| Evren, Allah, Evrim ve İslam - 4 |
|
|
| Yazar Prof. Dr. Oktay HÜSEYİN (GUSEINOV) |
|
Yazının baş tarafı için tıklayınız EVREN, ALLAH, EVRİM VE İSLAM-4
6. Fizik açısından Ruh, Vücut, Düşünce, Madde ve Alan kavramlarına, din açısından amatör fizikçinin bakışı. Her hangi bir konuda tartışma açılırsa, tartışmanın faydası olması için kullandığımız kavramların neler içerdiklerini açık şekilde bilmemiz gerekir. Adeta diyoruz ki İslam bir dindir ve diğer dinlerden farklı olarak barışçıl dindir. Yukarıda bütün evrenleri yaratan ve onların (içindeki cansız ve canlılarla bir yerde) için mutlak şekilde kanunlar koyan tek bir Allahın olduğunu bildiğimizden konuştuk. Allah’ı yansıtan (tanıtan) din de birdir ve bu din İslam’dır. Evrenlerin sayısı hakkında kesin bilgilerimiz de yoktur. Ama her bir evrende sonsuz sayıda gelişmiş yaşam için uygun olan gezegenler var olduğunu ve her bir gezegende, yaklaşık olarak her bir 10 milyon yılda bir kere, düşünce açısından gelişmiş canlıların yaşamasına imkân oluştuğunu büyük olasılıkla kabul edebiliriz. Diğer yandan kesin olarak biliyoruz ki, bütün bu sonsuz kadar toplumlara indirilen kitaplar içinde, gerçekleri ulaştırmak için en yararlı olanı Ku’ran’dır ve evrenlerdeki toplumların tek gerçek kutsal kitabıdır. Doğal olarak sonsuz sayıda farklı evrenlerde ve gezegenlerde, Tanrının, onu yansıtan (tanıtan) dinin ve kutsal kitabının adları farklı ola bilir, ama kavram olarak aynıdırlar. Bu sonsuz sayıda evrenlerde ve gezegenlerde farklı zamanlarda yaşayan farklı şekilde olan yaratıkların Arapçayı nasıl bildikleri, kuranı okudukları ve ibadetlerini nasıl gerçekleştirdiklerine ilişkili bende hiçbir fikir yoktur. Allah’ın kendisini tanıtmak için dünyanın bile çok küçük bölgesini ve Arapçayı seçtiğini anlamış değilim. Belki de sonsuz sayıda olan farklı canlıların onu tanıması için peygamberler göndermek ve kutsal kitaplar indirmek istememiştir. Bu sonsuz sayıda evrenlerde, gezegenlerde farklı zamanlarda yaşayanların doğanı inceleyerek, Allahın kanunlarına ulaşarak onu tanımalarını istemişti. Örneğin Einstein in onu tanıdığı gibi. Doğal olarak böyle toplumlar sonuçta tek Allahın olması fikrine gelecekler ve İslam dinini kabul edecekler. Ama ibadetlerini Arapçamı yapacaklarını şimdi demek zordur. Gerçekte bütün evrenleri yaratan tek Allah olduğu için, Tanrını doğru şekilde tanıtan farklı dinlerin olması imkânsızdır. Ama buna rağmen, dünyadaki örneklere dayanarak, Allah’ı doğru şekilde tanıtamayan sonsuz sayıda farklı inançların olmasına sanki inanmak zorumdayız. Ç:inlilerin, Hindistanlıların ve onların komşularındaki milletlerin (dünya nüfuzunun yarısının) tek bir Allaha inanmadıkları, onların dinlerinin sonuçta bizimkinden farklı olduğu anlamına gelmez, sadece onların inançları şimdi bizimkinden farklıdır. Böyle inançların ise, toplumların yaşamında büyük önem taşımağına ve gelenekleri çok etkilemesine rağmen onlar gerçek varlık, evrenler ve toplumlar için bizim din gibi temel değil. İnançlar nasıl olursa olsunlar veya bitki ve hayvan âleminde ki gibi hiç olmasın, evrenler ve onların içerdikleri Allahın kanunları ile yaşıyorlar ve evrimleşiyorlar. Din İslam’dır ve bütün evrenlerdeki canlılardan bağımsızdır. İnanç, inanıp veya inanmamak ise toplumların düşüncenin gelişme seviyesine bağlıdır. Evrenlerdeki madde ve alanlar, nesneler, temel parçacıklar, atom ve moleküller, etkileşme türleri, canlılar ve onların yapıları farklı olabilir. Acaba madde ve fiziksel alanlarla etkileşmeyen ve şimdiki bilimler dışında kalan ruhlar farklılar mı? Ruhların hasta ve sağlam olduğunu ve düşünce seviyesi ile bağlı olduğunu sanki her kes kabul ediyor. Çoğu zaman diyorlar ki sağlam vücutta sağlam ruh olur. Bu doğrudur, ama makro dünyada bir şeyin tam olarak gerçek olması için (klasik fizikteki gibi) istisnalar olamazlar. Ama örneğin Hawking Stephen (1942- ) yaklaşık 50 yıldır çok hasta olmağına rağmen inanılmaz sağlam ruhlu insandır. (Burada biz ruh sözünü genelde farklı anlamda kullanıyoruz.) Bu çok sağlam ruhlu, sağlam düşünceli insan, varlığı ve yarattıkları ile sanki gerçektende ruhun vücuttan bakımsız olarak varlığını göstermektedir. Diğer yandan her bir canlının doğup, yaşayıp ve öldüğünü biliyoruz. Ama onların öldükleri zaman, insanlar dışında, vücutlarından bir ruh çıktığından konuşmuyoruz. Böyle yaklaşımda ruhu canlılara yaşam verici gibi değil, daha fazla insan düşüncesi ile bağlı olarak kabul etmiş olmaktayız. Biyoloji açıdan insan vücudunun ne malzemesi, ne de boyutları hayvanınkinden pek farklı değildir. Diğer yandan ne dış güzelliyi, ne çevreye ve kendinden olanlara verdiği zararla insan hayvandan pek farklı değildir. Ama insanların düşünce kapasitesi ve derinliği en düşükten başlayarak inanılmaz yüksek gelişmiş seviyelere kadar uzanmaktadır. Yukarıda Einstein in buna bağlı fikri getirilmiştir. Bazı insanlar düşüncesi ve bilimsel buluşları ile bütün insanlara ve çevreye çok büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Böyle insanlar Allahın bütün evren için geçerli olan kanunlarının çoğunu bulmuşlar, onun yaptıklarını herkesten daha iyi öğrenmişler ve böylece ömürlerini tamamen Tanrını tanımağa vermişler. Böyle bilim adamlarına örnek olarak ilk önce Newton’u ve Einstein’ı göstermek gerekir. Acaba bunların ruhları cennete gitmeği babaanneminkinden daha fazla hak etmiyor mu? Eğer Kur’an’da ruha vücuttan ve bilime (Allahın yaptıklarını öğrenerek onu daha iyi tanımağı kolaylaştıran) görsel şeylerden, bütün insanlara hizmet etmeğe, insanın yalnızca kendini düşünmeğine daha önemli yer verilirse, o zaman Newton ve Einstein cenneti çok daha fazla hak etmişlerdir diyebiliriz. Ruh Evrendeki madde ve alanlarla baryon veya elektromanyetik etkileşmesi yapsaydı, fizik cihazları ile çoktan gözlenmiş olması gerekirdi. Yukarıda onun madde ile ya zayıf etkileşmede, ya da gravitasyon etkileşmesinde iştirak edebildiğinden konuşmuştuk. Ama bu durumda o ne insan vücudunda bulunamaz, nede Evrenden çıkarak cennet-evrene ulaşamaz. Bu nedenlerle de ruhun Evrendeki madde ve alanlarla hiç etkileşmeyen bir şey olabileceğini söylemiştik. Ruh enerji-momentum taşımayan bir şey ise, onun ışık hızından milyarlar defa daha hızla hareket edebilmesine bir bilimsel yasakta yoktur. Ruh hayvanlardan daha gelişmiş şekilde düşünen canlılara, yani insanlara mahsustur. Bu durumda ise, ruh düşünce ile bağlı bir şey olabilir. Adeta insan ölen zaman ruhun ağzından çıktığı söyleniyor. Müslümanlar ölen zaman insanın yüzünü güney yöne çevirirler. Ruhun böyle insanın ağzından çıktığını düşünelim. Bu durumda farklı saatler da ve yılın farklı mevsimlerinde ağızdan çıkan ruhlar çok farklı yönlere gitmiş olurlar, çünkü Dünya hem kendi aksanı, hem de Güneş etrafında dönüyor. Müslüman olmayanların yüzlerini zaten bir belli yöne yöneltmiyorlar. Eğer cennet ve cehennem belirli bir yönde yerleşmişlerse, ruhların çoğu onlarla karşı karşıya gelmezler. Cennet ve cehennem çok uzaklarda yerleşirlerse ruhların oralara ulaşma olasılığı sıfıra yaklaşmalı olmalıdır. Diğer yandan ruh madde ile etkileşmiyorsa veya zayıf etkileşme ile etkileşirse zaten insanın içinde bulunamaz, çünkü bu durumda madde ruh için şeffaf olur. Eğer ruha insanın yaşamı değil, yalnızca düşüncesi bağlıdır, bu durumda bunların ikisi de madde olmadığından, temel bilimlere zıt düşen bir şey olamaz ve diyebiliyoruz ki, ruh ve düşünce arasında bilmediğimiz bir etkileşme vardır. Böyle fikri ne ispatlamak ne de inkâr etmek mümkün olmadığından işler kolaylaşıyor. Ruhu fizik düşüncelerin dışına çıkarsak ise, işler çok daha kolaylaşır. Düşünelim ki ruh doğası bilinmeyen dalga özelliği taşıyor ve etkin şekilde bulunduğu yer insan düşüncesi olan bölgededir. İnsan öldükten sonra onun düşüncesi yok oluyor ve ruh-dalganın en büyük olasılıkla aktivite gösterdiği yer de, ya cennete ya da cehenneme kaymış oluyor. Ruhun dalga özelliğinde olduğu ve düşünce ile etkileştiği halde cennetin ve cehennemin de çok uzaklarda olmasına gerek kalmıyor. Cennet Dünya atmosferinin aşağı katlarında, cehennem ise atmosferin en üst katlarından (stratosfer) başlayarak daha uzaklarda yerleşe bilirler. (Dünyanın çok sıcak olan merkez kısmı dâhil.) Bu durumda cennete giden ruh yerdeki güzelliklerin içinde büyük olasılıklarla bulunur, cehenneme giden ruh ise birkaç 7-Peygamberlerin göklere çıkmasına ve oralarda gördüklerine bir fizikçi düşüncesi ile bakış. Herkes bilgisayar ortamında din konusunda, Türkçe yazılmış ve biri diğerine benzer milyonlarca yazı bulabilir. Böyle olduğundan bunlara referans da vermeğin bir önemi kalmıyor. Bu çok önemli konulara bağlı sohbetleri babaannemde biliyordu. Şimdi bilgisayar ortamında olan ve kaynak olarak “Mübarek Gün ve Geceler, Nesil Yayınları” gösterilen makaleden bizim için en önemli alıntıları alalım ve bir fizikçi gibi düşünelim. “Miraç nasıl oldu? Miraç, Receb ayının 27. Gecesi Cenab-ı Hakkın daveti üzerine Cebrail Aleyhisselâmın rehberliğinde Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamın Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâ'ya, oradan semaya, yüce âlemlere, İlâhî huzura yükselmesidir. Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü, Onlar kendisine “Hoş geldin” dediler, tebrik ettiler. Bundan Sonra Hz. Cebrail ile birlikte imkân ile vü-cub ortası (kâinatın bittiği yer) Sidretü'l-müntehâ'ya geldiler. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam orada ikisi gizli, ikisi açıktan akan (Nil, Fırat) dört nehir gördü. Sonra her gün yetmiş meleğin ziyaret ettiği Beytü'l-Ma'mur'u ziyaret etti. Hz. Cebrail'in buradan öteye gitmesi mümkün değildi. Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam bundan sonra Refref adında bir vasıta ile zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olan Cenab-ı Hakkın cemaliyle müşerref oldu.” Önce fizik açısından tam olarak anlamadığım bir ifade üzerinde duralım. Burada her gün sözü ne anlama geliyor. Bir gün Dünyanın kendi aksanı çevresinde bir kere dönmesi için gereken zamana denir. Bu zamanda, hem Güneş sistemindeki gezegenler, hem de diğer yıldızların çevresinde dolaşanlar için farklıdır. Yazıda bildirilir ki Peygamberimiz kâinatın (Evrenin) en uzak yerine ulaşmıştır. Bunu nasıl anlayalım, ışık hızı (300 000 km/s) ile yaklaşık 10 milyar yılda ulaşılabilen yere mi? Eğer meleklerle oradaki her hangi bir gezegenin üzerinde görüşme olup ise, bir gün sözü şimdiki bilimden uzak olan insanlar için kolaylık yapmak için kullanılmıştır. Aynen kâinatın bittiği yer ifadesi gibi. Çünkü şimdiki bilim çerçevesinde Evrenin ne merkezi, nede bittiği yer (kanarı) yoktur. Bu bölge için zaman ve mekânın olmamasından söz edilmiyor. Bunları göz önüne alarak gün ve kâinat sözünün Dünyaya ait olduğunu kabul edebiliriz. Sonrada Allah’la görüşülen yerin zaman ve mekândan münezzeh (uzak) olduğunu görüyoruz. Her bir evrende zaman ve mekân olduğu için bu yerin evrenlerin dışında olduğu fikrine geliriz. Bizde yukarıda Allahın böyle bir yerde, yani evrenler arası bölgede olduğundan yazmıştık. “Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam Rabbinin huzurundan döndükten sonra Hz. Musa ile karşılaştı., “Allah ümmetine neyi farz kıldı?” diye sorunca, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam “50 vakit namaz” buyurdu. Hz. Musa'nın, “Rabbine dön, azaltması için Rabbinden niyazda bulun, ümmetin buna güç yetiremez” demesi üzerine, Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, beş sefer Cenab-ı Hakka niyazda bulundu, her seferinde 10 vakit indi, sonunda beş vakitte karar kıldı.” Ne yazık ki Allah ve Peygamberimiz arasında geçen fikir alışverişini bilmiyorum. Yazının bu kısmından görüyoruz ki beş sefer temas sonucu Tanrı önce buyurduğu 50 vakit namazdan vazgeçip 5 vakit’i kabul görmüştür. Buda onun Peygamberimize çok büyük saygısının olduğunun sonucudur. Ama kayıt etmek gerekir ki yazar matematikçi değil. Beş sefer ziyaretin her seferinde 10 vakit indirilseydi 50 vakitten bir şey kalmazdı. Diğer yandan Hz. Musa’nın çok uzak geleceği görmesini ve Araplara (gelecekte Müslüman olan toplumlara da) olan sevgisini görüyoruz. Çünkü 50 vakit namaz insanların hem evde, hem de dışarıda çalışma imkânlarını yok dereceye getirebilirdi. Belki de Tanrı yerdeki yaşam ortamını, bol gıda olan güllük, çiçeklik ve ormanlık olan bölgelerdeki kuşların yaşamına benzer yapacakmış ve hiç çalışmağa gerek kalmayacaktı? Her bilim adamı gibi, benim içinde Peygamberlerin temel bilimler konusunda neleri bildikleri önem taşıyor. Tanrının 50 vakit namaz buyurmasından anlaşılır ki, bu sayı sonsuz sayıda evrenlerdeki, sonsuz kader toplumlar için ortalama değerdir. Bu sonsuz sayıda toplumlar hiç çalışmıyorlar da, yalnız Dünyadakiler mi çalışma zorundalar? Böyle düşünmek zordur. Büyük olasılıkla canlıları barındıran gezegenlerin kendi aksanları çevresinde dönme periyotlarının ortalama değeri, bizde zaman birimi olan saatle ölçülen günden yaklaşık 10 kere fazladır. Bu böyle ise, temel bilimler için çok önemli sonuca ulaşmış olmuşuz. Ama Dünyanın periyodu böyle büyük ve Güneş aynı özellikte olsaydı, bildiğimiz biyoloji hayatın çoğu için (insan içinde) felaket olurdu. Çünkü ekvatora yakın bölgelerde güneşin şimdikinden yaklaşık 10 kere daha uzun zaman gökte kalması dehşet sıcaklıklara ve uzak bölgelerde böyle uzun geceler olması, her şeyin donarak yok olmasına neden olurdu. Sanki Musa Peygamber böyle şeyleri biliyordu. O ki insanlar çok daha sonralar bile, Güneşin ne olduğunu ve önemini bilmiyorlardı. Örneğin, denilenlere göre: “İnsanlar için Güneş mi veya Ay önemlidir” sorusuna Kuzma Prutkov böyle cevap vermiştir. “Doğal olarak Ay, çünkü o yeri geceler ışıklandırır. Güneş ise gündüz gözüküyor. Gündüz de zaten ışıktır.”
Yukarıda cehennemdeki ateşin ve yanma sürecinin yerdekine benzerliği olmadığını yazmıştık. Orada ne kimyasal nede çekirdek tepkimelerinin oluşma olasılığı yoktur. Ruh ve cehennemdeki ortam bildiğimiz 4 temel etkileşimden ikisinin (elektromanyetik ve güçlü) dışında olan bir bilmediğimiz etkileşmede olmalıdır. O ortamdaki şey aynı zamanda genel çekim etkileşmesinde iştirak etmeli ki, Dünyanın ya içinde, ya da atmosferinde cehennem bulunabilsin. Yazıdaki alıntıdan görüyoruz ki, Peygamberimizi cehennemdeki gezinti fiziksel olarak etkilememiştir. Yani oradaki ateş bildiğimizden değil ve gördü (görmek) sözü elektromanyetik etkileşmesi ile bağlı değil. Peygamberimizi bu gezdiği yerler gök’ün (Dünyanın atmosferinin) katlarında olduğundan cennet ve cehennem (gök’ün katlarında olan diğer her şeyde) genel çekim etkileşmesinde iştirak etmeliler ki orada bulunabilsinler. Unutmamak gerekir ki şimdiki temel bilimler birçok soruları cevapsız bırakmıştır ve bunlarda en önemlilere örnektirler.
“Cenab-ı Hak her şeye her şeyden daha yakındır, fakat her şey O’na sonsuz şekilde uzaktır. Meselâ, güneşin insan gibi aklı olsa da bizimle konuşacak olsa, elimizdeki binlerce senelik mesafeyi…. Diğer taraftan biz bir çeşit ayna olan gözümüzle güneşe yaklaşabiliyoruz. Oysa güneş bize 150 milyon km. uzaklıkta bulunuyor, hiçbir şekilde ona yanaşamayız. Güneşe bir derece yaklaşmak için ancak Ay kadar büyümek lazım. Bu da mümkün değildir.” Bir fizikçi açısından “binlerce senelik mesafeyi aşarak” anlaşılmıyor çünkü hızın büyüklüyü verilmemiştir. “bir çeşit ayna olan gözümüzle” – böyle bir cümle de fizik açısından doğru olamaz, belki edebiyata olur. “Güneşe bir derece yaklaşmak için ancak Ay kadar büyümek lazım.” – Ne yazık ki fizikçi için böyle bir cümle hiçbir anlam taşımıyor. “Soru: “Bunun bir örneği var mıdır? Bir uçak ancak 10-15 bin metre yukarı çıkabiliyor, bir uzay gemisi ancak Ay'a ve Venüs'e ulaşabiliyor. Bir insan birkaç dakika gibi kısa bir sürede milyonlarca metre uzaklara nasıl gidip gelebilir?” “Yerküremiz, yani Dünya bir yılda yaklaşık 188 saatlik bir mesafeyi bir dakikada döner, yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alır. Bu muazzam hareketi ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kudret, bir insanı Arş-ı Âlâya getiremez mi? Güneşin çevresinde o ağır cisim olan dünyayı gezdiren bir hikmet bir insan bedenini şimşek gibi Rahman'ın Arşına çıkaramaz mı?” “bir uzay gemisi ancak Ay'a ve Venüs'e ulaşabiliyor.” Yazarın bu cümlesi hangi zamana aittir bilemiyorum. Bu mesafeler “Dünya bir yılda yaklaşık 188 saatlik bir mesafeyi bir dakikada döner, yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede alır.” – Bu cümlede bilim açısından bir fikir ifade etmiyor. Dünya için “ağır” sözü de kullanılamaz. Yalnız yerde olan cisimlerin ağırlığı olur. Dünyanın ise ağırlığı yoktur. Evrensel çekim (Tanrının en önemli kanunlarından biri olan) küveti sonucu Dünya büyük hızla Güneş etrafında hareket ediyor. Bu önemli kanunun bozulması gerekir ki Peygamberimiz Dünyanın, Güneşin, Galaksinin ve belki de Evrenin çekim alanından çıka bilsin. Bu yolun bir veya beş kere gidip gelmesinin pek büyük bir farkı yoktur. Fizikte istisnalar olmuyor. Ama Tanrı kendisi istisnalar yaparak kanununun dışına çıkabilir. Kanunlar üretenler ve kanun üzerinde yetkili olanlar kanunları istediklerinde bozabilirler. “Peygamberimiz sadece ruhuyla gitse olmaz mıydı? Soru: "Öyleyse ise neden Miraça çıktı? Ne lüzumu var? Evliya gibi ruhu ve kalbi ile gitse yetmez miydi?" “Cenab-ı Hak görünen ve görünmeyen âlemlerdeki güzellikleri göstermek için, kâinat fabrikasını ve merkezini gezdirmek, insanlığın amel ve ibadetlerinin âhiretteki neticesini göstermek için Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselamı oralara davet etmesi gayet makuldür. Sadece ruhu ve kalbi ile değil, bu seyahate bedeninin de iştirak etmesi gerekir. Zaten Cenab-ı Hak Cennette bedeni ruha arkadaş ediyor. Peygamberimiz Miraca sadece ruhen çıkmış olsaydı, zaten mucize olmazdı. Çünkü her veli ruhen ve kalben o âlemlere çıkabiliyor.” Zaten ruh kendisi temel bilimler dışı bir kavram olduğu için mucizedir. Ama böyle seferde bedeni ruha arkadaş etmek çok daha büyük mucizedir ve buda bizi sevindirmektedir. Soru: "Birkaç dakikada binlerce yıllık mesafeye gidip gelmek aklen mümkün müdür?" “Cenab-ı Hakkın sanatında hareket ve hızın derecesi farklı farklıdır. Sesin hızı ile ışığın hızı, elektriğin hızı, hatta ruhun ve hayalin hızı birbirinden bütünüyle farklıdır. Gezegenlerin hızları da birbirinden farklıdır. Meselâ ışığın hızı 300.000 km/sn iken sesin hızı 360 km/sn'dır. Acaba Peygamberimizin lâtif bedeninin yüce ruhuna tabi olması, ruh hızında hareketi nasıl akla ters gelebilir? Miraçın çok örnekleri vardır: Bir insan, gözüyle bir saniyede Neptün gezegenine çıkabilir. Bir bilim adamı, astronomi kanunlarına binerek tâ yıldızların arkasına bir dakikada gidebilir. İman sahibi her insan, namazın hareketlerine düşüncesini bindirerek bir çeşit… Yine nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne gidip geliyorlar. Cennette, Cennet ehli mü'minler, Cennet bahçelerine kısa bir zamanda çıkabiliyorlar.” Birincisi yazarın kendi sorusuna cevabının hızlarla bağlı kısmı temel bilimler açısından pek anlam taşımayan söz ve rakamlar içeriyor. Bizi ise sorunun doğru şekilde koyulmaması ilgilendirdi. ”binlerce yıllık mesafeye”- bu çok belirsiz bir uzaklıktır, çünkü yolun hangi hızla gidildiği bilinmiyor. Diğer yandan bu hız ışık hızı gibi en büyük hız olsa, gidilen yol bizim galaksinin boyutlarını bile aşmıyor. Bu da Peygamberimizin Allah’la görüştüğü bölgenin Evren dışında değil, çok yakında, belki de Dünya çevresinde olduğunu sanki gösteriyor. Ama yukarıda zaman ve mekândan uzak olduğu değilmişti. Bu da görüşme yapılan bölgenin evrenler dışında olduğunu gösterir. Bunlar Einstein in görelilik teorilerine uymuyorlar. Bu teorilere göre Evrenin dışına çıkmak imkânsızdır ve ışık bile böyle mesafeni ancak on milyardan fazla yılda gedebilir. Ama biz Allahın temel kanunlarından istisnaların olabilmesini biliyoruz ve bu nedenlerle de mucizelere inanıyoruz. Gerçekten de o zamanlar ki kâinat ve dünya kavramlarının şimdiki Evrenle bir hiç alakası yoktu. Şimdi yukarıdaki bir alıntıya dönelim: “Semanın bütün tabakalarına uğradı. Sırasıyla yedi sema tabakalarında bulunan Hz. Adem, Hz. Yahya ve Hz. Îsa, Hz. Yusuf, Hz. İdris, Hz. Harun, Hz. Musa ve Hz. İbrahim gibi peygamberlerle görüştü.” Peygamberimiz bütün tabakalara uğrayarak yalnız tanıdığımız peygamberleri gördü ise bu sanki şunu gösteriyor. Sonsuz kadar evrenlerde yaşayan sonsuz kadar toplumlarda hiç peygamberler olmamıştır veya Tanrı ile görüşme yeri Dünyanın yakın bölgesinde olmuştur. Diğer yandan sema (gök) kavramları Dünyanın atmosferi ile bağlılar. Sonsuz sayıda diğer evrenlerde ve bizim evrendeki sonsuz kadar toplumlara Tanrı hiç Peygamber göndermemiş mi? Belki de Tanrı yalnızca Filistin, İsrail ve çok yakın bölgesindeki elçilerini kendine daha yakın tutmuş? Bu sorulara cevap vermek zordur. Ama bir soru açıklanmış oldu. Ya Dünyada ara sıra, yaklaşık her 10-100 milyon yıldan bir, şimdiki insan gibi canlılar olmamışlar (olmaları olasılığı daha çoktur) ya da, o zamanlar Tanrı elçiler göndermiyordu veya onları gök’ün katlarına yüceltmiyordu. Arapçayı çok iyi bilen din bilim adamlarının Kuranı detaylı olarak incelemeleri gerekir ki, yalnızca Dünyada değil, sonsuz sayıda düşünen canlılar barındıran bizim evrendeki gezegenler değil, sonsuz sayıda evrenlerde değil, İsrail ve Filistin’e Peygamberlerin gönderilme gerekçesi bulunsun. Yazar “Miracın çok örnekleri vardır” yazandan sonra yazıyor: “Bir insan, gözüyle bir saniyede Neptün gezegenine çıkabilir.” Yazar unutuyor ki bu bir hayaldir, düşüncedir ve kesinlikle gerçek değil, ama Peygamberimizin göklere kalkması bir gerçektir. İsa peygamberin de göklere gitmesini insanlar görmüşlerdir. Hıristiyanlar buna normal bakıyorlar, çünkü onu Allahın oğlu olarak bilirler. Daha sonra yazar yazıyor: “Bir bilim adamı, astronomi kanunlarına binerek ta yıldızların arkasına bir dakikada gidebilir.” Birincisi bilim kanunlarına binilmez ve hiçbir yere gidilmez, bu da bir hayaldir. Son alıntımız yazarın bildiklerini içeriyor: “Yine nurlu bir cisme sahip olan melekler bir anda yerden Arşa, Arştan yeryüzüne gidip geliyorlar. Cennette, Cennet ehli mü'minler, Cennet bahçelerine kısa bir zamanda çıkabiliyorlar” Anlaşılır ki, göklerin katlarına yalnızca peygamberler değil, büyük kütlesi olan mü’minler de kısa zamanda çıkıyorlar ve çok zamanda canlı olan meleklerde. Böyle yolculuklarda Tanrının evrensel çekim kanununun bozulması ile hep istisna durumlarının oluştuğunu bildik. Eğer bu yolculuk yerden yaklaşık 50- Örneğin canlıların havasız, kozmik ışımanın her şeyi delik deşik ettiği ortamda yaşamasını, Dünyanın çekim alanından çıkmak ve belki de Evreni kısa zamanda terk etmek için gereken sonsuz büyük ivmelere dayana bilmek. Farklı zamanlarda 124 000 Peygamberden yaklaşık olarak otuzu ara sıra Tanrı ile temasta olmuşlar sanki. Bu onu gösteriyor ki Allah zamanının çoğunu bizim evrende geçirir ve yalnız kendisine malum olan yolla Peygamberlere talimatlar verirmiş ve onların sorularına açıklık getirmiştir. Bildiğimiz gibi her insanın ömrü boyu çiğinlerinde melekler oturmuşlar. Biz ise ne onların ağırlıklarını, hareketlerini, kokularını, sıcaklıklarını his etmiyoruz, yedikleri ve içtiklerinden de haberimiz yok. Atom bombası patlayan yerde de insan yanarak kül ve duman oluyor, ama melekler bunu hiç his etmiyorlar sanki. Ama bunlar bizi şaşırmamalılar, çünkü zaten mucizeler bildiğimiz olaylar bilimler dışında gerçekleşirler ve normal mantık’a uymuyorlar. Ya da meleklerin yapısında elektromanyetik ve güçlü etkileşmede iştirak eden parçacıklar yoktur. Yukarıda ise her zaman temel bilimlerinin açıklaya bilmediği şeylerin olmasını ve bilimin sınırlarının durmadan genişlendiğini hatırlatmıştık.
UYARI: Bu yazının tüm hakları saklıdır. Kaynak gösterilse dahi yazının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz, başka internet sayfalarında bütün halinde yayınlanamaz. Ancak alıntılanan yazının bir bölümü, alıntılanan başlığa aktif link verilerek kullanılabilir.
|






Yorumlar
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.