headerimage
Edirne'nin Fethi-2 (Piyes) Yazdır E-posta
Okunma Sayısı: 255
Yazar Cafer Cabbarlı   

 

D Ö R D Ü N C Ü   P E R D E

 

Olay Edirne’ye giden ve her iki tarafı orman olan bir yerde vuku buluyor. Uzaklardan Edirne istihkâmları ve minareleri gözüküyor. Askerler çadır kurmuş. Sabaha az kalmış askerlerin bir kısmı çadırlarda, diğer kısmı da dışarıda uyuyor. Rıfat’ta açık havada uyumuş ve sayıklıyor.

 

Rıfat. Hayır, ben yorulmadım. Vatan uğruna çalışmaktan insan yorulur mu?  (sessizlik) Asker, süngü tak, ileri… Korkmayın, kardeşlerim, ileri. Allah. Halit! Hain!  Sağ taraftan düşmana doğru hücum! Allah. Düşman bozuldu. İleri, kardeşler. . .  (Halit yavaş yavaş geliyor )

Halit. Ah. Uyumuş, çocuktan ihtiyarlara ve kızlardan tutun ihtiyar kadınlara kadar bütün Türkiye silaha sarılmış, işte benim de kalbim uyuyor… Evet, biçareler üç gündür duraklamadan yol geliyorlar. Buna insan tahammül eder mi? Oh, ne güzel şey vatan için savaş, ne uludur vatan sevgisi. Ben alçağım, ben hainim. Yok, Rıfat beni öldürecek! Hayır, emin ol! Sen silahını benim için hazırlasan da, benim silahım artık sancılıyor.  (ona taraf gidiyor, bıçakla vurmak isterken kâğıdı görüyor.) Bu kâğıt ne mektubu?  (okuyor.) ’’Kardeşim Rıfat beye! Azizim, kardeşim! Sizin Şükrü Paşanın Edirne’den İstanbul’a firar ettiğini duydum ve başka birisinin de firar edeceğini bilerek, bu mektubu size gönderiyorum. Kardeşim, Bulgarlar bize vahşicesine muamele ediyorlar. Kardeşim, Zühre’yi Halit zorla kendi evine götürdü. Evet, arkadaşın Halit casusmuş. Bineva sanki hapiste saklanıyor. İşbu mektubu size gönderen, sizi bacı gibi seven, düşman esiri; İnci. Birader, Allah aşkına, bize bir çare… ’’Ah… Bütün dünya bana casus diyor. Rıfat merttir, onu her kes seviyor, bense casus! Ya ne yapmalı? Ah, aşk budur. Niçin Kemal’e kandırılıp Rıfat’ı öldürmeğe geldim?  (Rıfat sayıklıyor. )

Rıfat. Halit, sen casussun! Sen hainsin! Hainlerin cezası budur, al!.. Geber, alçak…

Halit. Ha, ha, ha… Uykuda, uykuda beni öldürürsün, senden önce ayıklığımda ben seni öldürürüm (Rıfat’a taraf gidiyor. Rıfat sayıklıyor, Halit duruyor.  )

Rıfat. Korkmayınız, kardeşler! Son tepedir! Hücuma. . .

Halit. Bak, işte hayat buna derler. Mertlik, yiğitlik budur. Uykuda da vatan mücadelesini unutmuyor. Ah. Böyle bir kahramanı hainlikle öldürmek olur mu?! Ah, artık ben de alçaklıkla yaşamak istemiyorum. Ben mertliğin, erkekliğin ne olduğunu şimdi anladım. Her kes bu gün vatan için ölümü kendine bir saadet zannediyor. Ben niçin hain olayım?

Rıfat. Düşman kaçıyor, takip ediniz! Hadi kardeşler. 5. bölük, hücuma, Allah, Allah! Oh, yaralandım. Zararı yok, ufak bir şey!

Halit. Ah! Yeter, hain (kılıcını kınına koyar) Rıfat!

Rıfat. Halit! Zannediyorsun ki, ben bilmiyorum, hayır biliyorum, sen hainsin.

Halit. Rıfat, ben hainim, doğrudur! Beni öldür, Fakat öldürmeden önce birkaç kelime konuşmama müsaade ediniz. Rıfat, doğru, ben haindim. Lakin bu gün kendi kabahatimi anladım. Fakat bu günden sonra ben de senin gibi mert olmak istiyorum. Rıfat, beni affediyorsun, değil mi? Ben de vatanım için yiğitler gibi ölmek istiyorum. Rıfat, beni affediyorsun, değil mi?

Rıfat. Masum bir Türk kızını düşman eliyle kendi hanesine götüren bir haini de affetmek olur mu?

Halit. Ah, Rıfat, ne yapayım, seviyorum, senin sevdiğini ben de seviyorum ve beni de her bir ihanete sürükleyen yalnız o sevgidir. Seviyorum o kızı.

Rıfat. Şu an benim gözümde vatandan başka hiçbir şey yoktur. Peki, onu seviyorsan benim yanıma niçin geldin?

Halit. Ben seni öldürmeğe geldim. Lakin senin vatana olan muhabbetin ve mertliğin beni fikrimden büsbütün taşındırdı. Artık ben de mert olmak istiyorum, ben de size katılıp vatan yolunda ölüme gitmek istiyorum.

Rıfat. Peki, mademki, sen günahını itiraf edip onu temizlemek için vatan uğruna ölüme gidiyorsun, git, binlerle hususiyet vatanımda yaşayan Türk umumiyetine feda. Ben vatan için ölmek isteyen bir Türkü atmak istemem ve artık sana dokunmam.

Halit. Ben önceleri seninle arkadaştım, şimdi kardeş oldum. Biliyorum, sen vatan uğruna kesin ölüme gidiyorsun ve hiçbir şeyden korkmuyorsun. Yüzde 99 sağ kalman tehlikededir.

Rıfat. Halit, ne olsun! Yoksa beni de kendin gibi savaştan çekindirmek mi istiyorsun? !

Halit. Hâşâ! Sen ölüme gidiyorsun, git! Tanrı biliyor ki, ben de ölüme gidiyorum. Fakat ya hiç birimiz savaşta ölmezsek, sonra?

Rıfat. Ne demek istiyorsun?

Halit. Ben, Rıfat, Zühre’yi seviyorum ve biliyorum ki, sen de onu, o da seni seviyor. Bu iki rakibin birisi bu dünyadan yok olmalıdır. Ya sen ya ben. Zühre bana kalmazsa, sana da kalmasına razı olmam. Dünya ne kadar geniş olursa olsun, ikimizi yerleştiremez. İkimizden birimiz mutlaka ölmeliyiz, ya sen, ya da ben. Fakat alçaklıkla, hainlikle değil, mertlikle Zühre ikimizden birinin olmalı.

Rıfat. Halit, öyle ise dinle: Şimdi ikimiz de savaşa gidiyoruz. Her ikimiz savaşta ölürsek, ne ala. Birimiz ölüp diğerimiz sağ kalırsak, Zühre onu istese onun, başkasını sevmiş olursa, sağ kalan kendi azabına katlanıp, Zühre’ye her bakımdan yardımda bulunmalı. Yok, eğer her ikimiz sağ kalırsak, bir düello yaparız. O zaman talih kime yar olsa, Zühre onun olur, anlaştık mı?

Halit. Pek iyi. İşte delikanlılık buna derler, öyle de olsun.

Rıfat. Artık karara bağladık, demek!

Halit. Evet, hadi, şimdi uyu. Biliyorum, üç gündür gece gündüz demeden yol gelmişsiniz. Ben ise gidiyorum  (Halit gidiyor).

Rıfat. Allahaısmarladık. Zavallı ne yapsın? Metin bir terbiyesi yok, ufacık bir şeyden başka eğitim gördüğü yok, Fakat ne olursa olsun, yine damarlarında olan Türk kanı kendisini iyice gösteriyor. Uyuyayım mı? Ama zannediyorum ki, artık hava soğuklaşıyor, şu an askerler uyanır.  (Bir subayın geçtiğini görüyor.) Nereye gidiyorsun, Ziya?

Ziya. Başkomutanlığa, efendim!

Rıfat. Ne olmuş?

Ziya. Merak edecek bir şey yok, efendim!

Rıfat. Ne o? Söyle, niye acele ediyorsun? Savaş sırrı olmasın?

Ziya. Hayır, efendim. Bizimkilere bir adam yaklaşmış, askerlerimiz arasından çıkıp acele Edirne’ye gidiyormuş. Kendisi Türk subayıyım diyor. Ama sahiden Türk gibi konuşuyor fakat hangi bölüğe ait olduğunu bilmiyoruz. Herif enteresan bir şey, efendim. Casus zannediyorum, ama kendisi Türk. . .

Rıfat. Subay elbiseli miydi?

Ziya. Subay elbisesinde, Fakat Edirne’ye gidiyor. Bir emir götürdüğü yok, bir bölüğe mensup olduğu yok, başıbozuklulardan da değil, zaten resmi elbisesi de çok enteresan bir şeydir. Şüpheli bir adamdır.

Rıfat. Ah. Ben onu tanıyorum. Canım, o şüpheli bir şahıs değil.

Ziya. Nasıl değil, efendim!

Rıfat. Az önce benim yanımda idi. Askerlerimize bir zarar gelmez. Yalnız benimle özel bir işi vardı.

Ziya. Herif, özünü, sözünü kaybetmiş, vallahi, o şüpheli bir adamdır.

Rıfat. Hayır, hayır. Efendim, değil, ben iyi biliyorum. Emret, onu bıraksınlar.

Ziya. Bu yüzbaşı olarak emrediyorsanız, itaat etmek borcumdur, ama bir arkadaş gibi söylüyorsanız, kabul edemem, efendim.

Rıfat. Hayır, sözlerimi bir yüzbaşı emri hesap et! Söyle bıraksınlar.

Ziya. Baş üstüne, efendim  (gidiyor ).

Rıfat. Herifi ’’casus’’ diye yakaladılar mı? Kumandan yetişmemiş askerler onu parçalar  (Ziya geliyor ).

Ziya. Bıraktım, efendim.

Rıfat. Peki, işin yoksa, otur, biraz konuşalım.

Ziya. Hiçbir işim yok, efendim. Yalnız uykusuzluktan gözlerim kararıyor. Uyursam, artık korkmam zannediyorum. Hem de açım, efendim.

Rıfat. Yolda oturmadık ki, yemek de yiyelim. Öyle bir hızla geliyorduk ki. .

Ziya. Fakat ağırlıkları da yetiştiremediler. Adeta bir lokomotif hızıyla gidiyorduk. İstesen de yemeğe bir şey yok ki. Hepsi arabalarda…

Rıfat. Şimdi askerler uyanır, açım dedin, yarım ekmeğim var. Ben de savaştan önce az da olsa yemek istiyorum (çıkarıyor, yarısını Ziya’ya veriyor .)

Ziya. İstemiyorum, efendim, siz aç kalırsınız.

Rıfat. Hayır, hayır, arkadan yemek ulaştırırlar. Benim de yüreğim acele ediyor. Bölükte şu neferi biraz da olsa hasta görüyorum, ona vereceğim. Ama uyandırmak istemiyorum, zavallı yorulmuş. Fakat uyumaktansa yemesi daha iyi, onsuz da şimdi kalkacak. Hasan!  (Hasan atılıyor )

Hasan. Efendim!

Rıfat. Uyumuştun?

Hasan. Hayır, efendim!

Rıfat. Niçin?

Hasan. Savaşa gitmeğe acele ediyorum, efendim, uyumuyorum.

Rıfat. Yoruldun mu?

Hasan. Hayır, efendim.

Rıfat. Üç gündür ki, yol geliyor, hem de hastasın, biliyorum.

Hasan. Zararı yok, efendim! Alıştık, bu bir askerlik.

Rıfat. Açsın, değil mi?

Hasan. Hayır, efendim!

Rıfat. Bir şey yedin mi?

Hasan. Hayır, efendim!

Rıfat. Yarım ekmeğim var, sana vermek istiyordum.

Hasan. Teşekkür ederim, efendim, istemem, efendim.

Rıfat. Niçin?

Hasan. Zatınız aç kalırsınız, efendim, ben onsuz da şimdi, inşallah, şehid olacağım, artık ne yiyeyim? Cennette yerim.

Rıfat. Hastasın, yemezsen yürüyemezsin.

Hasan. Hayır, hasta değilim, efendim. Allah yediriyor. Askerlikte her şeye alışığız.

Rıfat. Koşabiliyor musun?

Hasan. Hay hay, efendim!

Rıfat. Koş da bir bakalım?

Hasan. Baş üstüne, efendim, bu tarafa mı?  (Edirne’yi gösteriyor. )

Rıfat. Bu tarafa koşamaz mısın?

Hasan. Koşarım, efendim! Lakin Edirne bu tarafta ha, işte gözüküyor. Koşayım mı, efendim?

Rıfat. İstemez, al ye. Yarın gâvurlar ile iyi dövüş.

Hasan. Gâvur ne ki, efendim? Onsuz da yüzünecen vermem vallahi, efendim.

Rıfat. Niçin, onlar senin gibi asker değil mi?

Hasan. Hayır, efendim, onlar top mermisinden korkuyorlar, kaçıyorlar.

Rıfat. Sen mermiden korkmuyor musun?

Hasan. Hayır, efendim, ecel kurşunu bir tanedir. Alnında ne yazılmışsa o olacak.

Rıfat. Onların alınlarında yazılmamış mı?

Hasan. Bilmem, efendim! Gavurların alnında yazılıyor mu? Fakat yazılsa da, onlar gavurdur. İnanmazlar ki, işte ona göre de onlar korkuyorlar. Biliyorlar ki, ölseler cehenneme gidecekler. Benim içinse fark etmez, şehit olsam da, cennete gideceğim, efendim! Cennete gitmeği kim istemez?  (borazan çalınıyor ). İşim yok mu, efendim, borazan çalınıyor.

Rıfat. Yok, gidebilirsin  (Hasan kaçıyor, silahını takıyor .)

Ziya. Bana da müsaade ediyor musunuz, efendim?

Rıfat. Hadi, beyim, buyurunuz. Şehit olmazsanız, görüşürüz. (Ziya gider). Askerler, silah başına!  (Enver içeri giriyor.)

Enver. Hazır mısınız, oğullarım?

Askerler. Ölüme hazırız, efendiler!

Enver. Oğullarım, kardeşlerim! Biliyorum, bu üç günde büyük eziyetler çektiniz. Fakat ne yapalım? Biz hainlik kastinde değiliz, yalnız ayaklar altına alınmış namusumuzun iddiasına çalışırız, görüyor musunuz şu önünüzde semalara yükselen minareleri? Onlar bizim şanlı ecdadımızın medfenidir ki, hâlâ düşman ayaklarında ezilsek de, onlar size haklı olarak nifrin ediyorlar. Diyorlar ki, biz sizin için büyük Osmanlı memleketi kurduk, biz Türk bayrağını göklere kaldırdık. Fakat siz bizim kemiklerimizi bir avuç Bulgar canavarlarına çekan ettiniz. Biz, bu gün onlara ispat etmeliyiz ki, bizim damarlarımızda olan Türk kanı donmamış, o kan Rezalet kabul etmez. O kan bütün Türklerin düşmana karşı boyun eğmesine yol vermez. Kardeşler, bu gün bütün Türk âlemi gözünü bize çevirmiş. Bizden ayaklar altına alınmış hukuklarının, şereflerinin geri alınmasını talep ediyor. Bu gün memleketin umudu yalnız sizedir. İşte vatan secdegahı Edirne’ye bakınız. Düşman önünüzde, silah elinizde, şu imtihan meydanında Türklüğünüzü bildirmelisiniz. Hadi, kardeşler, ileri gideceğiz, Edirne’ye doğru! (geçiyor. Muhammet Emin elbisesinin bir kolunu giymiş, başı açık, yalınayak başıbozuklarla geliyor ).

Muhammet Emin. Kardeşler! Düşman Allah’ın şamarını yiyerek yıkılmak üzere, şanlı ecdadımız sizden yardım beklemekte, memleket sizden umut etmekte, bacılarınız, anneleriniz ellerinde Kur’an asıl yaşlı gözlerle sizlere dua etmektedirler. Herkes sizden yardım diliyor. Dediğiniz yerlerden bütün Türklük, göklerden bütün melekler, Edirne’nin kutsal toprakları altında şanlı ecdadımız hepsi bir sesle diyor:

 

Arş, askeri islam, ulu Kâben gidiyor, arş!

Azminde Muhammet sana, Allah sana yoldaş!

 

Rıfat. Silah omuza, ileri, marş  (gidiyorlar ).

Muhammet Emin.

 

Bulgar çarığı, kabri Süleyman’a mı baksın?

Yunan haçını minberi  Eyyuba mı taksın?

Harpler ayağı zilli kerameti mi silsin?

Arş, İslam askeri, ulu Kâben gidiyor, arş!

Azminde Muhammet sana, Allah sana yoldaş!

 

(Perde kapanınca Muhammet Emin konuşur ).

 

P E R D E     K A P A N I R.

 

 

 

 

 

 

 

B E Ş İ N C İ   P E R D E

 

Olay Edirne istihkâmı karşısında vuku buluyor. Tarafsız bir bölgede iki Bulgar subayı konuşuyorlar.

Vasili. Ama diyorlar ki, bu defa Türklerin ruhu pek yüksektir.

Dimitri. Türklerin ruhu yüksekliğinden düşmese de, bizim askerlerin ruhu daha da düşecek. Çünkü bir taraftan Balkan devletleri bizim üzerimize hücum ediyor, diğer taraftan da bizi yardımımıza gelen Rus kazakları terk ediyor. Hatta Rus doktorları bile yaralıları bırakıp: ’’Biz kardeşkanı akıtanlara yardım etmiyoruz’’ diye gittiler. Haklıdırlar da, sanki bu yerleri silah ile bölemezlerdi. Teme. . .

Vasili. Boş versene, canım, onların bize yardım göndermeleri gerçekten de bize yardım amacıyla değil, belki Türklere bir darbe indirmekti. Siyaset din, mezhep takip etmez. Yalnız herkes kendi siyasetini, kardeşinin ölümü pahasına olsa bile, yapmalıdır.

Dimitri. Fakat her halde onlar Türkleri bize mağlup ettiler ve biz de onları dinlemeliyiz (Halit gözüküyor ve saklanıyor.)

Vasili. Zaten bir subaya yakışmayan konuşmalar yapıyorsunuz. Bak, ne oluyor, Avrupa’da karşı karşıya savaş durumunda olan iki ittifaktan biri, Rusya başta olarak, kendi siyaseti icabı olarak bizi birleştirip Türkiye’yi yıkmak istedi, öteki ittifak da Almanlar başta olarak, kendi siyaseti icabı olarak bizi vuruşturdu. İşte biz. . .

Dimitri. Boş versene, canım! Siyaset bizim nemize gerek. Bırak onunla bizden büyükler, Radiko Dimitriyevler, İvanovlar uğraşsınlar. Biz ufak bir subayız, yalnız askerlikle uğraşmalıyız.

Vasili. Hayır, insan her şeye fikir vermelidir. İvanov olan gibi, belki de gelecek de bir general olduk ve ona doğru yürümeliyiz de! İnsan daima her şeyi öğrenmeğe ve yükselmeğe çalışmalıdır.

Dimitri. Ne olursa olsun, ancak şu var ki, Türkler geliyor, şehirden ağırlıkları çıkarmışlar mı?

Vasili. O kadar da değil, çünkü Türkler imkân vermediler. Yahu, üç günde İstanbul’dan Edirne’ye geldiler, bunu umut etmek olur muydu? Fakat bu böyle de olmalıydı. Ben Enver’i çok iyi tanıyorum. Bir işin başında Enver oldu, o işten ister istemez korkmalı. Lakin generalin bu defa ki planını çok beğeniyorum.

Dimitri. Orası doğru, onu ben de takdir ediyorum.

Vasili. Çünkü biliyorsunuz, adeta, Enver bey çok iyi bir harp uzmanı ve bu işte pek ustadır. Bu yerleri de o iyi biliyor ve burası dağlık olduğundan kayıp çok olacak. Ona göre de General İvanov Enver’in kuvvetlerini dağdan indireceği ihtimali ile orasını bomba, dinamit, mermi, mina, kısaca çok miktarda patlayıcı ile berkitti. Burada ise her ihtimale karşı bir kadar asker bırakılmış ki, bir şey olursa, yardım gelince mukabelede bulunsunlar. Şimdi keşifçilerin sözünden, Türk askerlerinin tuttuğu mevkilerden gerçekten Enver’in sağ taraftan hücum edeceği anlaşılıyor.

Dimitri. Ama Türk canavarlara ne ise bir kayıp vereceğiz ha! . .

Vasili. Evet, yalnız umut bunadır ve ben eminim ki, Türkler ayak bastığı anda birçoğu havaya uçacaktır ve geri kalanı ise tarafımızdan hazırlanmış çabuk ve kati hücumdan sonra İstanbul’a kadar kaçacaktır.

Dimitri. Bırak canım, şimdilik bir yaklaşsınlar. Bulgarlar ne kadar yalnız olursa olsun yine de kaçmazlar, ama aniden buradan taarruz etseler. . .

Vasili. Etmezler, canım! Enver gibi mahir bir harp uzmanı kendi askerlerini bu dağlar arasına sokmaz. Fakat kim bilir, ederse, her ihtimale karşı burada biraz asker var ve onlarla uğraşırken biz de Türkün burada olduğunu görüp çabuk asker göndeririz. Lakin onda bizim de kaybımız çok olmakla beraber, o zamana kimin tanrısı kaderi kucaklarsa, o sevinecek. Ama korkma, inşallah, Türklerin anasını ağlatırız.

Dimitri. Türklerin ne zaman taarruza geçecekleri belli mi?

Vasili. Hayır, fakat yorgun olduklarından ihtimal var ki, birkaç gün geçer ve o zamana kadar biz de hazırlanırız. Şehre gidiyor musun?

Dimitri. Gidelim, zaman varken gidelim! Savaş başlar, gidelim!  (gitmek istiyor. Vasili bakıyor)

Vasili. Dur canım, o kim? Türk’e benziyor.

Dimitri. Nerede? Ha. Bilmiyor musun, bizim şeydir, adı nedir? Canım tanıyor musun, şey. Halit! . .

Vasili. Bizim casuslar arasında olan değil mi?

Dimitri. Evet, lakin teessüf ediyorum ki, nasıl olur ki, bir askerin namusu casus olmasına müsaide ediyor. Özellikle ben Türklerden hiçbir casusa rastlamadım.

Vasili. Belki de orada bir mecburiyet veya bir kaçınılmaz nedenler var. Casus her millette var. Ne biliyorsun bizden yok mudur, belki de yüzlerce var.

Dimitri. Allah göstermesin. Bu kadar ihaneti Bulgarlar kabul etmezler.

Vasili. Dimitri, acaba bu herif bu erken saatte burada ne yapıyor? Şafak yeni atmış, şehrin kenarında ne yapıyor. Herif iki taraflı casus olmasın? ! . .

Dimitri. Nasıl?

Vasili. Şöyle ki, bir zamanlar bizim için casusluk ederken, şimdi de Türkler için casusluk ediyordur.

Dimitri. Belki de, Türklerin yaklaştığını görüp canının korkusundan evde yaşamıyor.

Vasili. Her halde ihtimal dışı değil. Çünkü casus dediğin artık arı, namusu, vicdanı atmış bir şeydir. Acaba herif bizim konuştuklarımızı duydu mu?

Dimitri. Bizi ne duyabilir? Görmüyor musun çok uzaktan geliyor, bir de ben onunla yakından tanışıyorum. Onun casusluğuna rağmen, öyle sözünün üstünde duran adamdır ki, ölse de sözünden kaçmaz.

Vasili. Fakat her halde ben şüphe ediyorum. Sözlerimi duymamış olsun. Çünkü biliyorsun, kolay değil, bütün savunma umutlarımız yalnız bu plana bağlı.

Dimitri. Yok, yok duymaz, duysa da bir kimseye söylemez ve bir de o ancak canının derdindedir. Onun için geziniyor. Bu konuda sözlerime güvenebilirsiniz.

(Halit geliyor.) Halit Efendi, bu kadar erken vakitte ne geziyorsunuz?

Halit. Durumu öğrenmeğe çıktım.

Dimitri. Türklere nasıl bakarız?

Halit. Horoz kuyuya bakar gibi, yandan.

Dimitri. Siz de. Öğle değil mi?

Halit. Değil.

Dimitri. Nasıl? Türklerin Edirne’ye girmelerini istiyor musunuz?

Halit. Çıkmalarını istemeyen, girmelerini de ister.

Dimitri. Demek, Türklerin Edirne’den çıkmalarını istiyordunuz, şimdi girmelerini istiyorsunuz, değil mi?

Halit. Evet, bir zamanlar Türklerin Edirne’den çıkmalarını istiyordum. Şimdi ise girmelerini istiyorum.

Vasili. O zaman niçin öyle, şimdi niçin böyle?

Halit. Çünkü o zaman öyle idi, şimdi de böyledir. Dün kanına susadığım bir adamla bu gün kardeşim, dün bahçeler gördüğüm yerlerde bu gün harabeler, dün mezarlık gördüğüm yerlerde bu gün hayat şenlikleri görüyorum. Dün hilal gördüğüm minarelerde bu gün haç, belki de, bu gün haç gördüğüm yerde yarın yine hilal göreceğim; dün başka, bu gün başka, yarın ise bambaşkadır.

Vasili. Bu yalnız işsiz güçsüz felsefecilere mahsus bir şairane hayaldir. Özel şahıslar bundan uzaktır ve olmalıdır, zannediyorum.

Halit. O da kim?

Vasili. Adam olan herkes. Tabii insanın kalbinde devrim olabilir. Fakat bu devrimlere rağmen insan verdiği sözden kaçmamalıdır. Şimdi siz de bu defa Türklerin buradan çıkmalarına çalışacağınıza söz verdiniz, o sözü sonuna kadar tutmalısınız, değil mi?

Halit. Evet, ben Türklerin Edirne’den çıkmalarına söz verdim, kaçmadım da! Ama Türklerin Edirne’ye girmeleri için çalışacağıma söz verdim.

Dimitri. Öyle niye? İnsan daima bir karar ile yaşamalı ve bir meslekte olmalıdır.

Halit. Bir kararda yaşamak mümkün olsa idi, şimdi siz Türklere çobanlık ediyordunuz, hâlbuki onlara ağalık etmek istiyorsunuz.

Vasili. Orası öyle de olmalı, Fakat biz Türklere daimi esir olmağa söz vermedik. Ama siz Türklerin aleyhine çalışacağınıza söz verdiniz.

Halit. O sözü ben ölünce görevime verdim.

Vasili. Ya ondan neden kaçtınız?

Halit. Hain, rezil ve casus adını kazandığım için kaçtım.

Dimitri. Mademki, bir defa kaçtınız ve o adı kazandınız, artık devam etmelisiniz.

Halit. Hayır, artık ben hain olmak istemem.

Dimitri. O zaman öyleydi, şimdi niçin böyle?

Halit. Tekrar edeyim: O zaman başkaydı, şimdi başka. O zaman ben kendimi Bulgar zannettim, şimdiyse biliyorum ki, Türküm.

Vasili. Yahu Bulgarlar da aslen Türk’tür.

Halit. Öyleyse bu kadar Bulgarlar için çalıştığınız yeter, artık siz de Türkler için çalışmalısınız.

Vasili. Bu herif fikrini değiştirmiş mi ne?

Dimitri. Yok canım, fikrini değişmiş olsa, bize neden desin ki. Belki de, şaka yapıyor veya korkusundan kendini kaybetmiş zannediyorum. Halit Efendi, şaka ediyorsunuz, değil mi?

Halit. Türk kanı ile Yunan savaş kanı arasında da şaka olur mu?

Vasili. Şüphe ediyorum heriften, sözlerimizi duymasın?

Dimitri. Yok canım, uzaktaydı. Ne korkuyorsun?

Vasili. Her halde ehemmiyeti var.

Dimitri. Hiçbir şey yok, gidelim artık, Halit efendi. Şehre gidiyor musun?

Halit. Evet, fakat biraz burada dolaşıp, halimi düşünmek istiyorum.

Dimitri. Gördün mü, herif korkudan kendini kaybetmiş, başına çare düşünüyor. Gidelim, Vasili  (giderler.)

Halit. Her şeyi duydum, zaten biliyordum işte ihanetimi tümüyle temizleyebilecek bir hizmette bulunabilirim. Oh, bu gün öyle bir fedakârlık göstereyim ki, demirin pasını suhan götürmesi gibi, o fedakârlık benim vicdanımda olan siyah lekeyi temizleyip parlatsın. O gelenler kim?  (bakar). Rıfat’la Enver. Askerlerden daha ileriye, tarafsız bölge hattına kadar korkmadan gelmiş, ihtimal ki, taarruz hattı belirlemek istiyorlar (sahnede sağa gidiyor ve onlarla beraber geri dönüyor.  )

Enver. Lakin burasının pek sağlam ve sert olduğunu biliyorsunuz.

Halit. Türklerin böyle düşüneceklerini göz önünde bulundurup, burasını Bulgarlar muhkemletmemişler.

Rıfat. Sen burayı kesin biliyor musun?

Halit. Evet.

Enver. Siz bunları nereden biliyorsunuz, efendim?

Halit. Burada yalnız biraz asker olacak.

Enver. Öyle, gerçi burada askerler az da olursa, mevkiinin tabii muhkemleşmesinden kaybımız çok olacak.

Halit. Bey efendi! Bendenin arz edeceği gibi olursa asla kayıp vermeyeceğiz. Ancak

birkaç adamın fedakarlığı gerektir.

Rıfat. Birkaç adamın fedakârlığı ile iş görebilecek misin?

Halit. Evet, yalnız iki kişinin fedakârlığı yetiyor.

Enver. Fakat sizin planınızın neden ibaret olacağını söyler misin?

Halit. Ben bu gün burada konuşan iki Bulgar subayını tam duydum ve kendim de şehirde idim. Sağ taraftan hücum bekleniyor.

Enver. Sağdan ihtimal olunuyordu?

Halit. İşte hücumumuzu boşa çıkarmak ve belki de bizi büsbütün kırmak için orasını bir cehennem, bir ölüm deresine çevirmişler. İşte artık kalmış dinamit, bomba ve gayri patlayıcıları oraya gömüp öyle bir şey kurmuşlar ki, bir saniyede bütün askerlerimizi havaya uçurabilirler. Ama burada hiçbir şey yok.

Enver. Peki, ama söylemediniz birkaç adamın fedakârlığı nerede gerekecek?

Halit. Bey efendim! Ben de gece şehirde idim. Orada kalan Türk askerleri ve Halit’ten ibaret ufak bir birlik toplamıştım, az da silahları var. Şimdi Rıfat’la ben şehre gidip onlara kumanda edelim! Ve arkadan saldırınca siz de mermi sesi duyup, buradan imdadımıza gelirsiniz. Bu zaman düşman iki ateş arasında kalır.

Enver.  Peki, burası fena değil, Fakat sizi şehre kim bırakır?

Halit. Kimse engel olmaz efendim.

Enver. Neden?

Halit. Kimse engel olmaz.

Enver. Sebep, sebep nedir ki, korunan bir kaleye girmeğine kimse engel olmuyor?

Halit. Benim elimde… Belge.

Enver. Ne belge, bakabilir miyim?  (Halit belgeyi çıkarıyor.) Zatınızda binden biri Bulgarları dinlerim: şehirde idim, şehre gideyim diyorsunuz. Fakat siz kimsiniz? Ben burada hiç size tesadüf ettiğim yok!

Halit. Bey efendim, ben de yeni bir Türk subayı, çete zabitiyim.

Enver. Lakin ben sizi nerede ise görmüş gibiyim. Trablus’ta mı? Süz Ramiz’in Trablus’ta çete birliğinde subay değil miydiniz?

Halit. Evet, bey efendim, tamam sizin kulluğunuz (okuyor ).

Enver. Casus mu? Acaba Türklüğün böyle bir gününde, böyle bir halinde onun savunucuları arasında hain bulunur mu?

Halit. Evet, bey efendim, ben hain idim.

Enver. Lakin şimdi?

Halit. Şimdi Trablus’ta olduğu gibi, Türk evladı Türk, fedakâr bir Türk evladı.

Enver. Hain bir adamdan böyle kendisini ateşe atması gibi fedakârlıktan şüphe ediyorum.

Halit. Artık hain değilim, günahımı kendi kanımla temizlemek istiyorum.

Rıfat. Bey efendim, Halit’in sözlerine ben inanıyorum ve onunla gitmek istiyorum. Rica ediyorum müsaade edesiniz.

Enver. Mutlaka Rıfat mı olmalıdır? Başkası ile gitmez misiniz?

Halit. Evet, benimle mutlaka Rıfat olmalıdır.

Rıfat. Ben hazırım, efendim. Gitmeği pek arzularım. (Halit’e gizlice.) Her ikimizin helak olması düşünülmüş, değil mi?

Halit. Evet, ikimizin ölümü düşünülmüş, fakat diğerlerini ölümden kurtaracağız.

Rıfat. Beyefendim, mademki, büyük Türk ordusunun başarısı benim fedakârlığıma bağlı, mademki, bir Türk ordusunun ölümden kurtarılması yalnız benim ölümümü gerektiriyor, o zaman âcizane rica ediyorum, beni bu şehabetten ve böyle bir saadetten mahrum etmeyesiniz. Rica ediyorum, bey efendim.

Enver. Rıfat, ben bir Türk askerini o kadar değerlendiriyor ve esirgememek isterim, ne var ki, kendimi, özellikle bir subayı o da senin gibi fedakâr ve yardımcı bir subayı. Şimdi seni direk ölüm olan böyle korkunç bir yola şüpheli bir adamın sözü ile gönderebilir miyim? Seni bilerekten böyle bir yangına, böyle bir ateşe atabilir miyim?

Halit. Bey efendim, ben bir zaman hain idim, ben bir zaman casus idim, şimdi mert oldum, ben bir zaman iblis idim, şimdi melek oldum, artık ben hain değilim. Bir Türk evladıyım. Gerçi bana itimat etmiyorsanız, alın bu kılıcımı öldürün, belki o zaman vicdan azabından kurtulurum. Lakin öldürmeyip bir de bana hain deseniz, o zaman kendimi helak ederim.

Rıfat. Bey efendim! Halit’in sözüne inanabilirsiniz. Rica ediyorum, bana müsaade edesiniz.

Enver. Hadi, kardeşlerim, vatan uğruna verilmiş sayısız kurbanlar üzerine daha iki kurban, Allah yardımcınız olsun!

Halit. Bey efendim, askerleri daha yakına sevk etmek için Bulgarlar ötededirler, Kaleden mermi atılırken bizim yardımımıza gelirsiniz, biz değil, bizimle olacak Türklerin imdadına.

Enver. Peki, Fakat Rıfat, mümkün olursa cevap bekliyorum.

Rıfat. Peki, efendim.

Halit. Ya Rabbi! Bana inanmıyorlar, ya Rabbi, beni bu ihanete sevk edip, alnıma kara leke vurulmasına sebep olan nebisi ben öldürmeği başaramazsam da, sen rezil et. Bey efendim, cevap bekleyiniz. . . Allahaısmarladık.

Enver  (sağa ). Askerler hazır olsunlar, hareket edeceğiz. Subaylar da hepsi çabuk yanıma gelsinler.

Arkadan ses. Baş üstüne, efendim!  (Enver gidiyor, Rıfat ve Halit geliyorlar )

Halit. İşte her ikimizin ölmesi için iyi bir fırsat, değil mi?

Rıfat. Evet, iyi bir fırsat, senin böyle fedakârlığından düşmana karşı gösterdiğin erkekliği takdir ediyorum.

Halit. Doğrudur, ben senin ölmeğini istiyorum ve seni ölüme sevk ediyorum, lakin kendim de seninle ölüme gidiyorum ve şimdi önceki gibi görünüşte dost, arkada düşman değil, aksine, görünüşte düşman, içimde kardeş gibi seni seviyorum. Fakat ne çare ki, ne kadar düşünüyorsam, dünya bu iki vücudu, bizim ikimizi bir yerde birleştirmeyecektir, zannediyorum (Enver geliyor.)

Rıfat. Bey efendim, Halit’in planı çok güzel ve zafer kazanılabilir.

Enver. Peki, artık kesinleşti, gidiniz.  Geliniz önce alnınızdan öpeyim.

Halit. Bey efendim! Bendeniz ölürse, ya kalırsa, yalnız hain adını üzerimden kaldırmanızı rica ederim.

Enver. Kendi kardeşlerinin hayatını kendi ölümü ile satın almak isteyen bir Türk evladına artık kimse hain demez, Türk fedaisi demelidir. Ey savaş tanrısı! Kanlı kurbangahına iki değerli kurban daha! Onlara yardım et. Allahaısmarladık.

Rıfat. Bekleyin, kardeşler! Bir saatten sonra Rıfat ya ölümün kanlı şarabını içecek ve yahut Edirne üzerinde Osmanlı hilalini görecektir. (ikisi de) Allahaısmarladık.

Enver. Hadi, kardeşler! Millet duacınız, Tanrı yardımcınız!  (gidiyorlar, Enver kâğıt yazıyor ve diyor.)Askerler cenaha, subaylar yanıma!

Bir subay. Baş üstüne, efendim!

Enver. Askerler geldi mi?

Bir subay. Evet, efendim!

Enver. Kardeşler! Artık son saatte birkaç kelime söyleyeceğim: Bu gün biz Edirne üzerinde öyle bir kıyamet, öyle bir tufan koparmalıyız ki, Edirne’nin kutsal toprakları altında yatan Türk kahramanları karanlık mezarlardan başlarını kaldırıp, bize “merhaba, Türk evlatları” desinler. Hadi, kardeşler, asker başında, ülüvv üzerine!  (subaylar gidiyorlar, çatışmalar başlıyor. Şehrin bir tarafından birkaç mermi atılıyor. Enver kumanda ediyor.) Sağ istihkâmlar bombalanacak. 70. alay sağ istihkâmlara doğru hareket manevrası, sol cenaha batarya, bütün toplardan ateş!  (değişik kumandalar )

Sesler. Nişangâh üç bin dört yüz! Birinci top, ateş! İkinci top, ateş! Nişangâh üç bin iki yüz, ateş. Ateş. Nişangâh bin sekiz yüz, birinci top, ateş. Ateş, dördüncü top!

Enver. Hadi, kardeşler! 90. alay, tepe solundan hücuma! 40. alay, 90. alayın imdadına hücuma, Allah. . . 45. alay, sol tepeye hücuma, hadi kardeşler, son darbeye. Bütün istihkâmlardan, sengerlerden hücum! (tepeye çıkıyorlar, Enver elinde kılıç önde, askerler de arkasında sancağı tepeye dikiyorlar).

 

 

P E R D E  K A P A N I R

 

 

 

 

A L T I N C I  P E R D E

 

Olay şehrin bir tarafında mezarlık, diğer tarafında şehre gören bir yerde vuku bulur. Burada halk, askerler ve gayri milletler toplanmışlar. Enver nutuk söylüyor.

 

Enver. Ey kahraman Türklüğün yiğit evlatları! Siz şanlı Türk evlatları olduğunuzu hâlâ savaşa girmeden bu kadar uzun yolu üç gün yaya gelirken ispatladınız! Kardeşler, biz Edirne’ye kimseyi ezmeğe gelmedik, biz kimseye hücum etmek, kimseyi ayaklar altına almak istemedik ve kendimizin de ayaklar altında ezilmemize müsaade etmeyiz. Bunu görmektense ölümümüzü görmek isteriz. Ey Doğu güneşinin hararetli koynunda beslenen özgür Asya’nın sıcakkanlı, yiğit evlatları! Karıncalar gibi ayaklar altında ezilmeye de hayat mı deriz? Hayır, Türk olduğunu anlayan hiç kimse bunu kabul etmez! Yerin üzerinde yatmaktansa, altında yatmak daha iyi değil mi? Biz kimseden merhamet ummuyoruz. Acınacak olmak bir milletin ölmesi demektir. Silahına davranmayan bir millet yüksek dağlara bile dayanırsa, nihayet yıkılacaktır. Bugün Edirne’yi bütün Avrupa’nın talebine rağmen kurtaran kimdir? Nedir, biliyor musunuz? Türk milletinin kalbinde canlanan uyanış! Gerçek bir insan gibi yaşayan uyanma hissidir! Onu yaşatacak ve üzerine bütün Avrupa, bütün dünya çullansa da susturamayacaktır. Olabilir ki, bundan sonra bizi dövsünler, ezsinler, fakat umutsuz olmamalı, korkmamalıyız. İspat etmeli ve emin olmalıyız, etki altından kalkarak varlığıyla bütün dünyaya karşı seyredip deyecekler ki: Ya Türkiye şeref koynunda, ya Türkiye ölüm koynunda!  (halk:’’Yaşasın Enver Bey! diyor) Hadi, kardeşler, kahraman askerler, yorulmuşsunuz, dinlenmeğe. Yarın ise tersa kilisesine doğru hareket edeceğiz (gidiyorlar. Rıfat, Halit kalıyor)

Rıfat. Halit, elve’detü nin el vefa. Artık Edirne alındı, Fakat bu kadar kanlar, kıyametler arasında dolaşmamıza rağmen harp tanrısı bizi esirgedi. Hiç birimiz ölmedik. Şimdi biz kendi işimizi halletmeli ve birimiz öbürünü öldürmelidir.

Halit. Evet, ben hazırım ve bu yerden de uygun bir yer olmaz. Herkes gitti, yalnızız. Hadi, başlayalım, yardım Allah’tan.

Rıfat. Dur, bu kıyafette bizim hiçbir hususi işle uğraşmağa hakkımız yok, şimdi biz bir askeriz ve bu elbiseler bize ancak vatan müdafaasına giderek giymeğe ve kılıçlar bize ancak vatan namusunu müdafie ederken verilmiştir. Asker ancak askerdir. Erkeğin vatan ve millet savunmasından başka işi olamaz.

Halit. Ya ne yapmalı? Benim kendimden başka elbise ve kılıcım yoktur.

Rıfat. Ben getirdim, giy!  (arkada giyinip geliyorlar.) Şimdi biz büsbütün başka bir adamız. Şimdi ölebiliriz. Çünkü biz şimdi sivil bir vatandaşız,  bir asker değil.

Halit. Tamamen doğru. Şimdi biz sevebiliriz de, hususi işlerimizle uğraşmağa hakkımız da var.

Rıfat. Peki, kılıçla mı? Tabanca ile mi istiyorsun?

Halit. Kılıçla çok zaman geçer, bence tabanca iyi!

Rıfat. Tabanca ile ses olur!.. Bizi duyarlar, şehir ahalisinin henüz hepsi gitmemiş, Zühre de kabristandadır. Bizi duyar, engel olurlar.

Halit. Onlar çoktan gitmiş, yakında kimse yok, bizi duymazlar, duysalar da, birimiz vurulduktan sonra gelecekler, o zaman da önemi yoktur. Zaten yanımızda bir birimizden kâğıt var, birimizin ölümüyle öteki sorumlu tutulmasın diye. Rıfat, helal et! Fakat Zühre’yi. Ah, Zühre. Hadi! (uzaklaşıyorlar ve atışıyorlar ).

Rıfat. Oh, muhabbet, hadi say.

Halit. Bir, iki, üç! (Rıfat düşüyor. Halit hemen ona taraf gidiyor. Rıfat kalkıyor.)

Rıfat. Hiç, önemsiz, sol kolumdan, uzaklaş, yeniden atışmalıyız.

Halit. Bir, iki, üç! (Halit yıkılıyor.) Bana da önemsiz yerden isabet etmiş, omzumun üstünden. Üçüncü kez uzaklaş. Bir, iki. (tam bu zaman Zühre acele içeri giriyor, ortaya atılıyor )

Zühre. Of, bırakmam! Beni öldürün! Bırakmam! Acaba, siz yeniden kardeş ve yoldaş olduğunuzu söylememiş miydiniz?

Rıfat. Biz şimdi de öyleyiz, Fakat ne çare ki, bu iki kişiden biri ölmelidir. Zühre, sana yemin ediyorum aramızdaki muhabbetimize, bize engel olma.

Zühre. Bırakmam! ! ! Önce beni öldürünüz!

Halit. Zühre, ben sana her ne yapmışsam, affedersiniz zannediyorum. Fakat yalvarıyorum sana, bize engel olma.

Zühre. Ben hayatta olduğum sürece bırakmam! Atın! Her ikinizin mermisi bana isabet edecek etsin! Fakat bırakmam! ! !

Rıfat. O zaman herkes kendini öldürür. (Her ikisi tabancayı kafalarına tutuyorlar.)

Zühre. Durun! (bayılıyor. )

Kemal. (içeri giriyor.) Bütün suç bende, evet bende! Yok, bende değil, bana baskı yapan hasette!

Halit. Alçak ihtiyar, yine mi gelip beni buldun, hadi, Rıfat!

Kemal. Rica ediyorum, tek bir kelime. Evet, bu işleri ben yaptım. Ah, intikam hissi! İntikam almak istiyordum.

Rıfat. Peki, ne söyleyeceksiniz, yeter!

Kemal. Halit, dinle! Benim bu kadar hilemden amacım senden kardeşimin intikamını almak için idi. Ben dünya nazarında seni değil, bütün neslinizi rezil etmek istiyordum, olmadı. Ben kendi ihanetimi sadakatle değiştim. Ah, bu gün benim taşa dönmüş yüreğim senin ölümünün kastinde yoktu. Artık intikam almak istemiyorum, affediyorum. Sen de affet… Ah… Zühre senin öz be öz bacındır…

Zühre. Ah, Rıfat, Rıfat!  (bayılıyor.  )

Herkes. Nasıl?

Halit (Kemal’i yakalıyor.) Nasıl, nasıl?

Kemal. Evet, doğru, bacındır. Yeter ihanet!  (bıçağı göğsüne saplıyor.) Sen Ahmet beyin kaybolmuş oğlusun. Zühre ise onun kızıdır. . Özbeöz bacın oluyor  (Zühre ve Halit kucaklaşıyorlar. )

Halit. Ah! Ben, ben! Kendi bacıma talip olmuşum. Oh, Rıfat! Yarabbi, ulu tanrı! Ne kadar alçaklık! Bağışla beni. Oh, bu kadar deli hayattan ölüm!  (mermiyi kafasına sıkıyor, düşüyor.  )

Rıfat. Dur! ! !  (ona taraf gidiyor)

Halit. Ben suçlu değilim, o hilekâr ihtiyar. Rıfat, Zühre senindir. Benim bacımı... Ah, affediniz, Rıfat? Kardeşim. Can. Senin. Can. Zühre emaneti… (ölür )

Rıfat. Hayat, hayat! Sonun bu mu?  (Rıfat, Zühre Halit’i kucaklar ).

 

 

 

P E R D E  K A P A N I R.

 

S O N

 

 

 

UYARI: Eğitişim Dergisinden yapacağınız her türlü alıntı için kaynak belirtmeniz ve sayfaya bağlantı vermeniz gerekmektedir. Yazıları bütün olarak kendi sayfanızda yayımlamanız yasaktır. Ancak, başlık ve bazı küçük alıntılarla, yazının tanıtımını yapabilir ve "Devamı için TIKLAYIN!" diyerek, konuklarınızı bu sayfaya yönlendirebilirsiniz.

 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

Designed by vonfio.de