anlık bir teselli vermişti kendi kendine. Türkiye’de lisenin fen bölümünden mezun olduğu içinde, tıptaki gelişmeleri hastalığından dolayı takip eder olmuştu… Bu hastalık aslında Anadolu’nun yoksul bıraktırılmış bütün bölgelerinde, halk arasında bildiğimiz “soğuk algınlığı (grip) adıyla anılan binlerce ölümde sebep olmuştu. Hatta I. Dünya Savaşı’nda onsekiz milyon insanın bu hastalıktan öldüğü kayıtlara kesin olarak geçmiştir. Bu demektir ki, savaşın sebep olduğu ölümler kadar etkili olan bir hastalık türüdür, yoksul ve beslenmenin yeterli olmadığı memleketler için.
Şimdi asıl konum olan göçün yüzeysel olmayan bir boyutunu daha biraz etraflıca inceleyerek, olaya ekonomik açıdan bakmak gerekiyor. İnsanların hiç bir sebep olmadan, kendi yurtlarını terk etmeleri aldıkları kültür, eğitim, terbiye, görgü ve en önemlisi ekonomiktir. Türkiye insanı yapısı gereği öyle izin delisi değildir. Çünkü bir dinlenme kültürü yerleşik bir yapıya kavuşmamıştır henüz. Yurt dışına genellikle yoksul kökenli insanlar, ekonomik zorlukları yenmek için çıktıklarından dolayı, bu insanların yıllık izinlerinde geldikleri köylerde, beldelerde geçirerek geri dönerler çalıştıkları ülkeye… Yani çoğunluk hala bu yöntemi uygulayarak izinlerini dinlenmek yerine Türkiye’de ki gayrı menkulleriyle ve onların sorunlarını çözmek için harcanan zamanla sınırlıdır. Yoksulluk göçün başlıca faktörü olduğuna göre, yoksulluğunda ortaya çıkmasına sebep olan başka bir faktör vardır. Niye mi? Cevap vermek kolay olmasa da, verilecek mantıklı bir yanıt da vardır elbet. Yoksulluğun en temel, belki de birinci faktörü eğitimsizliktir, bizim gibi çarpık gelişme gösteren ülkelerde… Gerekli eğitimi alamayan veya verilmeyen bireyler, tabiri caiz ise; doğurmaktan başka bir şey beceremiyor, maalesef. Buna takriben artan nüfus, kırsal kesimde zaten yeterince arazisi, tarlası, çifti çubuğu olmayan mesleksiz ve genç nüfusu var olan yerleşim yerlerini terk etmeye zorlatıyor.
Göçün bir diğer boyutu ise kuşaktan kuşağa parsellenerek küçülen arazi ve tarlaların miras yoluyla paylaşılmasıdır. Eğer bu içgöç eklinde ise insanlar şehirlerin varoşlarına yerleşerek lümpen bir kültür oluşturmanın ilk adımlarını da atmış oluyorlar. İşsiz yığınlar buralarda kendi hallerinde şehir kenarlarında yeni gecekonduları doldurarak “varoş“ denen yerleşim tipini de yaratmış oluyorlar iç göç denen bu yaşam biçimiyle... Varoşlar büyük şehirlerin kenar mahallelerini oluşturan ve ülkemizde her alanda yozlaşmanın başladığı 1950’li yıllarla beraber başlamıştır. Yine ülkemizde yozlaşma kültürü her alanda olduğu gibi 12 Mart 1972 ve 12 Eylül 1980 askeri - faşist darbeleri toplumu tehlikeli boyutlara götüren bir yapının da temellerini atmıştır böylece. Bu darbeler gelişen, düşünen, hakkını arayan, sorumluluk bilincinde olan toplumsal yapıyı dini kullanarak fanatik yığınları da bünyesinde besleyen bir devlet – halk modeli geliştirerek geriye dönüşün başlangıcını da yapmıştır. Bu darbelerden topluma sol ve demokratik kitleleri yok etmek için dine sarılarak, kara çarşaflıları ve çember sakallıların sayısını devlet teşvikiyle artırmışlardır. Öyle ki 1980 yılında doğan normal bir ailenin çocuğu bugün fanatik bir dinci olarak, otellerde insanları yakacak kadar vahşileşmişlerdir. Bu darbe topluma sadece dini gericiliği aşılamamış, aynı zamanda işçi haklarını, öğrenci haklarını, üniversitelerin özerkliğini kaldırarak, öğretim üyelerinin haklarını kısıtlayarak o yılların ünlü yasası olan 1402’yi çıkartarak yüzlerce aydın demokrat, ilerici bilim adamlarını solcu diyerek üniversitelerden uzaklaştırıp, bunların yerine gerici kadrolarla doldurmuştur. Türk toplumu bu gün bu darbelerin acısını her alandaki gelişmede yaşamaktadır.
İşte benim Bedremim de bu yıllarda yolunu bularak yukarıda da belirttiğim gibi Almanya’ya gelmiştir. Evet O’nun acı hikayesi yukarıda değinip de anlatmaya çalıştığım bir genel bakışta yerini alan bir kişidir sadece. O bir bütünün bir parçası olarak hayata belki de acı talihinden dolayı istemeyerek hayata gelmiş ve talihsiz yaşamının kurbanı olarak göçüp gitmiştir bu hayattan, öyle ki tek kelime ile hiç yaşamadan. Bu gerçek hikaye binlerce dramın ve sacayağının bir ayağıdır. Ötekileri yaşamamak dileğiyle bu bitmeyen hikayeyi bitirirken, geçmişe de bir göz atmanın gerçeklerini yaşadığımı gözlerim önünde uzayıp giden bir hikaye olarak algılamamalarını rica ediyorum okuyucuların.
Onun cansız yatan bedenini odasında görünce kapıyı hemen kapatarak kimsesiz ve çaresiz olmanın hazin hikayesini kemiklerim sızlayarak hissettim kendi içimde. Gözyaşlarım yanaklarımı damla damla süslerken, gereken ilgi ve sevginin bu dünyada belki de benim bir daha göremeyeceğimi kendi içimde kendi yalnızlığıma bağlayarak artık ağlamam gerektiğini düşünerek Bedrem’in ölüm raporunu iş bilgisayarımın başına geçerek kayıt etmeye başladım. Böylece Bedrem’i artık bir daha görüp sohbet edemeyeceğim gerçeğini kendi içimde de kavramış olmanın derin hüznünü yaşadım.
Hüseyin Arslan, 29.08.2008, Frankfurt am Main, saat 20:02 de son nokta konulmuştur. |





