headerimage
Evren, Allah, Evrim ve İslam - 3 Yazdır E-posta
Okunma Sayısı: 329
Yazar Prof. Dr. Oktay HÜSEYİN (GUSEINOV)   

 

Yazının baş tarafı için tıklayınız


EVREN, ALLAH, EVRİM VE İSLAM-3

 

8. Dini problemleri pek bilmeyen bir fizikçinin ulaşabildiği sonuçlar


1. Temel bilimlerdeki kanunlar deneysel ve gözlemsel olarak defalarca onaylanmıştır. Bunlar tam olarak (yani hata payı sıfıra eşit) doğanın, yani Allah’ın kanunları değiller. Ama onlar hakikat olan Tanrının kanunlarına çok güzel yaklaşmadırlar. Bu nedenle de temel bilimlerin kanunlarından en önemlileri, evren doğduğu zaman oraya Allah tarafından koyulanlardır. Böyle olduğu içindir ki, onlar hiçbir dinle ve özellikle İslam’la çelişkide olamazlar.


Evreni tam bir bütün olarak ve onun içerdiği nesneleri ve onlarda oluşan olayları ve süreçleri temel bilimlere dayanarak öğrenmek için tek bir yolun ne olduğu bilinmektedir. Bunlar deney ve gözlemler yapmak, elde edilen bilgileri incelemek ve genelleştirmektir. Bunlara ve sezgiye dayanarak yeni teoriler kurmaktır. Her hangi bilim dalındaki yeni teoriler eskileri kapsamalıdır, bilinen deneyleri ve gözlemleri anlatmalıdır, bilinmeyen ve daha sonralar deneylerle (gözlemlerle) onaylanan yenilikleri öngörmelidir. Bu teorilerin temelini oluşturan kanunlar matematiksel ifadelerle verilmelidirler. Doğanın kanunları böyle şekilde yansıtılmasalar onların bilim ve yeni teknolojiler üretimi için pek bir faydası olmaz.


Fiziğin, kimyanın ve biyolojinin kanunları tam olarak doğanın, başka deyişle Tanrının kanunları değildirler. Bilim geliştikçe, deneylerin hataları azaldıkça ve çok derin ve geniş düşünce kapasitesinde olan bilim adamları yetiştikçe bu kanunların yerlerine daha kapsamlıları ve doğanın kanunlarını daha iyi şekilde yansıtanları gelir. Örneğin Newton’un kanunları yerine Einstein’ın kanunları geldiği gibi.


Düşünen herkesi ilgilendiren birçok kimse böyle soruya cevap aramıştır. Ku’ran doğaya (Evrene) bağlı bilgilere işaret ediyorsa neden Ku’ran’ı devamlı okuyan Müslümanlar bilim ve yeni teknoloji üretimine çok az katkıda bulunmuşlardır? Örneğin 1.5 milyar Müslüman 12-14 milyon Yahudilerden yaklaşık 100 kere daha az. Şimdi anlaşılıyor ki bunun nedeni Ku’ran’ın genelde düşünüldüğü gibi yalnızca dünyadaki tek kitap değil, evrende ve daha da ötesi, evrenlerin hepsinde her zaman, zamanların temposundan bağımsız olarak tek kitaptır. Orada Allah’ın bütün evrenler için geçerli, yani ortak olan en temel doğa kanunlarına, olaylara ve süreçlere işaret ediliyor. Bu işaretleri doğru şekilde yorumlamak için çok derin ve kapsamlı temel bilimler düşüncesi gerekir. Bizlerde ise böyle düşüncenin oluşması için yüzyıllardır ortam oluşamıyor. Bunun ikinci nedeni de gelişmemiş ülkelerin insanlarının Ku’ran’da olduğu gibi doğaya bağlı ciddi yazıları düşünerek okuya bilmemekte di


Biliyoruz ki, Nobel ödülü almış tek Müslüman ve fizikçi Abdus Salam dışında Ku’ran’ı detaylı inceleyen Müslümanlar iyi temel bilimci değildirler. Bu nedenle de Ku’ran’ı inceleyerek Allah’ı ve İslam’ı güzel şekilde tanıtan büyük din bilimcilerimiz ile birlikte iyi temel bilicilerimizin çalışmaları gerekmektedir. Yalnız bu durumda Ku’ran’da ki doğaya ve evrenlere bağlı işaretler kısman doğru olarak yorumlanırlar ve sonuçta Müslümanlar da gereken katkıyı doğa bilimlerine ve yeni teknolojiler üretimine yapabilirler. Ama bunun için aynı zamanda bizlerin Peygamberimizin tesviyelerine önem vererek, kaliteli eğitimin ve bilimin ne olduğunu anlamamız ve bu yönde ciddi çalışmalar yapmamız gerekir.


2. Şimdiki fiziğe göre her bir evrenin belirli bir yaşı vardır ve hepsinin içinde zaman-mekân kavramı geçerlidir. Allah için yaş kavramı geçerli olmadığından ve onun bulunduğu bölgede zaman ve mekândan münezzeh (uzak)  geçerli olduğundan o genelde evrenler arasında bulunuyor, evrenler üretiyor ve her bir everen için, sanki ayrı ayrılıkta mutlak şekilde geçerli olan kanunlar üretiyor olduğunu düşünebiliriz. Temel bilimlerden bildiğimiz en önemli kanunlar (özellikle fizik kanunları) Tanrının kanunlarına çok iyi yaklaşımlardırlar. Bu kanunlarda fizikçiler hiçbir istisnalar bulmamışlar ve bulamazlar da. Ama Allah kendi kanunlarını istediği kader bozar, çok sayıda istisnalar yapar ve mucizeler yaratır.  Kanun üretenler ve kanun emirleri bile kendi ürettikleri kanunları istedikleri zaman bozabildiklerini medyadan hep duyuyoruz.


Eğer evrenler hepsi bizim evren gibi sonsuz sıcak, sonsuz küçük durumdan başlayarak doğarlar ise, yani kozmolojiden bildiğimiz gibi, genelde Allah’ın onların dışında olduğunu düşünmek zorundayız. Her hangi bir evren başka bir evrenin içinde doğmamış ise, bu evrenin dışında ne uzay, ne de zaman vardır. Orada uzay ve zaman dışı bir ebedilik, Allah ve onun varlığını anlatan İslam’ın olduğunu düşünebiliriz. Böyle olduğundan da Allah’a bir Evren, uzay ve zaman dışı varlık olarak bakmamız gerekir. Evrenleri üreten ve onların evrimlerini değişmez kanunlarla belirleyen bir varlık gibi. O mükemmel ve ebedi kanunlar oluşturmuş işe (3. bölümde verdiğimiz örnekler gibi) ve Allahın işlerine karşı koyan bir küvette yok ise, ayrı ayrı evrenlerin evrimlerine pek karışmayabilir. Burada çok ve belki de sonsuz sayıda evrenlerden konuşmamız gerekir. Çünkü son gözlemler enflasyon modellerinin daha doğru olduğunu gösteriyorlar. Bu yeni modellerde de vakumdaki fuluktasyonlar (sapmalar) evrenlerin oluşumuna yol açmaktadır.


3. Yazılanlara göre Hz. Adem cennette yaşamış ve ömrü 130 yıl olmuştur. Bilindiği gibi Peygamberimiz “Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler. Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü'l-müntehâ'ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra her gün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret etti.


Yine nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne gidip geliyorlar. Cennette, Cennet ehli mü'minler, Cennet bahçelerine kısa bir zamanda çıkabiliyorlar.”


Gökün bu katlarında zaman ve mekân kavramlarının geçerli olduğunu ve zaman ölçeklerinin Dünyanın hareketine bağlı olduğunu görüyoruz ve 7’ci bölümde bunları tartıştık. Diğer yandan gök kavramı Dünyanın atmosferine bağlı olduğunu biliyoruz. Bunlarda gök’ün katlarının, cennet ve cehennemin Dünyada olduğunu destekliyor. Kâinatın bittiği yerden Nil ve Fırat’ın görünmesi de Kâinatın Dünya ve onun sonunun atmosferin sonu olduğunu gösteriyor.


Evrende sonsuz sayıda düşünen canlılara mekân olan sonsuz sayıda gezegenin olmasına bilim adamları inanıyorlar, çünkü bunu destekleyen gözlemler vardır. Her gezegene hiç olmazsa bir Allah elçisi gitse idi, yalnız bizim evrendeki Peygamber sayısı sonsuz olurdu. Ama bunlardan hiçbirinin gök’ün katlarında olmadığı da, bu mekânın Dünyada olduğuna bir kanıttır.


Dünyadan fırlatılan uzay araçlarının yakın bölgedeki hedeflere gitmesi için çok duyarlı çalışan cihazların gerekli olduğunu biliyoruz. Yukarıda da ruhin bile (birkaç gram kütlesi olan bir şeyin değil) uzak bir hedefe ulaşmasının imkânsız kader zor olduğunu tartıştık.


Bunların hepsini göz önüne alarak gök’ün katlarının, cennet ve cehennemin ve oraların sakinlerinin ve görevlilerinin hepsinin Dünyanın genel çekim alanında olmasını değebiliriz. Böylece bunların, bilime malum olmayan fiziksel alanlardan ve temel parçacıklardan oluşmamasına rağmen, gravitasyon etkileşmesinde iştirak etmesine inandırıcı kanıtların olduğunu deyebiliriz.


Cennet Dünya atmosferinin aşağı katlarında, cehennem ise atmosferin en üst katlarında yerleşe bilirler. Ama bu fikrin güvenli olduğunu anlamak için atmosfer hakkında bilgileri hatırlatmak gerekir. Dünyanın atmosferindeki ortamın durumunu, en üst katmanlarından başlayarak hatırlatalım.  İyonosfer adlanan bölgedeki yükseklik,  h > 80 km,   basınç P < 10 -5   atmosfer basıncı ve  sıcaklık T ~ 12000 K olur. İyonosfere bazen termosfer de denir. Burada elektronların, protonların ve hidrojen atomlarının baskın olduklarını görmüş oluruz.  Diğer elementler ise ve özellikle moleküller hidrojenden çok daha azdırlar.   Mezosfer bölgesinde,  yükseklik 40 < h < 60 km,   basınç 10 -5 < P < 3 10 -3  atmosfer ve  sıcaklık  300 < T < 500 K  aralıklardadırlar.  Stratosfer adlanan bölgede,  yükseklik 15 < h < 40 km,  basınç  3 10 -3 < P < 10 -1 atmosfer ve sıcaklık   yaklaşık 200 K  kadardır ler. Böyle yüksekliklerde, Ekvator bölgesi üstünde,   sıcaklık kutup bölgeler üzerindekinden yaklaşık 20 derece azdır ve bu da manyetik kutuplardaki süreçlerin sonucudur. Görüyoruz ki stratosfer çok soğuktur, yaklaşık Dünyanın kutupları gibi, bu nedenle de burada ne cennet, ne de cehennem bulunamazlar. Troposfer adlanan bölgede yükseklik  h < 15 km , (kutup  bölgeleri için  h < 11  km  ve  ekvator bölgesi için  h < 17  km kabul edilmiştir),  basınç  P > 10 -1 atmosfer ve sıcaklık  200 < T < 330 K kaderdirler.   En sıcak olan yer İran çölleri,  580 C kader ve en soğuk yer Antarktika’dadır,  - 870 C kadar.


Doğal olarak Troposferde cennete benzer yerler bulmak kolaydır. Cehennem için uygun bölge ise İyonosfer ve Mezosfer olabilir. Bu durumda cennete giden ruh yerdeki güzelliklerin içinde büyük olasılıklarla bulunur, cehenneme giden ruh ise birkaç 1000 C dan fazla olan bölgede bulunmak zorunda kalır. Böyle büyük yüksekliklerde bulunan ruhun insanlara yapacağı etkinliği de kayıp olabilir. Ama yeryüzüne yakın bölgede (cennette) bulunan ruhun insan düşüncesi ile etkileşme olasılığı kayıp olmuyor. Bu ruhlar yeni kuşak insanların düşünceleri ile etkileşe bilir ve belki de aktif varlıklarını da devam ediyorlar.  Böylece her bir yaşam koşulları olan gezegenin çevresinde cennet ve cehennemler olması fikri bilim ile hiç çelişkide değil. Aynı zamanda ruhların cennete ve cehenneme ulaşmaları için yukarıda tartıştığımız zorluklarda genelde ortadan kalkmış oluyor.


4. Birçok insanlar uzaylıları gördüklerine güvenirler. Doğal olarak bu kişiler içinde ruhen sağlamlarının sözlerine kulak vermek gerekir. Bilimsel açıdan (fizik ve biyoloji) şimdiki zaman üzerinde bizim seviyede gelişmiş canlıları barındıran en yakın gezegen büyük olasılıkla 3-5 kpc, yani 1017 km mesafemizde olabilir. Düşünen canlının ölmeden gezeğeninden ayrıla bilmesi için onun kazandığı hızın sanki 30 km/s aşmaması gerekir. (Sağlam insanlar 3 kere daha küçük hız kazanmağa dayana biliyorlar.) Böyle büyük hızı kazanmış uzay gemisinin bize ulaşması için 3 1015 saniye veya 100 milyon yıl gerekir. Böyle uzun zaman içinde uzayda kozmik ışımaların ve tozun etkisinde olan hiçbir malzeme (metal veya organik) delik delik olmamış kalamaz. Diğer yandan oradan uçarak ve bizi hedef seçerek (zaten seçmek imkanı hiç yoktur) Dünyaya ulaşması olasılığı, kesin nişancının bir tüfekle 3 km uzaklıktaki pireni vurmaktan çok çok azdır.  Böyle olduğundan görünen uzaylılar gök’ün katlarında kendilerine mesken bulan melek ve ya insandan başkaları değiller.


5. Okuduğum yazılarda Tanrının yakın çevresinde hiçbir diğer gezegenlerden gelmiş Peygamberlerin bulunduğundan yazılmamasından, hiçbir evrende Peygamberimiz gibi Tanrı tarafında sevilen ve yücelmiş birisinin olmamasının göstergesidir. Belki de bu aynı zamanda hiçbir diğer gezegendeki toplumlarda (ister evrenimizde isterse de diğer evrenlerde) bizim İslam dinimiz gibi mükemmel dinin olmamasına bir kanıttır. Gerçekten, biliyoruz ki İslam dini Muhammet Peygamberden önce yerde de şimdiki gibi mükemmel durumda değildi.


6. Allah kendisine ve İslam’a bağlı bilgilerin ulaşmadığı bir kuluna, suçlu olmasına rağmen ceza vermediğini biliyoruz. Örneğin çocukların ve akil hastası olanların cennete gidecekleri sayılır. Bu nedenle de Hinduizm ve Budizm mensupları (Hindistan, Cin ve onların çevresinde yaşayanların) cennet, cehennem ve mezardaki olaylar ile hiçbir ilişkileri olmasın gerek. Musevilik ve Hıristiyanlık de Allah’ı tam olarak doğru şekilde anlatmıyor. Bu nedenle de bu dinlerin mensupları öldükten sonra ne en büyük mutlulukları, ne de en büyük cezaları göremedikleri bir gerçek olsa gerek. Örneğin Lenin’in cesedi 85 yılda hiç rahatsızlığa uğramadı. Mezardan çıkarılan çok sayıda Müslüman olmayanların cesetlerinin tıbbi muayeneleri de, mezarda işkence yapılması izine rast gelmemişlerdir. Belki buna göre de, dine bağlı yazıları Müslümanlar çok fazla yazıyorlar ve insanları Allah ve ölümden sonraki zulümleri anlatarak mutlak gerçekleri bizlere ulaştırırlar.


7. Doğal olarak doğru sonuçlara ulaşmamız ve elde ettiğimiz bilgilerin gerçek olmasına emin olmak için Ku’ran’ı iyi bilen din bilimcilerimizin, iyi temel bilimcilerimiz ile müşterek çalışması gerekir. Diğer yandan hiç olmazsa Müslümanların görsel olarak yaptıkları buluşları Hıristiyanların adlarına yazılmasını engellemek gerekir. Alıntılar aldığımız yazıdan görüyoruz ki (bölüm 7): “Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü.” Bir fizikçi mantığına göre gök’ün yüksek katlarından Fırat nehrini gören birisinin Amerika, Avustralya ve Antarktika’nı, Dünyanın buzlu kutuplarını, okyanusları, en yüksek dağları, büyük nehirleri de görmesi beklenilir. İsa Peygamber yere bir daha dönmediğinden insanlara gördüklerini söylememiştir. Ama Peygamberlerin en önemlisi, en akıllısı olan Muhammed Peygamber dönmüştür. Ama onun nasıl bir şartlarda göklere yükseldiğini kesin şekilde bilseydik, belki de onun neleri görebileceklerini de tartışa bilirdik.


Her hangi bir peygamber bile diğer bütün insanlardan çok daha akıllı olmuşlardır. Hatırlayalım ki, Gemi kaptanı olan ve okyanusları inceleyen Magellan Avustralya kıtası yakınlarında gök’e bakarak en yakın galaksileri görebilmiştir bile. Neden büyük coğrafi buluşlar hep Hıristiyanların adlarına yazılıyor. Aynen Dünyanın küre şekilde olması, Ayın Dünyanın uydusu ve onun üzerinde dağların ve yamaçların olması, Gezegenlerin Güneş çevresinde dönmesi ve diğer en önemli astronomi buluşlar. Belki de Tanrı doğaya bağlı bilgilere ulaşmağı zahmet karşılığı olarak bilim adamlarına bırakmıştır. Bu bilgileri araştırıp bulmak Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığına düşmektedir.


Genelde Müslümanlar (özellikle eğitim seviyesi düşük olanlar) bilimde bilinenlerin ve teknolojide elde edilenlerin genelde hepsine Kur’an’da işaret edildiğine inanıyorlar. Bu çok yanlış ve ciddi olmayan bir yaklaşım olmalıdır. Bilimde bilinen her şeyin Kur’an’da bir kısa cümle ile işaret edilse idi, onun hacmi hiç olmasa yüz kere daha fazla olurdu. Diğer yandan Kur’an dünyadaki kutsal kitaplar içinde en ciddisi olduğundan orada doğa bilimlerinin en temel kanunlarına, olaylarına ve süreçlerine işaret edilmesini kabul etmek gerekir. Ne yazık ki bir sürü lise fiziğini bile iyi bilmeyen insanlar kendilerinin pek anlamadıkları kavram, olay ve süreçlere kutsal kitabımızda işaretler bulurlar ve farklı dergilerde bunları yayımlıyorlar. O ise Üniversite ve lise fiziğinde öğretilenler en temel fizik olmadığından ve tam olarak gerçekleri yansıtmadıklarından kuran gibi çitti kitapta yer almakları inandırıcı olmasın gerek.


Kur’an’da da işaret edilenler genel çekim kanunu gibi en önemli kanunlardır, şimdiye kadar bilinenler ve gelecekte bulunacaklar veya hiç bulunamayacaklar. Örneğin; temel parçacıkların yüklerinin korunma kanunu; ayrıca düz uzayda meydana gelen süreçlerde enerji-momentumun ve açısal momentin kesin şekilde korunması; kapalı sistemlerde entropinin maksimum değere doğru gitmesi; denge durumunda enerjinin her zaman minimum değere ulaşması prensibi, en küçük etki ve belirsizlik prensipleri gibi bütün evrende geçerli olan kanun ve prensipler.


Biz Türklerde bilime ve yeni teknolojiler üretimine pratik olarak katkıda bulunmasak da, dergileri ve bilgisayar ortamını lise fiziği seviyesinde yanlış fikirler içeren dini makalelerle doldururuz. Türkiye’de Arapça veya Türkçeyi çok iyi bilen din bilimcilerimiz vardır. Diyanet İşleri Başkanlığı bunlarla ortak çalışmalara iyi temel bilimcilerimizi bir araya getirerek çok önemli problemler çözebilirdi. Örneğin evrenlerin doğduğu anlarda çok önemli olan ve evrenler için ortak görünen:

1. Temel etkileşmelerin birleşik teorileri;

2. Protonun bozulması;

3. Manyetik monopol;

4. Vakumda faz geçişleri ve fiziksel olaylar;

5. Sicimler;

6. Evrenin ve evrenlerin doğuşu.


Sadece bir gezegen olan Dünyanın bile farklı yerlerinde farklı bitkiler ve hayvan türleri olduğundan ve farklı düşünce seviyesinde insanlar yaşadıklarından, farklı kutsal kitaplar mı olmalı yani? Ku’ran Tanrını ve İslami anlattığı için, yalnız bir evren değil, farklı evrenler için geçerli olan, yani en temel kanunlara, olaylara ve süreçlere işaret eden kitaptır. Bu nedenle de Doğaya bağlı olan Ku’ran’da ki işaretleri, yalnız ve yalnız büyük bilim insanları doğru şekilde yorumlaya bilirler. Böylece Ku’ran’da, Allah ve İslam gibi tek bir kitap olmalıdır. Tek bir Kur’an bütün farklı özellikler taşıyan evrenlerdeki, düşüncesi gelişmiş, varlıklar için yeterli olur. Bu şekilde mantık yürütüldüğünde, neden Ku’ran gibi en kutsal kitapta doğanın kanunları kesin şekilde anlatılmıyor ve neden kanunlar matematik formüller şekilde verilmediği de anlaşılmış oluyor.


Düşünen herkesi ilgilendiren bu soruya birçok kimse cevap aramış olmalı. Ku’ran doğaya (evrene) bağlı bilgilere işaret ediyorsa neden Ku’ran’ı devamlı okuyan Müslümanlar bilim ve yeni teknoloji üretimine çok az katkıda bulunmuşlardır? Örneğin 1.5 milyar Müslüman 12-14 milyon Yahudilerden yaklaşık 100 kere daha az. Şimdi anlaşılıyor ki bunun nedeni Ku’ran’ın genelde düşünüldüğü gibi yalnızca dünyadaki tek kitap değil, evrende ve daha da ötesi, evrenlerin hepsinde her zaman, zamanların temposundan bağımsız olarak tek kitaptır. Orada Allah’ın bütün evrenler için geçerli, yani ortak olan en temel doğa kanunlarına, olaylara ve süreçlere işaret ediliyor. Bu işaretleri doğru şekilde yorumlamak için çok derin ve kapsamlı temel bilimler düşüncesi gerekir. Bizlerde ise böyle düşüncenin oluşması için yüzyıllardır ortam oluşamıyor. Durumun böyle olmasının da din ile hiçbir bağlantısı yoktur.


Evrenlerdeki madde ve alanlar, nesneler, temel parçacıklar, atom ve moleküller, etkileşme türleri, canlılar ve onların yapıları farklı olabilir. Acaba madde ve fiziksel alanlarla etkileşmeyen ve şimdiki bilimler dışında kalan ruhlar farklılar mı? Ruhların hasta ve sağlam olduğunu ve düşünce seviyesi ile bağlı olduğunu sanki her kes kabul ediyor. Çoğu zaman diyorlar ki sağlam vücutta sağlam ruh olur. Bu doğrudur, ama makro dünyada bir şeyin tam olarak gerçek olması için (klasik fizikteki gibi) istisnalar olamazlar. Ama örneğin Hawkınng Stephen (1942- ) yaklaşık 50 yıldır çok hasta olmağına rağmen inanılmaz sağlam ruhlu insandır. Bu çok sağlam ruhlu, sağlam düşünceli insan, varlığı ve yarattıkları ile sanki gerçektende ruhun vücuttan bakımsız olarak varlığını göstermektedir. Diğer yandan her bir canlının doğup, yaşayıp ve öldüğünü biliyoruz. Ama onların öldükleri zaman, insanlar dışında, vücutlarından bir ruh çıktığından konuşmuyoruz. Böyle yaklaşımda ruhu her hangi tür canlıya yaşam verici gibi değil, daha fazla insan düşüncesi ile bağlı olarak kabul etmiş olmaktayız.


Biyoloji açısından insan vücudunun ne malzemesi, ne de boyutları hayvanınkinden pek farklı değildir.  Diğer yandan ne dış güzelliyi, ne çevreye ve kendinden olanlara verdiği zararla insan hayvandan pek farklı değildir. İnsanların düşünce kapasitesi ve derinliği ise, en düşükten başlayarak inanılmaz yüksek gelişmiş seviyelere kadar uzanmaktadır. Yukarıda Einstein in buna bağlı fikri getirilmiştir. Bazı temel bilimleri ile uğraşan insanlar, düşüncesi ve bilimsel buluşları ile bütün insanlara ve çevreye çok büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Böyle insanlar Allahın bütün evren için geçerli olan kanunlarının çoğunu bulmuşlar, onun yaptıklarını herkesten daha iyi öğrenmişler ve ömürlerini tamamen Tanrını tanımağa vermişler. Bu tür bilim adamlarına örnek olarak ilk önce Newton’u ve Einstein’ı göstermek gerekir. Acaba bunların ruhları cennete gitmeği babaanneminkinden daha fazla hak etmiyor mu? Eğer Kuran’da ruha vücuttan ve bilime (Allahın yaptıklarını öğrenerek onu daha iyi tanımağı kolaylaştıran) görsel şeylerden, bütün insanlara hizmet etmeğe, insanın yalnızca kendini düşünmekten daha önemli yer verilirse, o zaman Newton ve Einstein cennete gitmişlerdir diyebiliriz mi? Bilim adamlarımız bu tür sorulara açıklık getirseler iyi olur.


9. Din ile ilgili bazı yazılara ilişkin amatörcesine yorum.


Diyanet İşleri Başkanlığı din ve temel bilim adamlarını bir arada çalıştırsa, geniş kütle için dinimizin anlatılması kolaylaşır ve dinin anlatımında basitlik ve anlaşılmazlıklar azalır. Örneğin Vatan gazetesinin Ağustos ayının sonlarında Prof. Dr. Süleyman Ateşin “İnkârcılar fitne, fesat, kuşku ve huzursuzluk üretir” ve “Işıksız güneş olmaz “(20 08 2008) makaleleri yayımlanmıştır. Bu makalelerden alıntıları anlamağa çalışalım.


“O zaman bu evren, bu harika olaylar kendi kendine mi oldu?”  ”Doğadaki harika düzen tamamen tesadüf eseri mi? Bir yaratan yok mu? Akıl, bu düzenin tesadüf eseri olduğunu kabul etmez”  “İnsan tesadüfen mi yaratılıyor? Öyleyse niçin bütün canlılarda değişmezlik kanunu var?”


Allah’ı anlamak ve ona kalpten inanmak için gerçektende onun yarattıklarını derinden incelemek ve öğrenmek gerekir ve ben yazarın bu fikri ile tamamen razıyım. Ama bunları (Evrende, Galakside, yıldızların içinde ve yıldızlar arası ortamda, yerin üstünde ve altında, suların altına olanları, gezegenlerin yüzeylerinde ve atmosferinde ki ortamı, mikro dünyanı ve fiziksel alanları) inceleyip üze çıkaranların, özellikle süreçleri ve nesneleri ilk anlayanların ve anlatanların %90 Yahudiler ve Avrupa kökenli Hıristiyanlar olmuşlar. Müslümanların bu yönde yaptıkları iş, yani temel bilimlere katkıları, yok derecededir. Çokları durumun böyle olduğunu biliyor, hiç olmazsa belgeselleri ve yeni teknolojileri üretenlerin kimler olduğunu anlamışlar. Doğduğu ve yaşadığı çevredeki gözeliklere bazı kuşlar insanlardan belki de çok değer verirler ve daha çok zevk alırlar. Onların gözleri daha iyi görüyor ve bizden farklı olarak yeryüzünün çok farklı bölgelerini gezip görürler. Yalnız çok daha önemlisi bunlar ve diğer doğaya bağlı konularda gerekli kapsamda ve derinlikte bilimsel çalışmalar yapmaktır. Türkiye de ise temel bilimler alanında kalite ve dünya bilimine katkıdaki gerileme hep devam ediyor. Ezberciliğe dayanan eğitim bilimsel düşünebilen insanların önünü engelliyor. Bu nedenlerle de Allah’ın nasıl bir yaratıcı olduğunu bilmemiz çok zordur.


Diğer yandan doğadaki nizamın ne olduğunu ve nerelerde nasıl olduğunu çok az bilenler hep nizamdan yazarlar. Temel parçacıklar dünyasında nizam mı önemli, yoksa tam tersi olan nizamsızlık? Aynı soru Evrenin içindeki nesneler için de geçerlidir. Saf malzemelerdeki kristal yapılarda ki nizam önemlidir, ama daha da önemlisi bu nizamı gerekli gibi bozabilmektir. Bütün mikro elektronik malzemeler ve onlara dayanan cihazlar (kullandığımız cep telefonları, TV, bilgisayarlar ve diğerleri) bu düzenleri gerekli şekilde insan tarafından bozulmasının sonucudur. Evrenin zenginliği büyük ölçüde nizamsızlıklara bağlı süreçlerin gerçekleşmesindedir. Einstein gibileri bunları bildikleri için onların gözünde Allah çok daha mükemmeldir.


“Niçin insan kâh hayvan, kâh sinek, kâh kuş doğurmuyor da hep insan doğuruyor? Her cins neden kendi türünü koruyor? “  Buradaki soruya biyoloji bilimi güvenli şekilde cevap vermiştir. Birinci cümlede yazar insanların hayvan, kuş ve böcek kendi türünü üretmekte farkının pek olmadığını hatırlatıyor. İnsan doğada düşünme ve bilinçli çalışma dışında da özel durumda olduğundan (benim pek bilmediğim) kâh hayvan, kâh sinek, kâh kuş doğursaydı ortada bir mucize olurdu ve bir daha temel bilim olan biyolojinin ortaya çıkardığı çok önemli kanunun (Tanrının kanununun)  bozulduğunu görürdük.


“Sizden çok çok akıllı insanlar, filozoflar var. İbn Sinalar, Farabiler, İbn Rüşdler, İbn Farıdlar, Gazaliler, İbn Arabiler, Mevlanalar, Yunuslar, Fuzuliler, Şeyh Galibler var. Şimdi siz mi akıllısınız onlar mı? Bakın onlar bin yıldan fazla bir zamandan beri eserleriyle, görüşleriyle insanlara ışık tutuyorlar.”

Yazar bu isimlerin sıralaması ile Müslüman dünyasında orta asırlardan beri büyük durgunluğun olduğunu göstermiştir. O zamandan beri Müslüman sayısı yaklaşık 100 kere artmasına rağmen, yazar çok akıllı birilerini bulup bu sıraya koymamıştır. Ama Avrupalılar Rönesans devrini geçirmişlerdir ve eğitim, bilim, kültür ve ekonomi alanlarda hızla gelişmişlerdir. Diğer yandan, akıllı insanları hatırlatan zaman, Hindistan, Cin, İran ve diğer doğu ve uzak doğunun unutulmaması gerekirdi. Çok eski zamanlardan beri (milattan önceden)  genel kültüre, felsefeye, matematiğe ve mühendisliğe çok daha fazla katkıda bulunan Avrupalılar da unutulmuşlar. Bizlerde büyük felsefeciler değil (doğanın felsefesi konularında hiç değil), çok büyük şairler olmuşlardır. Bugünkü sağlık ve ekonomik durumumuzu ilk önce Avrupa, Yahudi ve Japonya bilim adamlarına borçlu olmamızı da unutmamak gerekir.

”Lamba var ama ışığı yok. Ona lamba denir mi? Güneş var ay var ama ışıkları yok. Onlara güneş ve ay denir mi?”   Evet denir, çünkü lambaların yanması ve sönmesi bize bağlıdır. Her iki durumda o lambadır. Ayın zaten kendi ışığı yoktur. Güneşin önünü Dünya kesen zaman Ayın yansıttığı ışık kayıp oluyor, ama Ay gök cismi olarak kalıyor. Yaklaşık 5 milyar yıldan sonra Güneşte ışık kaynağı olmayacaktır ve bunu öngören yıldız evremi teorisini çok sayıda gözlemler onaylamıştır.


“Tüm doğa olayları, yaratıklar Allah’ın varlığının kanıtıdır.” Ne yazık ki bu nesneleri, olayları ve süreçleri Müslümanlar, Allah kavramını kabul etmeyen doğu ve uzak doğu insanlarından bile kötü biliyorlar. Bilgisayar ortamında Türk dilinde milyonlarca dini yazılar vardır ve çok sayıda dergiler yayımlanmaktadır. Ne yazık ki bu yazıları yazanlar genelde, Allah’ın yarattıkları nesneleri, bunlara bağlı olayları ve süreçleri ve Tanrının doğaya bağlı kanunlarını lise seviyesinde bile bilmiyorlar. Böyle durumda Müslüman olmayan toplumların ne bizlere, neden Allahın en çok önem verdiği dinimize saygılarının olması zorlaşmış olur. Ne yazık ki şimdi çevremizdeki insanların çoğu Allah’ı babaannemden daha iyi şekilde tanımıyorlar. Allah’ı tanımak insanların en önemli vazifesi olduğunu unutmamağımız gerekir.  Bu durumu düzeltmek de Diyanet İşleri Başkanlığına ve Milli Eğitim Bakanlığına düşmektedir.


Şimdi sayın Prof. Dr. Süleyman Ateşin 4 Eylül 2008’de TV programının misafiri olarak anlattıklarından iki önemli yerine değinelim. Önceden onun çok güçlü hafızasının ve din alanında geniş bilgisinin olmasının altını çizmek istiyorum. Ama bu alanda amatör olduğum ve konuşmayı bir fizikçi gibi dinlediğim için fikrimi çeken iki noktaya dönelim. Bunlardan birincisi herkes tarafından sık sık kullanılan bilim sözü ile bağlıdır. Nedense Türkiye’de bilim adamı sözü hem din profesörleri hem de örneğin temel bilimler profesörleri için kullanılmaktadır.


Bilim adamı çalıştığı alana bir yenilikte bulunmalıdır, çalıştığı konularda ve okuduğu fikir ve deneysel verilerde yetersizlikleri aramalıdır, okuduklarına ve duyduklarına şüphe ile yanaşmalıdır. Sadece bilgi üretmek bilim değil. Ne yazık ki gelişmemiş ülkelerde bilime katkıyı doğru şekilde değerlendirmeyi bilmiyorlar ve gerçek bilim adamlarının kimlerin olduklarını karıştırırlar.


Bildiğim kadarıyla din konusundaki öğretim üyelerimizin karşılarında duran mesele Ku’ranı olduğu gibi, kendi ve diğerlerinin fikirlerini katmadan geniş kitleye ulaştırmaktır. İndirilmiş kitabı kuşkulanarak ve yanlışlıklar arayarak okumak olmaz. Bu nedenle de bilim adamı sözü hem din, hem de doğa alanlarında çalışanlar için kullanılması bana yanlış geliyor. Din adamları bilim değil, ilim sözü kullanıyorlar ve sanki bu sözlerin benzer olmasında bir anlam vardır. Gerçek bilim adamları (özellikle gelişmiş ülkelerde) Allah’ı tanımak amacı ile doğadaki nesneleri ve canlıları çok derinden öğrenirler. Bizler Allah’ı tanımak için genelde Ku’ranı kullanıyoruz. Diğer yandan dünya nüfusunun yarısı Allah’ı tanımak arzusunda olmadıklarına rağmen kısmen bilime ve eğitime önem verirler. Özellikle de Japonlar bilim ve teknoloji anlamda çok iyiler. Doğal olarak bu da onların yalnızca bu dünyadaki yaşamlarını iyileştirir.


İkinci konu ise iftar zamanı ile ilgilidir. Profesöre şöyle bir soru sordular. “Dünyanın kutup bölgelerde yarım yıl gecelerin ve yarım yıl gündüzlerin çok uzun olduğundan iftarın açılma zamanı nasıl olmalıdır.” Profesör dedi ki “Mekke’deki zamana uygun iftar açılması uygundur.” (Eğer duyduklarımda bir yanlışlığım varsa özür dilerim.)


Türkiye’de iftar zamanının dakikalarının da kesin şekilde verildiği bilinmektedir. Ama unutmamak gerekir ki yaklaşık bin yıl bundan önce bile zamanın belirlenmesindeki yanlışlık 10 dakikayı aşıyordu ve oruç tutanların iftar zamanını yarım saatten daha dakik bilmekleri zordu. İftar zamanı havanın kararması ile belirlenirdi. Havanın kararması da yalnız gökteki bulutlara değil, dağların yüksekliğine ve yerleşmesine de bağlıdır. Böylece şimdiki iftar zamanı dedelerimizin iftar zamanı ile farklılar. Şimdiki ezan da Avrupalıların buluşlarını kullandığından, eski ezanla aynı değil.


Şimdi dönelim kutup bölgelerinde iftar zamanına. Kutupların yakınlarında iftar zamanı kavramı sanki tamamen anlamını kayıp ediyor, çünkü aylarca süren gündüz yerini aylarca süren gecelere bırakıyor. Diğer yandan saat (zaman ölçümü olarak) kavramı Dünyanın meridyenleri ile bağlı olduğundan iftar zamanını Mekke’ye bağlamak imkânı yoktur.


Acaba neden eğitim ve bilim durumumuz böyledir? Bazıları bunun cevabını Can Dündar’ın verdiği bilgilere bağlı verilerde görüyorlar. Bu nedenle de bilgisayar ortamında yayılmış Can Dündar’ın bazı önemli verilerini hatırlayalım:


“ 2007'de 2.7 katrilyon... Türkiye'de diyanet bütçesi, 22 üniversite bütçesinin toplamı kadar. 1435 kütüphane ve 3852 kuran kursu var. 67 bin okul, 100 bin cami var. ……


Bir ülke, Diyanet'e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor ve bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa, doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi?"


Dünya nüfusunun yaklaşık % 80’i gelişmekte olan ülkelerde yaşamaktadırlar. Diğer yandan gelişmekte olan ülkelerin çok küçük kısmı bile gelecekte gelişmiş ülke olmayacaklar. Bunu anlamak için küresel ısınmanı, enerji ve sentetik malzeme, ekine yararlı topraklar, tatlı su ve nüfuz artışı problemlerini hatırlamak gerekir. Ama gelişmiş ülke olmak için gereken şartları çok engelleyen diğer faktörlerde vardır. Örneğin haksız kazanç elde etmek ve çevresinde kendinden iyilerini bulundurmamak gibi çok yaygın olan negatif faktörler.


İnsanlar şehir yaşamına ve teknolojiler kullanılmasına alışıyorlar. Bunlara, çok daha düşük derecede, az ömürleri olmaklarına rağmen, bazı hayvanlarda alışmışlardır. Ama böyle üstünlükten çok daha önemlisi insanların düşünce gücünü artırmaktır. Bunu da okul ve üniversite sayılarını katlandırmakla olmaz. Eğitimde ve bilimde kaliteyi artırmak gerekir. Bizde ise, çok sayıda gelişmekte olan diğer ülkeler gibi, yaklaşık son 20 yılda kalite devamlı olarak düşüyor. İnsanların kaliteli eğitime ihtiyaçları yok derecededir ama ibadetlerine çoktur. Hatırlatalım ki şimdiki robotlar ve bilgisayarlar insanların % 99’dan daha verimli ve kusursuz çalışırlar. Daha ötesi, insanların hiç yapamayacakları işleri de onlar üstlenirler, hem de hiç suç işlemeden. Bunları göz önüne alarak hükümetler (sağ, sol, dinci olmaktan bağımsız olarak) cami ve din kurslarının sayısını artırırlar. Onların böyle davranışı insanların mutluluklarını düşünmelerinden kaynaklanabilir. Genelde Müslümanların diğer insanlardan daha mutlu olmaları da bunu destekliyor. Keşke eğitim veren,  bilim ve yeni teknoloji üreten kurumlar da, Diyanet İşleri gibi başarılı çalışmaya istekli olsaydılar.



Yazının devamı için lütfen tıklayınız..

 



UYARI: Bu yazının tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilse dahi yazının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz, başka internet sayfalarında bütün halinde yayınlanamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan başlığa aktif link verilerek kullanılabilir.


 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Designed by vonfio.de