| Trablus Muharebesi-2 (Piyes) |
|
|
| Yazar Cafer Cabbarlı |
|
Piyesin önceki bölümü için lütfen tıklayınız
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Elmünasire İstihkâmı. İzzet Paşa, yaveri, Şeyh Senusi İzzet Paşa. (devam eder). İşte, Batı devletleri Revel[1] toplantısında İslam ülkelerini bölüp Mısır’ı İngiltere’ye, Kuzey İran’ı Rusya’ya, Fas’ı Fransızlara, Yeni Pazar sancağını Avusturya’ya, her yeri bir devlete vermişler. O zaman Trablus da İtalyanlara verilmiş, İngiltere, Rusya, Fransızlar yerlerini tutmuş gibidirler. Avusturya tutmaya uğraşıyor. Bu da İtalya. Senusi. Öyle... Hazırlıksız işin sonu sıkıntılı olur! İzzet Paşa. Bugün Trablus’u 24 saat içinde boşaltmak için ültimatom veriyorlar. Bu kadar az bir zaman bile bitmeden, iki gemimizi denizde bombalayıp, aynı gün üç yüz bin asker çıkarıp Trablus’u işgal ediyorlar! Senusi. Güçsüz güçsüzlüğüne inanıp oturursa, daha da güçsüz olur! İzzet Paşa. Güçsüz çalışırsa, birine, ikisine karşı çıkar. Yok, bütün dünyaya karşı... her tarafa bakıyorsun her kesin fikri aynı! Ezmek, ezmek, ezmek! Mümkün oldukça, fırsat buldukça ezmek! Senusi. Doğru! Böyle oldu, böyle de olmalıydı. Böyle devam edersek, böyle de olacaktır! İzzet Paşa. Evet, başka türlü de olamaz. Karanlık güneşe tabi olmayınca, gece de olacak, gündüz de! Ya hakikat silaha, ya da silah bir defalık hakikate tabi olmayınca güçlü güçsüzü ezmeye, güçsüz de mücadeleye çırpınacaktır. Fakat, önemli olan şu ki, düşman bir değil! Bir taraftan Avrupa’nın vahşileri, diğer taraftan da kendimiz! Tamam da, Şeyh İdris kendi adamlarıyla İtalyanlara yardım ediyor. Hangisiyle savaş etmeli? Gördünüz mü, o gün toplantıda ben; “Şehri teslim etmekten başka çaremiz yoktur’’ derken, Enver konuşmasında beni tersleyip topladığı üç dört bin silahsız, nizamsız gönüllü ile kenti müdafaa edeceğini söylüyordu. Fakat, bundan bir şey çıkacak mı? Senusi. Gerçekten de! O genç benim de dikkatimi çekti. Onun için de kendi Araplarımı onun emrine verdim. Sözlerinde bir metanet, bir cesaret çınlıyordu. İzzet Paşa. Enver demek, canlı cesaret demektir. Oldukça metin ve yiğittir. Senusi. Demek, onun sadece cesareti az değil. İzzet Paşa. Doğru, Enver yiğittir, cesaretlidir, fakat kanı çok coşkundur. Hiç olmazsa silahımız olsaydı. Çalışmasından hayır çıkacak mı, çıkmayacak mı? (Halit girer) Halit (acele geçerken paşayı görüp şaşırır) Bağışlayın, paşam! İzzet Paşa. Nereye? Ne oldu? Halit. Paşam, komutanımızla Trablus’a doğru gidiyorduk. Düşman Derne’ye doğru silah götürüyordu. Biz az idik. Komutanımız emretti, düşman üzerine atılıp onları kaçırdık. Silahları; birkaç bin tüfek, mermi, top ve mitralyöz aldık! Senusi. Galiba İdris’in Arapları için gönderilmiş? İzzet Paşa. Belki de! Siz oraya niçin gidiyordunuz? Hangi bölüktensiniz? Düzenli ordudan mı? Halit. Gönüllülerdenim, paşam! Bizim bölüğümüz yoktur. Biz ayrı bir birliğiz (arkadan). Enver. Ne olursa olsun, kim olursa olsun, kimse yerinden kıpırdamayacak. Senusi. Gelen Enver değil mi? İzzet Paşa. Evet, o! Enver. Onlar gidebilirler! Biz onlara zincirle bağlanmadık. Hadi, ne dedimse! (girerek, arkasına.) Herkes olduğu yerde. Paşam, ağırlıkları yüklüyorlar! İzzet Paşa. Ben emretmedim, istemedim! Enver (Halit’e). Gelmedi mi? Halit. Ben hâlâ gitmedim. Enver. Git, onu yanıma gönder. (Halit gider.). Hiç olmazsa, paşam, vaktinden önce kararınızı bilseydik! İzzet Paşa. Son raporu bekliyorum. Fakat, herhalde durumun değişmesi mümkün değil. Yaver. Paşam, rapor gelmiş, subaylar toplanmış, harp konseyi zatı alilerini bekliyor. İzzet Paşa. Hemen şimdi son rapora bakacağız. Fakat, her halde kalabilmemiz çok şüphelidir. Enver. Arada tereddüt varsa kalmaktan da bir fayda yok! İzzet Paşa. Enver, oğlum! Siz çok sertsiniz. Bir defa durumu öyle dikkatle ele alın ki yüze beş yüz çekilmek mecburiyeti doğsun. Biz ölümden korkmuyoruz. Fakat, sonunda ölmekten ne fayda var? (Ramiz acele girer. Paşayı görür. İzzet Paşa da onu görür. İkisi de o an müteesir olur. Ramiz döner) İzzet Paşa. Dur, nereye? Sen burada mısın? Ya o? (sessizlik.) Duyuyor musun, ya o? Ramiz. Duyuyorum! O, sizin inatlarınızın alevlerinde! O, sizin rütbelerinizin, madalyalarınızın cehennemleri arasında! İzzet Paşa. Öyle mi? Beni takip et! Ramiz. Gerek yok! İzzet Paşa (Yaver’e). Çadırıma götürülecek! Ramiz. Ben değil, benim cesedim! Enver. Paşam, ben onu size takdim ederim. İzzet Paşa. Konseye gidecek, geliniz. Enver. Son kararınızı bekliyorum, paşam! (İzzet Paşa, Yaver gidiyorlar.) Ramiz, Paşaya bir şey mi yaptın? Ramiz. Oh, beyim, ben yapmadım. Onun kendisi. O, benden kızını talep ediyor. Ama Yıldız’ı götürdüler, takip ettim. Orada da silahlara rastladım. Ama onu bulamadım! Kim bilir nerede? Oh, beyim, kime ne cevap vereyim? Ona mı, yüreğime mi, yoksa üstlendiğin göreve mi? Enver. Yeter, korkma! Burada özel duruma kimse feda edilemez. Asker askerlik zamanı yaptıklarından sorumludur. Sen Trablus’a gitmek isterken durumu bana anlattılar. İzzet Paşa ile ben konuşurum. Ramiz. O beni bir defa öldürdü! Bundan sonra da öldürecek olursa, ancak bir ölüyü öldürecektir ki, onun da hiç korkusu yoktur! Ah, niçin ben ona rastlayamadım! Allah’ım, bütün Afrika kanlarla boyanırken niye bana acıyorsun? Enver. Bunların zamanı gelmedi. Hâlâ sorun büyük bir milletin şeref ve namusu üzerinde dönüyor. İzzet Paşa kenti teslim etmek istiyor. O, hain değil, fakat korkaktır. Şenusi’nin Araplarına silahlar dağıtılmış. Arkadaşlarını ayarla, askerler çekilirse kenti biz savunacağız. Son nefesimize kadar! Ramiz. Beyim, son nefesimiz azdır! Ben isterdim ki, düşman atları vücudumun üzerinden atlarken bedenimin alevi de birkaç düşmanı yaksın! Enver. Hadi, hazırlan! İzzet Paşa geldiğinde bana haber veriniz. Ben çadırda biraz düşünmek istiyorum. Ramiz. Benim arkadaşlarım şimdi değil, her dakika ölüme hazırdırlar. Enver. Öyleyse gidelim. Yaşamak ölmek için, ölüm yaşamak içindir! (giderler. Haris, Şuayıb, bir Arap çıkarlar) Haris (Şuayıb’a). Bu daha güzel! O, yatmaya gitti. Bomba hazır! Çadırdan içeriye atar, hemen öteki Araplara koşulursun. Sen burada kimse tanımıyor. Artık hava karardı. Şuayıb. Ya reis! Biz Araplar her işte basit hareket etmeğe alıştık. Bu ise bana çok zor geliyor. Enver’i, onun gibi bir kahramanı öldürmek? ! Haris. Şuayıb, benim de elim onun için soğumuş! Ben de isterim düşmanla yüz yüze açık savaşarak mağlup edelim. Fakat İtalyanlar biliyorlar ki, İzzet Paşa şehri savunamaz. Şehirde savaş olursa, ancak Enver edecektir. Onunda da yeterli gücü olmadığından bir şey yapamayacaksa da, önce onu öldürmekle binlerce askerlerini ölümden kurtarmak istiyorlar. Dayım onların emirlerini dinlemeyi buyurmuş. Burada zorluk da yok. İşte çadır! Galiba uyumuş. Şuayıb. Her neyse, kıyamıyorum. Haris. Şuayıb, deli olma! Enver, Türkiye’de Enver’dir. Arabistan’da ise hiçbir şey! (Ramiz ve Abdurrahman gözükürler) Abdurrahman. Bunlar kimdir? Ramiz. Dur, bu Haris değil midir? (bakarlar) Haris. İnsan da her şeyden korkar mı? Cesur ol, Şuayıb! Şuayıb. Ya reis, size de cesur olmak gerek. Siz niçin korkup gitmiyorsunuz? Haris. Yok, ben korkmuyorum. Ancak gitmesi için böyle yapmam gerek. Abdurrahman. O, yine o melun! Ramiz. Evet, o, saklan! (saklanırlar) Haris. Şuayıb, yine durdun. İmansızlık edilecek yer değil. Bak, orada kimse yok... Şuayıb. Gidelim, ancak siz de yakında durun. Haris. Onu söylemek gerekmez. Bir şey olursa yardıma geleceğim! Şuayıb. Artık yeter! Gidelim, madem ki. söz verdim... Gidelim! Yalnız ona yardım olursa. . . Haris. Ondan korkma! Bir şey olursa, bu Elmünasire istihkamından gölgem de gözükmez. Ecinni gibi ya göğe uçarım, ya da haydutların altına sokulurum. Korkma, Şuayıb gidelim (giderler, Ramiz ve Abdurrahman çıkarlar). Ramiz. Ah, bu melun neler yapmaya müsteid değildir! Abdurrahman. Adı ihanet olan her şeye, ancak dürüstlükten başka. . . Ramiz (yaklaşır). Ah, melun! İhanete karşılık bir ceza vereceğim ki! Gidelim! (Giderler. Az sonra bağırtılar kopar, Şuayıb Abdurrahman’ın, Haris Ramiz’in elinde gelirler). Haris. Ya reis, affediniz! Ramiz. Melun katil! Bundan da alçak bir şey bulamadın mı? Haris. Affedin, ya reis! Abdurrahman. (Şuayıb’a) Yaptığınıza karşı ödül alacaksınız, öyle değil mi? İhanetin ne tür bir ödül olduğunu galiba bilmiyordunuz? Ben size öğretirim! İşte ödül! (bıçağı kalbine sokar) Şuayıb. Benim bunda suçum yoktur, ya reis! (düşer ve ölür) Haris. Affediniz, ya reis. Ramiz. Melun! Patlatacağın bombanın Türkiye’nin kalpgâhında patlayacağını bilmiyor muydun? Ah, senin bütün varlığın, bütün canın ihanetten meydana gelmiş. Ele dokunacak bir zerresini bile bütün Atlas okyanusunun suyu ile yıkasan temizlenmez! Haris. Affedin, ya reis, bilemedim. Bir de yemin ederim ki! Ramiz. Yeter! Yemin etmek gerekmez! Tanıyorum seni. Ah, ellerime acıyorum. Bu kadar alçak bir iblisin kanı ile boyamak istemiyorum. Abdurrahman. Ya reis, ben bu işi iyi yapıyorum. Siz Atlas denizi ile yıkayamayacağınız o çirkin lekeyi ben bir küfürle temizlerim! Bana bırakın, çekilin. Ramiz. Hadi, Abdurrahman! (Abdurrahman yakılaşırken) Haris. Ya reis, ya Yıldız? Beni öldürürseniz, Yıldız ne olacak? Ramiz. Dur, dur! Ah, iblis! Zehirli hançerini yüreğimin ince noktasından soktun. Ah, hain, niçin onu bana hatırlattın! Allah’ım, sinirlerim sarsıldı! Yıldız! Söyle, katil. Yıldız nerede? Söyle! Haris. Ya reis, beni öldürürseniz Yıldız da ölü demektir! Ben onu Trablus’a gönderdim. Bensiz onu ya öldürürler, ya kimseye teslim etmezler. Hiç kimse de bulamaz. Abdurrahman. Konuştuklarının bir kelimesine inanırsam, alçak olduğun kadar aptal değilsin! Ramiz. Pis. kanlı vahşi! Niye o zarif vücudu bu kadar acılara uğratıp incitiyorsun? Sen de merhamet yok mu? Haris. Ya reis, bu defa beni affedin, onu kendim size teslim edeyim. Abdurrahman. Melun, er geç bu bıçak senin melun kalbine saplanacaktır! Haris. Ya reis, suçluyum, günahlarımı iyilikle temizlemek istiyorum. Affedin beni. Ramiz. Abdurrahman, bırak! Hain, ona atacağın bombayı yüreğimde patlattın! Yıldız! Abdurrahman, söyle bu haini şimdilik korusunlar. Abdurrahman. Gidelim hain! Fakat, sevinme, senin vücudun öğle yoğrulmuş ki, gelecekte ancak kendinden günah, başkadan ceza bekleyeceksin. Gidelim! Haris. Teşekkür ederim, ya reis! Yeminimi yerine getireceğime bir daha yemin ederim! (giderler) Ramiz. Allah’ım, bu cin midir, Azrail midir benimle karşılaştırdın? Oh, bu kadar şerefsiz, yüreksiz bir alçağın elinde benim zavallı Yıldız’ım. . . (Enver girer) Enver. Ne gürültüsü bu, kim kavga ediyor? Ramiz. Hiç, beyim, önemsiz şeyler. Enver. Harp şurasının kararı açıklandı. Çekilecekler. Benim kararım da bellidir. Kalacağım! Benimle kalacak mısın? Ramiz. Ben sizinle kalmaya gelmedim. Ben savaşa geldim. Savaş burada olacaksa, ben de burada olacağım! Enver. Emret, gönüllülerden hiç kimse yerinden kıpırdamasın! İşte, İzzet Paşa da geliyor. O, çekilecek, fakat ben! Ben Bingazi’de iken ya Bingazi Türkiye’de kalacak, ya İtalya müzisyenleri sevinç marşı ile cesetlerimizin üstünden geçip Bingazi’ye girecekler! Ramiz, durma! Ramiz. Oh, o yine geliyor! (Gider. İzzet Paşa ve yaver gelir) İzzet Paşa. Enver, hazırlan. geri çekileceğiz. Enver. Uğurlar olsun, paşam! İyi yolculuklar! İzzet Paşa. Siz çekilmeyecek misiniz? Enver. Asla, bir karış bile! İzzet Paşa. Durumu değerlendiriyor musunuz? Yüz elli bin savaşa hazır, nizami düşmana karşı on bin yarı silahlı askeri kırdıracak mıyız? Bunlardan ben sorumluyum! Enver. Siz çekilebilirsiniz! İzzet Paşa. Sen de. . . Enver. Acaba, nereye? Bundan öte bir yer mi var? Atlas okyanusuna mı döküleceğiz, göğe mi uçacağız, yere mi gireceğiz? Rezil korkaklar gibi başı önünde İstanbul’a kaçmaktansa, bir asker gibi Bingazi’nin kumları altında saklanmak daha iyi değil mi? İzzet Paşa. Ölmek olur, fakat sonuç vermez. Arapsız Arabistan çok mu lazım? Enver. Mesele şu ya da bu değil. Türkiye’nin askeri namusunun çiğnenmemesi gerekir! İzzet Paşa. Ben askerlerimin öldürülmesine izin veremem. Enver. Nereye çekileceksiniz? Bakınız, arkada sonu, ucu gözükmeyen denizler dalgalanır. Çekilecek bir yer var mı? İzzet Paşa. Bence, geri çekilip askerleri öldürmemek şartıyla anlaşma yapmalıyız. Enver. Bence, öyle değil. Direnip hepimiz ölmek şartıyla Bingazi’yi savunmalıyız. Yolunuz varsa, siz çekilebilirsiniz (giderler). Halit. Hücum var! Düşmanlar soldan altıncı tepeye saldırıyorlar (gider). Bir subay. Paşam, saldırı var! Düşman merkezden hareket ediyor! İzzet Paşa. Artık geri çekilme düzensiz kaçışa dönüşebilir. Saldırı beklenen zamanından önce oldu. Mecburen savunmalıyız. Karargahtayım (gider). Enver. Paşam, şimdi gidebilirsiniz! Biz ise, ya İtalyan askerleri kadın çizmelerini yüreğimize basıp “yaşasın İtalya” veya Türk askerleri sert ayaklarını yerlere vurup yiğit sesleriyle bağıracaklar ‘’yaşasın hilal!’’ (dağa doğru atılır.) Hadi, kardeşler, korkmayın! (top sesleri duyulur) Halit. Beyim, sol taraf devam edemiyor. Enver. Diri olan herkes yerinden kıpırdamamalı! Haydi! (Halit gider.) Korkmayın, kardeşlerim! (top atılır) Sol taraftan çok müthiş bir saldırı var. Söyleyin İzzet Paşa’ya askerleri sağ taraftan saldırsın. (kumandanlar, toplar, mitralyözler.) Sol taraf dayanamıyor! (Ramiz girer.) Bir asker bile geri atılırsa, bütün savaş hattı bozulur. Ramiz, savaş ölmeyi becerenlerden korkar! Adamlarını al, sol cenah üzerine savunma için değil, tersine taarruz ile yıldırım gibi düşman hattını yarıp arkaya geçmelisin! Savaşın kederi şu anda ve sendedir. Ramiz. Emin olun, beyim! Ölüme karşı asker gibi, düşmana karşı Azrail gibi gidiyorum! Ölmezsem, yalnız savaş hattını değil, düşmanın bağrını yarıp ileri yürüyeceğim! Enver. Hadi, kardeşim! Sol cenah devam etmiyor. (gider, toplar atılır). Korkmayın, kardeşlerim! (kumandanlar, toplar.) Atın, atın! Ey medeniyyet adı altında bütün dünyayı kara güçlere tabi etmek isteyen ejderhâlâr, atın! O siyah zincirlerin atında beyaz çehreli, kara vicdanlı Batı durmuşsa, senin de arkanda zengin çehreli, parlak yürekli gelecek Doğu durmuştur! Haydi, atın! Sizden zülüm, bizden ödül! Tüh, merkezden birinci istihkamlar parçalandı. Asker devam edemiyor. Haydin, kardeşlerim! Biraz daha dayanırsanız Ramiz soldan hücum hattını yaracak. Korkmayın, kardeşlerim! Merkez eriyor! Toplar doğru nişan almış, asker dönüyor. Ateş! O karanlık dumanlar hilalin sert ışıklarını perdeleyemez! Aman Allah’ım, asker bozuldu. (kılıcı çekip yürür.) Dayanın, kardeşler! İleriye! (toplar, sesler, bağırışlar. Haris ve Arap içeri giriyorlar.) Haris. Sen neredeydin? Arap. Beni vurdular, yıkıldım! Ölü sanıp gittiler. Seni götürdükleri gördüm. Korkudan kıpırdayamıyordum. Sonra o, harbin gürültüsünden coşup seni bağladı, tüfeğini alıp ileriye yürüdü. Ben de kimse olmadığını görüp geldim seni kurtardım. Haris. Kimse yok. Gel, durma, yoksa yeniden. . . (gidiyorlar. Enver yaralı, Şemse ve Halit girerler.) Enver. Korkum yok. Düşman kaçtı, bana o yeter! Çıkarın beni oraya, savaşı seyretmek istiyorum. Halit. Beyim, asker geri çekilecekti. Sizi görüp cesaretlendiler. Bir de Ramiz soldan düşmanın arkasına geçip topları susturdu. Enver. Ramiz süngüsünü düşmanın ciğerine değil, savaş tanrısının gözüne sapladı. Çıkarın beni oraya (çıkarırlar.) Ramiz (girer.). Kumandanım, düşman toplarını, silahlarını bırakıp kaçtı! Oh, beyim yaralandınız mı? Enver. Ramiz, senin yiğitliğin bana yaramı unutturdu. Gel, kardeş alnını öpeyim! Düşman göz açmaya fırsat bulmamalıydı. Düşmanı takip ile Derne’ye doğru hareket edilecek! Şemse. Abdurrahman sizinle gelmedi mi? Ramiz. Kanlı kıyametler içinde dövüşürken gördüm. Oh, beyim, demir vücudunuzu öyle görmektense, daha doğrusu, Türkiye bağrında hançerler görmektense, göz bebeklerimde şarapneller patlasaydı! Enver. Ramiz! (göğü gösterir.) Bak, görüyor musun? Bu hilal o düşman toplarının dumanları altında tutkun, mahzun bir halde bana bakıp sanki ağlıyordu. Şimdiyse aydınlaşmış, şafaklarının hafif nefesle sanki yaralarımı öpüp gülümsüyor. Demin çok alçakta ağlıyordu, şimdiyse yükseklere kalkıp gülümsüyor! Ramiz, dünya üzerinde tek bir Türk kalsa bile, onu deminki hale düşmeye aldırmayıp, süngüsü elinde, bombalar, şarapneller, kıyametler arasından bağırmalıdır: Yüksel, hilalim, yüksel! Perde kapanır. DÖRDÜNCÜ PERDE Trablus altında tarafsız bir hat. Şemse ve Abdurrahman. Abdurrahman. Bingazi altında Enver’e suikast yapacakken onu yakaladık. Ama fırsatını bulup kaçtı. Oradan Derne’ye hücum ettik, aldık, sonra Trablus’a yürürken Ramiz aynı Şeyh Saleh’e hareket planı ulaştırmak, hem de Yıldız’dan bir haber öğrenmek için Trablus’a gönderildi. Daha doğrusu, kendisi gitti. Çünkü bize Yıldız’ın öldürüldüğü haberi gelmişti. Bir süredir ne Yıldız’dan bir haber var, ne Ramiz’den, ne de o vahşiden. Ne öldü haberleri var, ne kaldı. Şemse. Ben Yıldız’ın ölüm haberini yine Haris melununun bir hilesi sanıyorum. Ama kendisi bilir. Ondan her şey beklenir! Şimdi ben gidiyorum. Şeyh Saleh’i görüp görevimi bitirdikten sonra onları arayacağım. Abdurrahman. Şemse, Arap kadınlarından kurduğunuz gönüllü birlik Bingazi muharebesinde bugüne kadar büyük kahramanlıklar göstermiştir. Özellikle, siz kaç aydır ki, savaşıyorsunuz. Basit bir askerden İzzet Paşa’ya kadar, önce Enver, sonra Ramiz, ondan sonra sizi methediyorlar. Bu kahramanlığınız için herkes sizi seviyor! Bu görev her şeyden ağırdır. Bana dediler ki mümkünse ben de sizinle gideyim. Şemse. Bana birisi ‘’Trablus’e git’’ demedi. Ben kendim yalvarıp bu görevi istedim. Bu yolun tehlikeli olduğunu biliyorum. Özellikle, Haris bile Bingazi’den bana kızgındı. Orada babamın taraftarlarının korkusundan bana dokunamadı. Şimdi beni görse, galiba bir şey yapar. Ancak hemen öleceğimi de bilsem, yine giderim! Çünkü söz bir, Allah birdir! Eğer o beni öldüremezse, ben kardeşimin, Ramiz’in, Yıldız’ın intikamını ondan alacağım. Gidiyorum! Allah ya ona verir ya da bana! Abdurrahman. Şemse! Bu uğursuz duvarlar altında iki defa hücumumuz kırıldı. Ne ise, bu duvarlar arasına, düşman içine sizi yalnız bırakmağa korkuyorum. İzin verin ben de geleyim. Şemse. Abdurrahman, Allah alnımıza ne yazmışsa, o olur. Yakalansam, Haris için düşman imzasıyla gelen yazı bendedir. Haris’in bacısıyım deyip, yazıyı gösterirsem beni bırakırlar. Ancak seni görürlerse şüphelenirler. Fakat, yalnızlıktan ne olacaksa olsun, korkmuyorum. İslam yolunda kafirlerle de savaşmazsam ne iş yarayacağım! Abdurrahman. Oh, Şemse! Herkesin tek gitmesine razı olurum da, sizin tek gitmenize razı olamam. Şemse. Niye? Abdurrahman. Evet, niye? Söyleyemem, dilim tutmuyor. Allah’ım ne kadar zor imiş bir yüreğindeki duyguları olduğu gibi o birine söylemek... Hiç... Şemse. Artık gidiyorum. Abdurrahman. Gidiniz, ancak yüreğimde bir çok şeyler vardı, size demek istiyordum. Tüh, cesaret edemiyorum. Gidiniz, fakat, yalnız olmayıp mahzun bir yüreğin de sizinle olduğunu unutmayın! Şemse. Abdurrahman, gidiyorum. Ancak Allah’a dua ediyorum ki, beni sizinle bir daha görüştürsün. Hem de galip ve muzaffer olarak. Sizi de bir daha görmek istiyorum! Abdurrahman. Aman Allah’ım, o da beni seviyor mu? Şemse. Abdurrahman, sonra... Abdurrahman. Oh, Şemse, git! Ancak yüreğim... Ancak yüreğim yine size söyleyemiyorum. Şemse. Abdurrahman, beni beğendiğinizi söylemek istiyorsunuz, değil mi? Abdurrahman. Oh, Şemse, beğendiğimi değil. seni bütün varlığımla sevdiğimi... Şemse. Ben bunu Trablus’tan görüyordum, biliyorum! Artık, Allah’a emanet olun! (gider.) Abdurrahman. Aslan gibi yiğit, kaplan gibi sert, erkek kadar metin, fakat, yine dilber, yine sevimli! (gider. Karşı tarafta Haris) Cinner. Haris, nasıl düşünüyorsunuz, şehre girebilirler mi? Haris. Sormaya gerek var mı? Kıyameti Allah’tan önce Türkler dağıtsalar bile, yine yok edilecekler. Cinner. Bekleyin daha. İki defa mağlup olmuşlar, bu defa da olacaklar. Ama bu defa güçlerini iyice kaybedip silahlarını yere bırakacaklar. O zaman aldıkları yerleri birer birer verecekler. Biz her bakımdan hazırız. Askerimiz lüzumundan çok, gemiler yerinde, birinci kumandan da Türklerin üzerine kurşun top değil, cehennem ateşi yağdıracaktır. Şimdilik bekleyen iki yüz bine kadar asker var. Haris. Ben Türklerden çok korkmuyorum. Toplam 20 bin askeri var. Onun da çoğu yollarda, savaşlarda ölmüş. Sonradan onlara katılan bazı Arap reislerinin gücü ile yine 20 bin ancak olur. Cinner. Her halde güçlerini yakalanan o esir de bilir. Haris. Onu bana teslim edeceksiniz, değil mi? Cinner. Siz gösterdiniz, biz de yakaladık. Cezasını size havale olunmasını istiyorsunuz, neden vermeyelim? Söyledim getirecekler. Burada sorgulayacağım. Belki şehirden hücum edilene kadar burada kaldım. Her halde, sonra size teslim ederim. Ne yapacaksanız, kendiniz bilirsiniz. Haris. O aşırı derecede adi bir adamdır. O olmasaydı, Bingazi’de Enver öldürülmüştü, bu kadar savaş ve mağlubiyetlerimiz olmazdı. İzzet ne yapabilirdi? Savaşı idare eden Ramiz’dir. Orada cephe hattını yarıp arkamızdan darbe vuran ve toplarımız susturan da odur. Ben onun sevgilisini kaçırdım. O benim kanıma susamıştır. Belki de buraya arkamdan gelmiştir. Fakat, ben ondan önce onu kendi sevgilisinin önünde öldürmek istiyorum. Cinner. Bu mudur, dediniz? O haydut dedikleri bu mudur? Haris. Budur. Ne kadar alçaktır! Onu bir tanısaydınız! Cinner. Buraya da topları susturmaya mı gelmiş? Siz nasılsa onu cezasız bırakmazsınız. Haris. Bir dakika da olsa aman vermem. Onun şerinden kurtulmak için ben her şeye hazırım (dışarıya). Kendi diliyle Yıldız’a hakaret ettireceğim. Yıldız önceden de ondan şüpheliydi. Sonra onun ölümünü görüp ister istemez bana bağlanacaktır. (yüksek sesle) Rahatsız olmayın, ben ona öyle cellat gibi hareket edeceğim ki, ona öyle işkenceler yapayım ki, ne Yahudiler İsa’ya, ne Firavun Musa’ya, ne de Şeddad ibn Herge tebaasına yapmış olsun! Siz emin olun! Cinner. İşte, getiriyorlar. Ama herif ne kadar da mağrurdur! Lakin az eziyet verirsen, ayaklarına yıkılacak. Haris. Geliyor mu? Aha, ben biraz saklanayım. Siz onu sorguya çekeceksiniz, değil mi? Cinner. Konuşturup sözünü aldıktan sonra teslim ederim. Haris. Pek iyi! Ben saklanayım (saklanıyor. Ramiz’i elleri bağlı getiriyorlar). Cinner. Ne kadar da sert, ne kadar da kahramanlara yakışır siması var! (Ramiz geliyor.) Sen Türk müsün? Ramiz. Evet. Cinner. Sorularıma tam doğru cevap verecek misin? Doğru cevaplarsan, bırakırım. Ramiz. Ben bir askerim. Cinner. Ne demek istiyorsun? Ramiz. Demek istiyorum ki, ben bir Türk askeriyim. Türk askeri ölür, ama yalan konuşmaz! Cinner. Ha, ha! Türk hırsızlarına bu kadar nezaket isnadından vicdanınız sıkılmıyor mu? Ramiz. Adi canavar! Milletimin şerefine, göz bebeklerime hakaret ediyorlar da cevaba gücüm yok. Rica ediyorum, bana sen değil, siz diyerek hitap ediniz! Cinner. Niçin? Sen kelimesini kendine hakaret mi sanıyorsun? Ramiz. İnsan görmemişlere insanla nasıl konuşulması gerektiğini öğretmeği kendime vazife biliyorum. Cinner. Ben miyim edepsiz? Ramiz. Hayır, senin çevren! Cinner. Sus! Sen nasıl terbiyeli olduğunu içeri girip selam vermediğinden ve rütbede senden büyük bir adamı ’’siz’’ kullanmaya mecbur ve hakaret etmeğe çalışmandan gördüm! Ramiz. Ellerim açık olsaydı selam verirdim. Hakaret etmeseydin, hakaret olunmazdın! Cinner. Ellerin açıktı, askeri yumrukla vurup kaçmak istemiştin. Her halde, bunları sonra konuşuruz. Şimdilik konuş, Türk ordusu kaç bindir? Onlara söylemediysen, bir Türk askeri gibi bana söyle? Ramiz. Bilmiyorum. Cinner. Niçin? Ramiz. Çünkü ben onlardan çoktan ayrılmıştım. Cinner. Türkler Derne’yi aldıklarında orada mıydın? Ramiz. Oradaydım! O zaman ayrıldım. Cinner. Nereye gittin? Ramiz. Trablus’a geldim. Cinner. Niçin geldin? Ramiz. Milletimin, vatanımın yararına, düşmanlara karşı çalışmağa! Cinner. Hangi yollarla çalışıyordun veya çalışacaktın? Ramiz. Orası askeri sır olduğundan söyleyemem. Cinner. Duydum sen buraya kendi sevgilinin peşinden gelmişsin. Ramiz. O benim özel işimdir! Fakat, savaş tamamen milletime ait olduğu için ön plana koymuş durumundayım. Cinner. Deminden beri böyle insan gibi konuşsaydın ya edepsiz herif! İyi, sen Türklerin şehre gireceklerine emin misin? Ramiz. Bütün imanımla! Cinner. Nereden biliyorsun? Ramiz. Bingazi altında silahlarınızı bırakıp tavşan gibi çöllere dağılmanızdan! Şimdi de bu kadar güçle korkak tilkiler gibi yuvaya sokulmanızdan! Cinner. Öyleyse, niçin Türkler daha önce Trablus’tan kaçtılar? Ramiz. Türklerin askeri gücü azdı, daha doğrusu, aralarında sizi tanıyan yoktu. Cinner. Sonradan asker takviye mi geldi? Ramiz. Gelmese de, önemli değildi. Cinner. Niçin o az kuvvetle karşı koydunuz? Ramiz. Biz önce karşımızda başlı ayaklı bir düşman olduğunu zannedip çekildik, sonradan uyumuşken öldürmek istediğiniz Enver gelip, karşımızdaki bir düşman değil, ancak ve ancak kadınlara secde eden ve keman çalmayı başaran Romalılar olduğunu anlattı. Biz de karşılık verdik. Cinner. Onun için de tam göğsünden kemancılar tarafından yaralandı. Ramiz. Hayır, Enver yaralanmadı! Enver yiğitliğine karşı savaş tanrısından ödül olarak bir madalya aldı. Ciner. Yeter artık! Sana dili uzun olmak neymiş gösteririm! Ramiz. Gerek yok, zaten sizi tanıdık! Cinner. Medeniyetten uzak serseri bir millete o da azdır! Ramiz. Medeni bir millet düşmanına, yakaladığı esire zincir vurmaz. Cinner. Yoksa Türkleri medeniyette de bizden üstün mü biliyorsun? Ramiz. Türkler medeni değil, insandırlar. Cinner. Ya biz? Ramiz. Medeniyet maskesi takmış vahşiler! Cinner. Ha, ha, ha! Dil pehlivanları! Ya onlar nedir ve nasıl olmalıdırlar? Ramiz. Onlarda savaşçı savaşçının şerefini ayaklar altına almaz! Savaşçı savaşçıyı eli bağlı karşısında tutmaz! Savaşçı savaştığı adama kadın gibi gülmez. Fakat, siz deminden beri eli bağlı bir adama seviyesiz kadınlar gibi gülüyorsunuz. Kimsiniz siz? Uygar maskeli vahşiler! Evet, tam manasıyla uygar maskeli vahşiler! Cinner. Sus, alçak! Senin sadece dilin uzun. Ölümden başka hiçbir şeye layık değilsin. Al mükafatını! Ramiz. Senin gibi canavarların yüzünü görmektense bin defa ölümü görmek iyidir! Cinner. Al, işte ölüm! Haris (atılır.). Durun! Ya ben? Bana söz vermiştiniz? Cinner. Ben de sizi çağırmayı işaret ettim (Ramiz ürküyor.) Götürün bu melunu cezasına çarptırın! Ramiz. Siz kim oluyorsunuz, kendinize bir asker diyorsunuz. Az da olsa sizde şeref varsa, öldürün beni, bu iblisin eline vermeyin. Cinner. Son sözlerinde aşırılığa varmasaydın önceki cesaretin için, namusuma yemin ederim, seni sağ tutup ve sonra bıraktıracaktım. Şimdiyse, haydi! (Haris’e.) Yok et onu benim gözümden! Haris (Ramiz’e). Ya reis, korkmayın! Ben sizi öldürmem! Ne biliyorsunuz ki, sizi serbest bırakmak istemiyorum? Gidelim. Ramiz. Oh, iblis, def ol! Uğursuz görüntünle bana yaklaşma! Cinner (askerlere). Götürün onu! Ramiz. İşte bu sizin askerliğiniz, uygarlığınız, işte bu sizin insanlığınız! Bin defa gösterdiğinizi yine tekrar ettiniz. Bir daha gösterdiniz ki, sizin medeniyetiniz hakaret, zincir ve yine de zincirden ibarettir! (gider.) Cinner. Ha, ha! Tuhaf, Türkler mağrurdurlar. Ne kadar da asabi! Onu ince bir söz hançerden daha beter etkiler. Onu sözlerimle öldürdüm. Onun cevapları keskindiyse de, soğukkanlılığı daha çok kesiyordu. Çok cesaret almışlar. Hele, durun, hücum etsinler! Etmeseler de, biz hücum edeceğiz! Bir kişi. Aşağı derede büyük bir bölük silahlı Arap görülmüş! Cinner. Hangi tarafta? (giderler) Şemse. (çıkar). Oh, ne güzel tesadüf! Onu da gördüm, dedim. Ramiz’i de takip etmeliyim! (gider. Abdurrahman çıkar) Abdurrahman. Yine de bir haber çıkmadı. Acaba, Şemse Şeyh Saleh’i buldu mu? Yoksa yolda yakalandı mı! İşte işaret! Sarı fişek. Allah’ım, yakalanmamış, haberi iletmiş! (geri çekilir, Enver’in arkadan sesi gelir) Enver. İstikamet, karşıdaki kışlalar! Asker, hücum! (asker sahneden geçiyor, elinde kılıç.) Hadi, kardeşler, ileriye! (çeşitli kumandanlar, toplar, tüfekler. . .) Perde kapanır. BEŞİNCİ PERDE Trablus. Şehir meydanlarından biri. Sahnenin yarısı. Haris’in odası. Haris. Türkler şehri aldılar. O kadar ani oldu ki, çıkmağa hazırlanamadık. İtalyanlar da harp gemilerine sığınıp, Trablus’u terk ettiler. Şimdilik uzak köylerden birine çekilirim. Zaten burayı da ne cin ne de şeytan bulur. Yine de tedbirli olmak gerek. Ansızın buldular? Yıldız ilk iftiradan sonra Ramiz’i görmedi. Onun pişman olduğunu sanıyor. Bu defa da ondan hakaret duyarsa.. Büsbütün gururu çiğnenir, sonra benden başka kime varacak? Babasının korkusundan yalnız başına nereye gidecek? Ramiz’den kurtarmak kolaydır. Her durumda Ramiz’i götüreyim... (gider. Sokakta Abdurrahman ve Halit) Abdurrahman. Oh, artık yoruldum, gücüm kalmadı. Kim bilir bu büyük şehirde hangi bodrumda sakladılar. Acaba, sahiden de, zavallıları öldürdüler mi? Halit. Önce kendisi çöllere atıyor, sonra da bulmaları için ödül vaat ediyor. Eğer benim babam da böyle olacaksa, iyi ki, çocukken kaybolmuşum. Ailem yine aklıma geldi. Kim bilir, belki şimdi benim de annem, bacım sağdırlar, beni arıyorlardır? Abdurrahman. Onu da Enver zorladı. Biliyor musun Enver Ramiz’i ne kadar seviyor?! Onu ne kadar bulmaya uğraşıyor. O gün İzzet Paşa, bulunurlarsa affedeceğine söz verdi. Şimdi o herkesten çok onların bulunmasına uğraşıyor. Halit. İşsiz olunca ya öyle düşünür, ya da bu kadar uysal olur. Şimdi sen gel onu savaş sırasında gör. Sanki öfkeli aslandır. Gözlerine bakınca insanın ödü patlar. Abdurrahman. Onları herkes bilir. Ancak Ramiz de bu savaşlarda büyük ad, şöhret kazandı. Gerçekten de, onu hak etti. Halit. O, bu kez ölümü göze almıştı. İnsan ölümü istedi mi, her yerde göze çarpmaz! Atıyor kendini ateşin alevin içine, sonra kim der ki, bu yiğit değil? Abdurrahman. Zaten, çok yiğit ve çok keskindir! Zaten İzzet Paşa da onun için onları affetti. Ah, biz onları bulup affedildiklerini paşa burada iken diyebilseydik, hepimiz ne kadar sevinirdik! Halit. Yıldız’ı Ramiz’le babasının yanında görseydim, Allah’ım, ne olurdu? ! Abdurrahman. Evet, Paşa İstanbul’a gidecek. Çağırmışlar, yeni telgraf gelmiş, duydun mu? İstanbul’da devrim olmuş. İttihat ve Terakki komitesi yönetimden düşürülmüş, yerine Kamal Paşa sadrazam olarak ihtilal komitesi geçmiş. Halit. Allah’ım, şimdi biz bunları nereden bulalım? Döndüğümüzde bulamadık demeğe de utanacağız. Çünkü mağrurca, nasıl olsa onlardan bir haber getireceğiz demiştik. Vallahi, bana öyle geliyor ki, Ramiz’siz dünya hiçbir şey! Abdurrahman. Şehir Araplarından bazıları diyor ki, Haris bu taraflara geliyordu. Ancak nerede, hangi yerde, hiç kimse kesin bilmiyor. Ancak buralardadır diyorlar. Halit. O, o kadar alçaktır ki, yerini bir adama gösterir mi? Gidelim, arayalım. Abdurrahman. Gidelim! (giderler. Haris girer. Arkasından Araplar Ramiz’i elleri bağlı getirir) Haris. Ya reis! Bingazi’de beni öldürmediniz. Onun için çok memnunum. Bakınız şimdi sizin hayatınız benim elimde. Şehir kimde olsa fark etmez. Burayı kimse bulamaz. Siz benim elimdesiniz. İstersem sizi hemen öldürürüm. Ancak korkmayın, iyi davranırsanız size dokunmayacağım. Ancak bütün dediklerimi yerine getirmelisiniz! O, benim haremimdir. Yalnız sizden korkuyor. Ama siz onu aşağılayıp geri çevirseniz hem kendinizi ölümden, hem de onu azaptan kurtarırsınız. Ya reis, duyuyor musunuz, de ki: Sen hainsin, Haris’i sevdin, kaçtın. Git, seni görmek istemiyorum! Bu kadar! Şimdi ben Yıldız’ı buraya getireceğim. Duyuyor musunuz, oldukça ağır sözlerle. Ya reis, yapacak mısın? (sessizlikten sonra) Ya reis, yoksa öldürüleceksiniz! Duyuyor musunuz? Ramiz. Oh, şeytanın öğretmeni, ifritin dedesi! Öldür beni! Niçin bana işkence yapıyorsun, öldür! Haris. Ya reis, sizi öldürmem. Siz Yıldız’ı seviyorsunuz. Onun mutluluğu için işkenceye razı olmaz mısınız? Ya reis, Allah’a yemin ederim, söylediklerimi olduğu gibi yerine getirmezseniz, gözünüzün önünde öldürürüm. Şimdi siz bilirsiniz! Ramiz. Senin gibi bir adinin, alçak canavarın elinde kalmaktansa hemen ölmek iyidir. Artık canımdan bıktım, onu da öldür. Haris. Ya reis, artık diyecek bir şey yok, gidiyorum! Yıldız’ı getireceğim. Şunu da bilin ki, onun her bir davranışı sizin korkunuzdan olacak... Gelecek korkunuzdan, yapma! Şimdi o benim haremimdir. Eğer onu öldürsem, günahı yoktur, sizin aksiliğinizden ve kıskançlığınızdan olacaktır! Anladınız mı? Şimdi siz bilirsiniz (gider). Ramiz. Allah’ım, yarattıklarına büyük minnetlerle verdiğin iyilik bu mudur? Bundan da beter halin yok muydu ki, beni düşüresin? Bundan da adi, bundan da rezil bir mahlukatın yok muydu, beni buna düşürdün! Bundan daha ağır, bundan daha kara, bundan daha paslı bir zincirin yok muydu ki, kollarıma vursaydın? Ey insanlar, beni şefkatli anne gibi koynunda besleyip ısıtan güneş! Ey yıldırımlar bütün dünyanın yakıcı gücü! Çevirin bütün gücünüzü bahtsız Ramiz’in başına dökün! Güçsüz bedeni külleşinceye kadar, etleri dökülünceye kadar yakın! Ey güneyin korkunç yelleri, bahtsız Ramiz’in kara küllerinin her zerresini bir tarafa dağıtın! Ey dehşetli tufanlar, kasırgalar, kopun! Bahtsız Ramiz’in küllerini Atlas okyanusunun derin, karanlık diplerine götürün ki, o küller bile bu rezaleti görmesinler! (Haris girer, peşinde Yıldız) Yıldız. Ah, Ramiz! (Ramiz’e taraf yürür) Ramiz. Oh, zavallı Yıldız’ım, affet beni. . . Yıldız. Ah, Ramiz, Ramiz! Zincir? ! (ağlıyor, çarpayı üzerine düşer) Ramiz. Zavallı Yıldız’ım! Oh, sana neler etmedim! (bir dakika sessizlik. Abdurrahman, Halit sokağa çıkarlar) Abdurrahman. Allah’ım, yoklar. Ancak diyorlar ki, bu aralarda olmaları gerek. Halit. Dur dur! O, Şemse değil mi? İki kişiyle geçti. Abdurrahman. Evet, o, gel! Allah’ım, o, gel (giderler). Haris. Ya reis! Allah’ın kudretine, babamın kemiklerine yemin ederim ki, burada söylediklerimi yapmazsınız onu öldürürüm! Ben Cinner gibi hakareti kabul edecek biri değilim! Ramiz. Oh, vahşi, yetmez mi? Ne bekliyorsun? Oh, Yıldız’ım, benim bunların suçlusu! Haris. Yeter artık! Vazgeçtim... Bana olmayan, hiç kimseye! Al, bu senin Yıldız’ın! (boğazından tutar, boğarken. . .) Yıldız. Ramiz, affet beni! Ramiz. Oh, ey kara zincirler! Vücudum parçalanıncaya kadar sizi sürükleyeceğim! Kırılmazsanız, varlığımı parçalayın! (zinciri kırar. Şemse girer) Şemse. Oh, alçak, al! (bıçağı hemen Haris’in belinden saplar. Haris yıkılır. Abdurrahman, Halit girer. Yıldız boğulur) Haris. Ah, öldüm! Şemse. Öl, herkesin intikamı. . . Ramiz. Oh, Yıldız’ım, Yıldız’ım! (üzerine atılır) Abdurrahman. Ah, hepsi burada. Oh, Yıldız! Şemse. Hâlâ sağ, su! Halit. Oh, melun! (su getirmeğe gider. Yıldız su içtikten sonra ayılır) Yıldız. Ah, Ramiz, burada mısın? Ramiz. Korkma, Yıldız’ım! Sevgilinin kolları arasındasın. Sana bu kadar azap veren o melun rezil it gibi cezasına ulaştı! Yıldız. Tanrım, şükür sana! Şükür sana, ey büyük Allah’ım! (ağlar) Abdurrahman. Durun, sizi daha da sevindirmek istiyorum. İtalyanlar büsbütün Trablus’u bırakıp kaçtılar. İzzet Paşa Enver’in aracılığıyla ve Ramiz’in yiğitliği sayesinde sizi affetmiş! İkinizi de alnından öpmek için yanına çağırıyor. Yıldız. Ah, Allah’ım, ne büyük mutluluk! Şükür sana yarabbi! Gidelim, Şemse, sen de bizimle, gel! Şemse. Ben söylemiştim: Zafer İslamın olursa, Şemse de Abdurrahman’ın olacak! Budur, zafer İslam’da, Şemse ise Abdurrahman’la muhabbet koynunda! (yakınlaşır) Ramiz. Gidelim! Fakat, mutluluğun ne olduğunu şimdi anladım. Onu ne zengin saraylarda, ne parlak madalyalarda bulmak mümkündür. Saadet iki çarpan kalbin bir birine yaklaşırken, bir amaç peşinde koşarken çekilen acılardır ki, sonu tatlı ve değerli olacaktır! Hadi, gidelim! Sen de kal, iblis! Fakat, anla ki, o da işte ceza! Gidelim! Perde kapanır S O N
Kaynak: Cabbarlı Cefer. Menim Tanrım Gözelik. Bakı, 2000. © Behlul Abbasov Bakü / Azerbaycan UYARI: Eğitişim Dergisinden yapacağınız her türlü alıntı için kaynak belirtmeniz ve sayfaya bağlantı vermeniz gerekmektedir. Yazıları bütün olarak kendi sayfanızda yayımlamanız yasaktır. Ancak, başlık ve bazı küçük alıntılarla, yazının tanıtımını yapabilir ve "Devamı için TIKLAYIN! " diyerek, konuklarınızın, ilgili yazımıza yönlendirilmelerini sağlayabilirsiniz. |





