headerimage
Gazâli Dönemi İslam Düşüncesinde Ahlâk Tartışmaları Yazdır E-posta
Kullanıcı Değerlendirmesi: / 2
ZayıfMükemmel 
Yazar Orhan KARATAŞ   

Eğitişim Dergisi, Sayı: 23. Haziran 2009.

 

Giriş


Bu araştırmada büyük İslam bilgesi Gazali’nin ahlâk anlayışını ve Gazali öncesi dönemdeki ahlâk anlayışının benzer ve farklı yanlarının ortaya konması amaçlanmıştır. Günümüz İslam toplumlarının ahlâk anlayışlarının temellerinin nerelere ve hangi görüşlere dayandığı, farklılıkların nelerden kaynaklandığına ilişkin konuları içeren araştırmada, Gazali öncesi dönemde İslam toplumunda ortaya çıkan; Selefiyye, Eş’ari, Maturidi ve Mutezili olarak adlandırılan mezhepsel gurupların ahlâki anlayışları ve Gazali dönemi İslam toplumu ahlâk anlayışı ele alınmıştır. Gazali’nin ahlâk anlayışıyla ilgili görüş ve değerlendirmelere yer vermeden önce, ahlâk kavramının kökeni, anlamı, bilgenin hayatı ve Gazali dönemi öncesi İslam toplumunda var olan ahlâk anlayışlarına değineceğiz.


Ahlâk sözcüğü, Arapçada “hulk” sözcüğünün çoğuludur  (Gündüz, 2005. s.2).  Türkçede “hulk” sözcüğü yerine ahlâk terimi kullanıla gelmektedir. Arapçada ise “hulk” sözcüğü tabiat, huy ve karakter anlamlarını içerir. Ahlâk bu sözcüğün tekili olan hulk sözcüğünden kaynaklanmaktadır. “Hulk” ise huy anlamına gelmektedir. Farabiye göre ahlâk sözcüğünün tekili olan hulk “kendisiyle insanda iyi  (hasen) ve kötü  (kabih) eylemlerin ortaya çıktığı şeydir  (Özgen, 1997. s.13). Huy, fikir ve düşünüp taşınmaya  (reviyyet) ihtiyaç olmaksızın fiilin nefisten kolaylıkla sadır olmasıdır  (Tusi, 2007. s.81).


Bu kelimeler üzerinde durmamızın sebebi, bugün, ahlâk terimiyle ifade ettiğimiz kavramın gerek Kur’an ve hadiste, gerek dini literatürde ve gerekse günlük konuşma dilinde birçok terimle ifade edilmiş olmasıdır. Toplumu ve bireyleri yakından ilgilendiren ahlâkla ilgili terimlerden her biri ayrıca bu kavramın bir yönüne de vurgu yapmaktadır.


Ahlâk, dört farklı alana denk düşen anlamlarla karşılık bulmaktadır. Bunlardan birincisi toplum tarafından ortaya konmuş ve benimsenmiş davranışların bütünü anlamını karşılamaktadır. İkincisi, belirli normlara bağlı olarak sergilenen davranışlardır. Üçüncüsü, pek nadir kullanılan törebilim anlamına gelmektedir. Nihayet sonuncu anlamı ise, ahlâk felsefesi, yani “etik”tir  (Gündüz, 2005. s.3).  Ahlâk toplumsal değerlerin etkisiyle şekillendiğine göre, her toplumun kendine özgü bir ahlâk anlayışının olması da kaçınılmazdır. Toplumların ahlak anlayışlarının oluşmasında en baskın etkiyi gösteren faktör hiç kuşkusuz dindir. Dinsel ve kültürel özelliklerin birlikte oluşturduğu anlayış toplumların ahlâk anlayışını oluşturmaktadır. Allah’ın otoritesinin hâkim olduğu; Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi bütün büyük dini sistemler, insanların nasıl olması gerektiğini öğretmeye çalışırlar (Kazanç, 2007. s.27).


Dinsel ve kültürel özelliklerin etkileşimler sonucu toplum genelinde oluşturduğu davranışsal tutumlar toplumsal ahlâki anlayışın oluşumunu sağlar. Gazali’nin ahlâk anlayışıyla ilgili görüş ve değerlendirmelere yer vermeden önce Gazali dönemi öncesi İslam düşüncesinde var olan ahlâki görüşlere değineceğiz.


Gazali öncesi İslam düşüncesinde ahlâki görüşler


Selefiyyeler:

Selef kelimesi, Arapça kökenli olup Türkçe anlam olarak; önce gelenler, yaşça büyük veya makamca ileri gelenler, görüşleri kendinden sonra taklit edilenler anlamlarına gelir. Selefiyye mezhebi, akıl ve nakil  (Kur'an ve Sünnet) konusunda mutlak nakle inanır, akli çıkarımları kabul etmez. İman esasları ile ilgili konularda Kur'an ve Sünnetteki açıklamalar ile yetinip bunları aynen kabul eder. Bu kabule müteşâbihler de dâhildir, te'vîl  (görünür anlam dışında bir başka anlamda kabul etme) etmemekle beraber cisimleştirme  (yani tecsîm) de yapmazlar (Baktır,2004. s.26). Eş'arilik ve Matüridilik kurulana kadar, Sünni Müslümanlar itikadi yönden Selefiyyeye bağlı sayılırdı. Selefiyye itikadi konulara aklın karıştırılması konusunda Mu'tezile mezhebinin tam tersidir. Mu'tezile mezhebi aklı birinci sıraya koymakla beraber akıl ile naklin çeliştiği durumlarda aklı kullanarak tevile gider ve genel olarak felsefeci bir tutum benimserken, Selefiyye mezhebi ise itikadi konularda akla yer vermez, sadece nakil  (Kur'an ve Sünnet) ile hareket eder. Örneğin Fetih suresi 10. ayette (48/10) geçen Allah'ın eli ifadesini "Allah bir eli olduğunu ayette belirtmiştir, buna göre bir eli vardır fakat bu elin keyfiyeti  (nasıllığı) nedir biz bilemeyiz, bunu Allah'a havale ederiz" olarak cevaplandırırlar. Hiçbir şekilde tevile gitmezler [http://tr.wikipedia.org/wiki/Selefiyye (22 Nisan 2009)].


Eş’ariler:


Eş’arilerin ahlak anlayışına göre iyilik ve kötülük hangi manada anlaşılırsa anlaşılsın, fiillerdeki sabit ve istikrarlı zati sıfatlardan değildir. Bilakis izafi, nispi ve itibari bir şeydir. Bu yüzden izafiliğe ve itibariliğe göre değişir. Sözgelimi bir iş, bir kimsenin amacına ve tabiatına uygun düşer ve münasip olursa, başka bir kimsenin amacına aykırı ve zıt olabilir. Bu takdirde belli bir iş bir kişiye göre güzel addedilirken, bir kimseye göre kötü sayılır  (Kazanç, 2007. s.190).


Eş’ari mezhebinin kurucusu Ebü’l-Hasan el Eş’ari, Allah’ın mutlak kudret ve egemenlik sahibi bir otorite olduğu ön kabulünden hareketle, iyi-kötü değerlerinin belirlenmesi ve onlar üzerinde bir takım değişikliklere gidilebileceği savını şöyle dile getiriyor:

“Allah’ın her türlü şeyi yapmasının, kendisinin bir hakkı olduğuna ilişkin kanıtı şudur: Allah, ne malik olunan, O’nun üstünde hiçbir serbest kılıcı, emredici, yasaklayıcı ve hiçbir uyarıcı olmayan, O’na sınırlar çizilip hadler konulmayan karşı durulmaz bir mülk sahibidir. Hal böyle olunca, Allah kötü bir şey yapmaz. Kötülüğü ancak biz yaparız. Çünkü bizim için çizilen sınırları biz ihlal ettik. Bize vermediklerini aldık.


Allah’u  Teala malik olunan ve emir altında olmadığı için, O, kötü bir şey yapmaz. Şayet bir kimse, Allah kötü dediği için yalan kötüdür derse, ona şöyle denilebilir: “Evet, eğer Allah yalanı iyi yapsaydı, yalan iyi olurdu. Eğer Allah yalanı buyursa, buna karşı bir itirazda bulunulamaz.” Eğer onlar deseler ki, Allah yalanı emrettiği gibi yalan da konuşabilir; o zaman onlara, emretmesi mümkün olan her şeyle Allah’ı vasfetmek caiz değildir, denilir  (İbn Fürek, Mecerradu Makalat. s.143.; Kazanç, 2007. s.197, 198).


Bu bilgiler ışığında Eş’arilerin ahlâk anlayışında tamamen Allah’ın buyruklarının egemen olduğunu, insanın doğru ve yanlışı ayırt edemeyecek bir varlık olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

Bu sonuca ulaşmamızda bir başka Eş’ari âlimi ibn Hazm’ın fikirleri de katkı sağlamaktadır.


İbn Hazm: “Küfür ancak Allah kötü kıldığı ve nehyettiği için kötüdür. Şayet böyle olmasaydı, küfür kötü olmazdı. Allah korunma maksadıyla küfür kelimesini caiz kılmıştır, korunma maksadının dışında küfür sebebiyle kan akıtılmasına da müsaade etmiştir. Şayet bir kişi, vahiyle haram kılınmadan önce içkinin haram olduğuna inansa, kâfir olurdu, peygamberin müsaade ettiğini bilse bile, böyle bir inanç küfür olurdu, sonrada bu küfür iman olurdu. Şimdide onun helal kılındığına inanan kâfir ve onun helal kılındığına inanmakta küfür olurdu. O halde Allah’ın dediği bir şeyin dışında hiçbir küfrün olmadığı, Allah’ın iman dediği bir şeyin dışında hiçbir imanın bulunmadığı, küfrün, ancak Allah’ın onu çirkinleştirmesinden sonra çirkin olacağı; imanın, ancak Allah’ın onu güzelleştirmesinden sonra güzel olacağı doğru olur, öyleyse onların  (Mu’tezililerin),  haksızlık  (cevr), zulüm ve küfür dedikleri şeyler geçersizdir. O halde Allah’ın kendisini men ettiği bir şeyin dışında ne bir zulmün ne de bir haksızlığın bulunmadığı, ister Allah’ın emrettiği ya da mubah kıldığı şey olsun, bunun dışında hiçbir adl’in bulunmadığıda doğru olur.” (İbn Hazm, el-Fisal fi’l-Milel ve’l-Ehva ven’n-Nihal, Darü’el-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1418/ 1996, c.II, s.139, akt. Kazanç, 2007. s.198, 199).


Gerek Ebü’l-Hasan el-Eş’ari ve gerekse İbn Hazm’ın fikirlerinden hareketle Eş’arilerin ahlâk anlayışlarının günümüz ahlâk anlayışının çok gerisinde kaldığını söyleyebiliriz. Çünkü herhangi bir kural koyucu olmasa bile insan akıl süzgecinden geçirdikten sonra neyin doğru-yanlış, neyin iyi-kötü olduğuna karar verecek bir yaradılışa sahiptir.


Dinler gönderilmese bile insanoğlu donanım ve yetileri ile sürekli iyiye, erdeme ve doğruya yönelecek bir kapasiteye sahiptir. Eş’arilerin fikirlerinin geçerli olmadığını, herhangi bir dine inanmayan insanlarda bile ahlâki anlayışın var olması göstermektedir zaten. Ahlâk tamamen dinden ayrı olmasa bile dinin tekelinde de olmamıştır.


Maturidiler:


Maturidilere göre güzellik ve çirkinlik şer yoluyla değil akıl kanalıyla belirlenir. Şeriatın gelmediği farz edilirse akıl mutlak olarak ihtiyari ve iradi fiillerin iyiliğini ve kötülüğünü kavrar  (Kazanç, 2007. s.199). Din gönderilmeden önce doğruluk-yalan, zulüm-adalet eşit bir düzeyde bulunur. Bir başka deyimle, din gönderilmeden önce ahlaki kural ve davranış diye bir şeyden söz edilemez. Maturidilere göre Allah akli ilke ve ahlâki yasalara aykırı davranmaz (Kazanç, 2007 s.200, 201). Buradan anlaşıldığı gibi maturidiler, insanın akıl sayesinde iyi-kötü, doğru-yanlış güzel-çirkin ayırımı yapabileceğini savunurlar. Allah’ın kullarına bir cüz-i irade verdiğini ve bu sayede Allah kullarını denemiş olacağını savunurlar. Allah kullarına vahiyler ve nebiler yoluyla iyi-kötü ve doğru-yanlışı öğretmiştir.


Kişinin izleyeceği yol kendi aklının seçmiş olduğu yoldur. Maturidi düşüncede Allah’ın insana akıl verdiği, insanın bu aklı kullanarak bir tercih yaparak sonuçlarına katlanması gerektiği vurgulanmaktadır. Bu sayede Allah kullarını imtihan yapmış olur. İnsan aklını kullanarak kavramalı ve bir tercih yapmalıdır, nakil yoluyla aldıklarını da akıl süzgecinden geçirmelidir.


Mu’tezililer;


Mu'tezile topluluğunun ortaya çıkışı konusunda çeşitli ihtilaflar vardır. Çoğu İslam tarihçisine göre mutezilenin ortaya çıkışı Hasan-ı Basri'nin talebelerinden Vâsıl bin Atâ'nın hocasından büyük bir günah işleyen insanın mümin kalamayacağı  (Günah-ı kebair) hususundaki bir tartışmadan dolayı ayrılması ile doğmuştur. Hasan-ı Basri'den ayrıldıktan sonra kendisine Vasıl bizden ayrıldı  (itizal etti) demiş ve kendisi ile birlikte ayrılan Amr bin Ubeyd ile Vasıl bin Ata başka bir ders meclisi kurmuş ve zamanla bir genel düşünce ve topluluk oluşmuştur. İlk Mutezile mezhebine de bu yüzden Vasıliyye denir [http://tr.wikipedia.org/wiki/Mutezili (22 Nisan 2009)].


Mu’tezililer iyilik ve kötülük konusunda, Allah’ın adil ve hâkim olduğunu savunurlar. Şer’in adam öldürme ve hırsızlığı yasaklaması o ikisindeki çirkinlikten dolayıdır (21,22 Kazanç, 2007. s.202, 203).


Mu’tezili kelamcılara göre kötü eylemin faili yergiye layık olur (Kazanç, 2007. s.212). Mu’tezililere göre; iyi olan bir şey özünde iyidir, kötü olan bir şey özünde kötüdür.


Din gelmeden önce iyi olan bir şey din geldikten sonrada iyidir. Din gelmeden önce kötü olan bir şey din geldikten sonrada kötüdür. Çünkü Allah dinden önce bile olsa insanın içine iyi olanı koymuştur. Şartlar değişse de iyi ya da kötü olan değişmez. Mu’tezili kelamcılara göre Allah abes, batıl, boş, sehef, anlamsız, nedensiz, illetsiz şeylerle uğraşmaz (Kazanç, 2007. s.214).


Mu’tezili düşünürler, Allah’ın en iyiyi ve en uygun olanı  (aslah) yaratması gerektiği üzerinde ısrarla durmuşlardır (Kazanç, 2007. s.249).


Mu’tezililer olgu ve olaylara akılcılık yoluyla yaklaşmışlar, nakli değil akli bir yol izlemişlerdir. Mutezililer, selefiyyelerin tam tersi bir düşünce yapısına sahiptirler. Her şeye rıza göstererek, boyun eğerek, kayıtsız şartsız bir tevekkül ile kadere teslim olmak yerine aklın sorgulayıcılığını kullanarak ahlâki anlayışlarını şekillendirmişlerdir.


Gazali Dönemi Ahlak Anlayışı;


Gazali’ ye göre güzel ahlâkın iki şartı vardır. Birincisi kalbin Allah sevgisinden başka her şeyden arındırılması, ikincisi kalbin Allahın marifeti ile doldurulmasıdır (Kazanç, 2007. s.258). Ona göre güzel ahlak bu ikisini içinde toplayandır.


“Ahlâk” diyor Gazali: “Nefiste yerleşmiş bir melekedir. Ondan herhangi bir fikri zorlama olmaksızın  (insan) eylemleri kolaylıkla ortaya çıkar.” Ona göre akıl ve din açısından övülen ve güzel sayılan işler bu melekeden meydana gelirse, buna güzel ahlâk, kötü işlerden gelirse, ona da çirkin ahlâk denir.


Gazalinin ortaya koyduğu marifetullah kavramı bize ahlâk konusundaki zemini daha doğru anlatacaktır. Marifetullah Allah rızasına en uygun hareket anlamına gelmekte olup, ahlâk ile birlikte düşünüldüğünde konunun özü netleşecektir (Kazanç, 2007. s.158).


İnsanın marifetullah gibi bir ideale ulaşa bilmesi için öncelikle kendini tanıması gerekmektedir. Nitekim “Kendini tanıyan Rabbini tanır” şeklindeki hadisi şerif buna işaret etmektedir (Dikmen,2008. s.117). Peki, insanın kendini tanıması nasıl gerçekleşecektir? Gazali’ ye göre bu bedensel varlığın ötesinde ruhunu, ruhun ahlâki ve aşkın niteliğini tanımak demektir. Çünkü insan ancak ve ancak ruhu ile tabiatın üstünde bir değerdir (Kazanç, 2007. s.22).


Gazalinin insanın yapısını incelerken ele aldığı ruhi ve manevi cephe büyük önem taşımaktadır. İmtihan için bu dünyada bulunan insanın nefis ve ruh bakımından iki imtihan konusu bulunmaktadır. Eğer ruh bedenden soyutlansaydı ondan kötülük doğmazdı. Oysaki ahlâki yargılar iyi ve kötü olarak vardırlar. O halde ahlâki hayat insanın ruh–beden varlığı olmasının bir sonucudur. Gazali nas’a dayanan gelenekçi ahlâk ile felsefi ahlâkı bir de tasavvufî ahlâkı birbirine yaklaştıran, hatta bunları geliştiren sentezci bir ahlâk anlayışını savunmuştur. Böyle bir ahlâk anlayışı aynanı zamanda Gazali’yi orta yola götürmüştür. Onun orta yol ahlâk anlayışı güzel ahlâk, hikmetin kemali, gazap ve şehvet güçlerinin orta yolunu ifade eder. Orta yol ise Allah’ın lütfettiği peygamberlerde ve mücadele ve riyazetle güzel huyları elde edenlerde ortaya çıkar. Ahlâk aynı zamanda eğitim yolu ile de değişebilir. İnsan bir takım faziletleri ancak bu yolla elde eder.


Gazalinin tespit ettiği dört temel fazilet ise; hikmet, şecaat, ilim ve adalettir. Kısaca anlatmak gerekirse tevazu; Allah-u Teala’nın ahlâkıyla ahlâklanmış kişinin sıfatıdır. Hatta Cenab-ı Allah tarafından insana bahşedilen ahiret nimetleri de bu eylemlerin sonucundan ziyade Allah’ın bir lütfu olarak değerlendirilmelidir. Aklı yükümlülüğün kaynağı olarak görmeyen düşünürümüz bunu iki sebeple temellendirmektedir;

1- Değerleri mutlaklaştırma zorunluluğu: Eğer ahlâki değerler insanüstü bir otoriteye dayandırılmazsa mutlak olma niteliğini kaybeder. Zira genellikle egoist tabiata sahip olan insanlar, kendilerinin ve başkalarının eylemlerini öncelikle kendi yararları açısından değerlendirirler. Bu durumda ahlâki eylemden beklenen fayda izafi ve öznel olduğundan değerlerde dolayısıyla öznelleşmiş olur.


2- Otorite zorunluluğu: Yükümlülüklerin arkasında insanüstü bir otoritenin kabul edilmemesi durumunda bir otorite boşluğu ve hüküm anarşisi doğar. Çünkü hüküm yetkisi aşkın bir otoriteye bağlanmazsa insanların birinin diğerine göre daha fazla üstün olmamasından ötürü her insan bir başkasına görev yüklemesi olağandışı değildir. Bu durum bir karmaşayı beraberinde getirir. Gazali ahlâki eylemler neticesinde ortaya çıkan bir takım erdemlere de değinmiştir. Gazali erdemleri sınıflandırırken dörde ayırmaktadır ve şu şekilde sıralamıştır:
(1) İlim kuvveti.  (2) Gazap kuvveti  (3) Şehvet kuvveti  (4) Adalet kuvveti  (Kazanç, 2007 .s. 157, 158, 159).


İlim kuvveti: Bundan hikmet doğar ona göre hikmet ise “güzel ahlakın başıdır”. Ona göre insanın esas amacı din ve akılla birlikte şehvet ve gazap kuvvetini kontrol altında tutmaktır. Adalet kavramı zaten aklın işaret ettiği şeyi yerine getiren güçtür. Düşünürümüze göre eğer bu dört özellik bir insanda mevcutsa o insan da güzel ahlâkta mevcuttur. Gazali’nin daha önce belirtmiş olduğumuz ahlâk konusundaki sentezci ve orta yol ilkesi bu kuvvetlerin hikmete uygun olması noktasında esastır. Gazali ahlâki eylemleri değerlendirirken ahlâki yükümlülüğün dışında hayır ve şer, mutluluk unsurlarını da ele almıştır. İster hayır-şer, ister iyi-kötü kullanılsın tüm bu kavramlar ahlâki fiillerin ve ahlâki amaçların bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle bu kavramları ele alırken göz önünde bulundurulması gereken nokta ahlâki değerlerdir. Düşünürümüz bu nokta da dinden bağımsız bir ahlâkın olamayacağını her fırsatta belirterek, buna bağlı olarak ahlâki değerlerin ve fiillerin değişmez nitelikte olmadıklarını vurgulamaktadır. Çünkü yalan söylemek özünde kötü ve günah olduğu halde, bir zalime karşı peygamberi koruma maksadıyla gerçekleştirilirse kötü olarak değerlendirilmeyebilir.


Gazali değerlerin mutlaklığını açıklarken insanın faydacı ve egoist eğilimlerinden yola çıkmaktadır. Ona göre insanın tabiatından gelen bencillik, çocukluktan beri sürekli insanoğluna yapılan telkinler, kimilerine duyulan sempati duygusu ahlâki değerleri mutlaklaştırmaya götüren etkenlerdir. Gazali’ ye göre insan ahlâki buyruğu buyruk olduğu için yerine getirir ve bu manada erdemlidir. Aynı zamanda ahlaki fiil bir amaca yönelik olmalıdır, çünkü amacın en iyi, dini ve ahlâki ilkelerle bağdaşacak nitelikte olmasını ister.


Bu niteliklerin arasında mutlulukta bulunmaktadır. Mutluluğu çeşitli boyutlarıyla ele almıştır. Mutluluğu insanın temel gayesi olarak ele almış ve mutluluğun unsurları olarak fayda, lezzet ve güzelliği bir arada düşünmüştür. İyi ahlâk sahibi olmanın yolları şunlardır: (a) İlahi bir lütuf olmak üzere, bazı insanlar, doğuştan iyi huyludurlar. Peygamberler böyledirler. Doğuştan ve tabiattan gelen bazı güzel huylar, çalışılarak da kazanılabilir. Bazıları doğuştan cömerttir, bazıları çalışa çabalaya cömertliği huy edinebilir. (b) Sıkı bir idman ve disiplinle, iyi huylar ve güzel ahlâk edinmek mümkündür. İnsan cimri ise bunun kötülüğünü, cömert olmak gerektiğini düşünerek kendini cömertliğe zorlar, nefsine ağır gelse de sevdiği malları infak etmeye çabalar. Bunu zoraki bir şekilde yapa yapa gönüllü olarak yapma, daha sonra da zevkle yapma aşamasına ulaşır. Böylece cömertlik onun huyu haline gelir. Kibirli bir kişinin, mütevazı olmasının yolu da budur.


Ahlâki davranış ve tutumların zamana ve şartlara göre değiştiğini, kötü olan bir davranışın şartlara göre nasıl mubah olduğunu şu örnekle anlayabiliriz. “Gazali, yalan söylemenin, bazen mübah, bazen vacip/farz olabileceğini söyler  (İhya, III, 134). “Hz. Peygamber, “İki kişinin arasını bulan, yalan da söylese yalancı değildir”, buyuruyor  (Tirmizi, Birr, 26, Ebu Davud, Edeb, 50; Buhari, Sulh, 2; Müslim, Birr, 101). Kavga eden iki kişiyi barıştırmak ve dargın karı-kocanın arasını bulmak için yalana cevaz verilmiştir  (Tirmizi, Birr, 26). Şeyh Sa’di; “Ortalığı yatıştıran yalan, fitne çıkaran doğrudan iyidir” der. İşte doğruluk böylece yalanla sınırlanıyor. Sonuçta, mutlak ve kat’i bir ilke olmaktan, bir bakıma çıkıyor, nispi ve izafi bir ahlâk ilkesi haline geliyor. İlke olarak haram olan adam öldürme  (cihad) ve başkasının malını zorla elinden alma  (ganimet), savaş halinde caiz, hatta sevap oluyor.


Bütün ahlâk ilkelerinde bu tür hususları görmek mümkündür. Yüce Allah’ın sıfatları bile böyledir. O rahman ve rahimdir. Rahmet ve merhamet sahibidir; ama aynı zamanda azap ve gazap eder.”


Gazali insanların birbirlerini ahlâk konusunda yargılamamalarını işlemiştir. Gazali şöyle demektedir: “Günahkârın cifeden daha pis koktuğunu ve pisliğin başkasını temizlemeyeceğini bilmiyor musun? Böyle iken sen, pis pis koktuğun halde başkasını temizlemeğe nasıl cesaret edersin.” Bir başka yazısında da: “Yazık sana rezaletlerle yoğrulup dururken, insanlara faziletleri nasıl emredersin.”


Buradan anlaşıldığı gibi Gazali ahlâk konusunda kimsenin bir başkasını eleştirmemesi gerektiğini, kişinin önce kendini sorgulamasını ve kendinde olmayan ahlâki değerleri başkalarında aramaması gerektiğini açıkça ifade etmektedir. Ahlâki davranış ve değerlerin zaman ve şartlara göre değişebileceğini belirtmiştir. İnsanın doğuştan iyi huylu olabileceği gibi iyiliğin zamanla da kazanılabilecek bir erdem olduğunu savunmuştur. Gazali din odaklı düşünerek Eş’arilerin görüşlerini savunmuştur.


Sonuç

Çalışmamızda ele aldığımız Gazali öncesi İslam düşüncesinde ve Gazali dönemi İslam düşüncesinde ki ahlâki görüşlerin benzer ve farklı yanlarını ortaya koyarak, geçmiş ve günümüzdeki İslam toplumlarının ahlâk kavramının şekillenmesinde nelerin ve hangi görüşlerin etkili olduğunu tespit etmeye çalıştık. Gazali öncesi İslam düşüncesine baktığımızda iyi ve kötünün kaynağının genel olarak Allahın emir ve yasaklarına dayanıp dayanmadığına göre şekillendirildiğini gördük. Bu düşüncelerde bir şeyin özünde mi iyi olduğu yoksa insana yarar sağladığı için mi iyi olduğu konularında mezhepsel görüşlerin önem kazandığı ortaya çıktı.


Bu konularda Maturidiler ile Mu’tezililer bir şeyin özünde iyi ya da özünde kötü olduğu fikrini benimserken; Eş’ariler bunun tam aksi bir görüşü savunmuşlar yani, bir şey özünde iyi ya da özünde kötü değildir; Allah öyle istediği için iyi ya da kötüdür görüşüne inanmışlardır. Maturidi ve Mu’tezili mezhebinin ahlâk konusunda daha nesnelci olduğunu söyleyebiliriz. Maturidi ve Mu’tezililer din gönderilmese bile Allahın insana verdiği kudret ve irade ile iyi-kötü, doğru-yanlış ayrımını yapabilecek bir yaradılışta olduğunu savunurlar. Eş’ariler ise iyi-kötü, doğru-yanlış gibi değerleri Allah isterse tersine çevirir ve bugün iyi olan yarın kötü olabilir görüşünü savunurlar.


Selefiyyeler de tamamen nakil yoluyla olan bilginin değiştirilemez ve yorumlanamaz olduğu görüşüne göre hareket etmişlerdir. Onlara göre neyin iyi neyin kötü olduğunu sorgulamaya kalkışırsak Allahın fiillerini ve buyruklarını değerlendirmiş oluruz ki bu insanı küfre götürür.


Bugün İslam dünyasının içinde bulunduğu durum ile bu dini yaklaşımlar arasında bir bağ kurmak mümkündür. Selefiyyeler’in ve Eş’ariler’in neden sonuç ilişkisine karşı çıkmaları ve her şeyin keramet sahibi ermişlerle çözüme kavuşturulabileceği inancının yaygınlaşmasında etkili olmuştur. Bu gibi inançlara olan yaygınlıkların artması şeyhlere ait yatır olarak bilinen bazı kutsal mekânları ibadet yerleri haline getirmiştir. Bu gibi yerler Müslümanların dertlerine çare aradıkları yerler haline gelmişlerdir. Bu dini yaklaşımların etkisi nispetinde; İslam dünyası kayıtsız şartsız her şeye rıza gösteren, boyun eğen ve kaderine teslim olmuş bir şekle bürünmüştür.


KAYNAKLAR


Baktır, Mehmet. 2004. “Mütekaddimun selefiyye ve metod anlayışı” Cumhuriyet üniversitesi ilahiyat fakültesi dergisi cilt: VIII/2, Sivas.

Dikmen, Mehmet. 2008. 1001 Hadis, İstanbul, Cihan yayınları.

Gazali.2007. Ahlak Kitabı, (Çev: ) İstanbul, İlke Yayıncılık.

Gündüz, Mustafa. 2005. Ahlak Sosyolojisi, Ankara, Anı Yayıncılık.

Kazanç, Fethi Kerim. 2007. Gazali öncesi ehl-i sünnet kelamında ahlak düşüncesi, (Çev: ) Ankara, Ankara Okulu Yayınları.

Özgen, Kasım Mehmet. 1997. Farabi’de mutluluk ve ahlak ilişkisi, İnsan Yayınları.

Tusi, Nasiruddin. Ahlak-ı nasıri, (Çev: ) İstanbul, Litera Yayıncılık, 2007

http://www.wikipedia.org




UYARI: Bu yazının tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilse dahi yazının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz, başka internet sayfalarında bütün halinde yayınlanamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan başlığa aktif link verilerek kullanılabilir.
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Designed by Dizaynom